Biz Kimiz?

Toplumsal Eşitlik, adı yeni olmakla birlikte, gerçekte pek de kısa sayılamayacak bir süredir işçi sınıfı ve gençlik içinde sosyalist bir perspektif geliştirmeye çalışan bir çevrenin, “Sınıfsız-Sınırsız-Sömürüsüz SOSYALİZM” (kısaca, SOSYALİZM) çevresinin yayınıdır. SOSYALİZM, PGBS (Patronsuz-Generalsiz-Bürokratsız Sosyalizm) dergisinin yayın kurulundaki Pablocu ve Lambertçi eğilimlerin birbiri ardına ayrılmasının ardından Kasım 2003’te yayımlanmaya başlanmıştı. Mart 2007 tarihli dokuzuncu sayısıyla birlikte dergi olarak yayımlanmaya son veren SOSYALİZM, yayınını internette toplumsalesitlik.org üzerinden sürdürüyor.

SOSYALİZM dergisinin basımına son verip onu internet üzerinden yayımlamaya başlamamız, yöntemsel bir değişime denk düşen; sınırlı gücümüzü çok daha verimli ve doğru yönde kullanma yönünde atılmış bilinçli bir adımdı. Yoğun uluslararası ilişkiler ve tartışmalar içinde olduğumuz bir dönemde ardı ardına yaşadığımız iki ayrışmanın ardından, iki yoldan birini seçmek durumunda kalmıştık. Bunlardan birincisi, kendimizi hiç sorgulamadan ayrılanları “mahkûm” edip, -keskin sloganlar eşliğinde- ne kadar doğru ve haklı olduğumuzu vurgulamak ve hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam etmekti. Sol siyasi cenahta pek yadırganmayan, en kolay ve alışıldık yol, kuşkusuz buydu. Ama bu durumda, “siyaset yapmayı sürdürüyor” görünmekle birlikte, gerçekte, asıl sorunların üstünü örtmekten ve kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmamış olacaktık. (Sosyalist işçi hareketinin bütün sorunlarına üst yapısal açıklamalar getirmeyi sürdürecek; “solcu” sendikacıların ve ulusalcı küçük burjuva hareketlerin hareketçi “sosyalist” uzantılarından biri olacak; “Troçkist hareket” içinde -sanılanın aksine- oldukça güçlü olan önder kültünü yaşatacaktık.) Bu kolay ve alışıldık yolu seçmek, ne genel olarak işçi hareketinin içinde bulunduğu duruma bilimsel bir açıklama getirebilir ne de yeni kuşak Marksistlerin eline olup bitenleri daha kolay anlamalarını ve süreçlere müdahale etmelerini sağlayacak donanımı verebilirdi.

Önümüzde duran ikinci yol, işçi sınıfının yolunda sosyalist bir perspektif geliştirebilmek için gerekli bilimsel yönteme sahip bir ekip oluşturmaktı. Yöntem, ekonomi ve tarih alanlarında kapsamlı bir çalışmayı gerektiren bu yol, bizim gibi asıl olarak gündelik siyaset içinde yoğrulmuş sosyalist işçilerden oluşan küçük bir çevre için, kuşkusuz, kolay olmayacaktı. Karşı karşıya olduğumuz başlıca zorluklardan biri, böylesi bir iş için gerekli donanıma (yabancı dil bilgisi, kuramsal birikim vb.) sahip yeterli sayıda insana sahip olmamamız; diğeri ise Pablocu-Lambertçi önderlikler altında edinmiş olduğumuz alışkanlıklardı. (Aydınların tekeline terk edilmiş olan kuramsal alana ve okuma-yazma faaliyetine yabancılık; teoriyi küçümseme, hareketçilik, “önder” olarak görülen insanlar karşısında edilgenlik vb.)

Bütün bu dezavantajların, yalnızca, doğru olduğunu düşündüğümüz ikinci yolda ısrar ederek, zaman içinde giderilebileceğini düşündük. Öyle de oldu. Tarihsel maddeci diyalektik yöntem, ekonomi, uluslararası işçi hareketinin ve Marksist hareketin tarihi gibi temel konularda yoğun ve uzun bir araştırma ve tartışma sürecinin ardından, ortaya, sosyalist perspektiflerin geliştirilmesinde aktif şekilde yer alan, okuyan-yazan ve en önemlisi, gelişmelere uluslararası ve tarihsel bir perspektifle yaklaşan işçilerden oluşan bir ekip çıktı. Toplumsal Eşitlik’in yayın kurulu, işte bu sürecin ürünüdür.

Bu süreçteki en önemli kazanımlarımızdan biri, kuşkusuz, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya özlemini yaşatan sosyalist öğrenci yoldaşların bu sürece dahil olmasıydı. Sosyalizm Gençliği, Toplumsal Eşitlik’in sayfalarında yer alan perspektiflerin oluşturulmasına katkıda bulunmakla kalmamış; onun yayın kurulunda da yer almıştır. Bu genç yoldaşlar, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya düşüncesinin işçi sınıfı içinde kök salmasında son derece aktif bir rol oynayacaktır.

***

Neden “Toplumsal Eşitlik”?

Bütün dillerde olduğu gibi, dilimizde de en güzel ve en anlamlı sözcüklerden biri olan bu sözcük, hiç kuşkusuz, sınıf farklılıklarının ve ezme-ezilme ilişkilerinin ortaya çıktığı en eski çağlardan bu yana, insan soyunun çoğunluğunu oluşturan ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlananların ve ötekileştirilenlerin en derin özlemlerinden birini ifade etmektedir. Eşitlik düşüncesi ve özleminin, insan toplumlarında eşitsizliğin ortaya çıkmasının ürünü olduğunu; eşitsizliğin olmadığı yerde, eşitlik düşüncesinin ve özleminin doğamayacağını biliyoruz. Bu yüzden, eşitsizliklerin arttığı ve kabul edilemez sınırlara ulaştığı dönemler, aynı zamanda, insanlar arasında eşitlik özleminin ve bu uğurda mücadelenin yükseldiği ön-devrimci dönemlerdir. İnsanlık, yalnızca Türkiye’de değil ama bütün dünyada böyle bir dönemden geçiyor.

Kapitalist ekonominin tarihsel büyümelerinden birini sergilediği 1950’li, 1960’lı ve kısmen de 1970’li yıllarda, başta işçi sınıfı olmak üzere, toplumun ezilen ve sömürülen kesimleri büyüyen toplumsal servetten daha fazla pay almaya başlamıştı. Reformizmin damgasını taşıyan o yıllarda, yükselen bir sendikal harekete, başta kadınlar ve etnik azınlıklar olmak üzere çeşitli kesimlerin örgütlü mücadelelerinin eşlik etmesiyle birlikte, eşitsizliklerin görece azalmasına tanık olduk.

Ama kapitalizmin kabaca II. Dünya Savaşı sonrası 30–40 yıla damgasını vuran bu parlak döneminin yerini, on milyonlarca insanın yaşamını alt üst eden bir kriz dönemi aldı. Milyonlarca emekçinin bir gün, hatta birkaç saat içinde işini, evini ve sınırlı maddi varlığını yitirdiği bu süreçte, kapitalistlerin ve onların emrinde çalışan yöneticilerin serveti katlanarak artıyor. Emekçilerden oluşan ezici çoğunluk hızla yoksullaşırken, onların ürettiği toplumsal servet giderek daha az sayıda insanın elinde toplanıyor; milyonlarca emekçi kentlerin varoşlarında sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilirken, mutlu bir azınlık lüks konutlarda, akıl almaz bir servet içinde yüzüyor. Bir zamanların ulusal kalkınmacı “sosyal refah devleti”, yerini, küresel ölçekte at koşturan sermayenin emrinde her zamankinden daha fazla oligarşik karakter kazanan çıplak bir baskı aygıtına bırakıyor.

Toplumsal servetin paylaşımında yaşanan bu kutuplaşmanın ve burjuva devletin giderek oligarşik ve baskıcı karakter kazanmasının altında, kapitalizmin içsel dinamikleri yatmaktadır. Bu dinamikler, burjuva hukuksal eşitliğinin de temellerini oyuyor. Etnik, dinsel, cinsel vb. azınlıkların hukuksal, kültürel ve siyasi alanlarda edindiği burjuva eşitlik, bütün bu kesimler içinde ezici çoğunluğu oluşturan emekçilerin yükselen toplumsal adaletsizliğe olan öfkesini yatıştırmaya yetmiyor. Ekonomik eşitsizlik derinleştikçe, milyonların, servetin paylaşımında eşitlik talebi de giderek daha yüksek bir sesle dile getiriliyor. ***

Eşitlik, tarih boyunca bütün mağdurların özlemlerini ifade eden diğer iki sözcükle (“özgürlük” ve “kardeşlik”) birlikte, bütün köle ayaklanmalarının başlıca talebiydi. Onun, modern çağların en büyük devrimlerinden birine önderlik eden Fransız burjuvazisinin ve onun izinde ilerleyen diğer ülkelerdeki kapitalistlerin elindeki en güçlü silah olması da bir rastlantı değildi. Burjuva “eşitlik” anlayışı, soylular tabakasının tanrısal ya da soya ilişkin dogmalarla kutsanmış mutlak eşitsizliğine karşı bireyin mutlak eşitliğini yüceltiyor; bireyi, yükselmekte olan ulus devletlerin temel unsuru olarak kutsuyor ve “yasalar önünde eşit” kılıyordu. Bu, insanlığın feodal toplumun tanrısal ya da soya özgü kutsallıkla korunan, sorgulanamaz ve dokunulmaz eşitsizlikleri karşısında atmış olduğu son derece önemli bir adımdı (“yurttaşların” yasalar önünde eşit hale gelmesi için on yıllar sürecek zorlu bir mücadelenin gerektiğini unutmuyoruz).

Ancak, insanı içinde doğup biçimlendiği sınıflardan soyutlayarak mutlak bireye indirgeyen burjuva eşitlik anlayışı, gerçekte, belirli bir sınıfın üyesi olan, belirli bir iş yapan ve ait olduğu toplumsal kesime karşı belirli sorumluluklara sahip olan somut insan ile birlikte, somut, elle tutulabilir eşitliği de ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden, mutlak (soyut) bireyin hukuksal eşitliğini esas alan burjuva eşitlik anlayışı, bilime ve gerçeklere aykırı bir dogmadır.

Burjuva eşitliğinin egemen olduğu Türkiye’yi ele alalım. Bu ülkede, uzun çalışma saatleri karşılığında aldığı ücretle ailesini zar-zor geçindirmeye çalışan bir işçi ya da bu olanağa bile sahip olamayan bir işsiz ile aylık geliri milyonlarla ölçülen bir kapitalist, bir burjuva ya da onların emrinde çalışan bir yönetici yasalar önünde eşittir. Bu anlayışa göre, doğduğu günden başlayarak yaşamı boyunca hiçbir sıkıntı yaşamamış ve iyi bir eğitim almış olan burjuva ailesinden bir çocuk ile yoksulluk içinde, çoğu durumda çalışarak büyüyen ve devlet okullarında kötü bir zorunlu eğitimden geçen bir işçi çocuğu da eşittir. Cumhuriyet tarihi boyunca varlığı bile reddedilmiş ve katliamlara, sürgünlere maruz kalmış bir halkın üyesi olarak, dar aile-akraba çevresi dışındaki bütün toplumsal ilişkilerini ana dilinin dışındaki bir dilde kurmak zorunda olan Kürt ile toplumsal varlığını kendisi olarak özgürce yaşayıp geliştiren Türk eşittir. Eğitimden iş yaşamına ve siyasi yaşama kadar toplumsal varlığının her alanında ikinci sınıf muamelesi gören bir “ev kadını”, ya da anne olarak kutsanırken aynı zamanda piyasa ekonomisinin cinsel nesnesi haline getirilen, aynı işlerde erkeklerden daha düşük ücretlerle çalıştırılan kadın ile özgür ve egemen erkek eşittir… Bu listeyi, sayfalar tutacak şekilde uzatmak mümkün.

Herkesin kolayca görebileceği gibi, burjuva eşitlik efsanesi, gerçekte, ulusal sınırlarla bölünmüş bütün toplumlarda ve bu toplumlar içerisinde var olan somut eşitsizlikleri gizlemenin bir aracıdır. Dahası, bu efsane, söz konusu somut eşitsizlik derinleştiği ve ondan yararlananların (kapitalistler, burjuvalar ve yönetici seçkinler) sayısı giderek azaldığı oranda ikiyüzlü bir yalana dönüşmektedir. ***

Peki, nasıl oluyor da insan soyunun yüzde 10’unu - 15’ini geçmeyen ayrıcalıklı bir kesimi, geri kalan ezici çoğunluk üzerinde egemenlik kurabiliyor? Bunun yanıtı, kapitalistlerin ve çıkarları onlarla bütünleşmiş olan yönetici seçkinlerin, insanların yaşaması için gerekli mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan her şeyin sahibi olmasında (üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet); toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler tarafından üretilen servetin nasıl paylaşılacağını ve insanların nasıl yaşaması gerektiğini belirleyen bütün karar mekanizmalarına (devlete) hâkim olmasındadır. Kapitalistler, sahip oldukları bu güç sayesinde, bizleri, hayatımızın her anında yaşadığımız somut eşitsizlikleri yok sayan bu eşitlik dogmasına inandırmak için ellerinden geleni yapıyor; inanmayanları ise devlet gücüne başvurarak “yola getirmeye” çalışıyorlar. İnsanların düşüncelerini biçimlendiren yazılı ve görsel medyaya, eğlence sektörüne, sinemaya ve popüler kültüre yapılan yatırımların artması ile eş zamanlı olarak burjuva devletin “küçülme” adı altında neredeyse bütünüyle bir polis ve ordu gücüne dönüşüyor olması, kapitalistlerin, insanların ezici çoğunluğunu oluşturan emekçilerin hızla artan toplumsal eşitsizliğe yönelik öfkesini denetleme çabasının ifadesidir.

Kapitalistlerin kendi düzenleri için asıl tehlikeyi oluşturan işçi sınıfının önünü kesmek için kullandığı en etkili araçlardan biri de, bütün toplumlarda var olan ve bütün sınıf ve tabakaları kesen eşitsizliklere karşı kimlik politikalarının önünü açmaktır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde II. Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen cinsel, etnik, dinsel vb. kimlik politikaları, kadınlar ile erkekler, etnik-dinsel-kültürel azınlıklar ile egemen çoğunluklar ve eşcinsel azınlık ile heteroseksüel çoğunluk arasında var olan hukuksal eşitsizliklerin kısmen ortadan kaldırılmasını sağlamış; en azından, bu ve benzeri azınlıkların yasalar önünde dışlanmasını sınırlamıştı. Dar bir açıdan bakıldığında, bunda, kuşkusuz, kötü bir yan yoktu. Ama daha geniş bir açıdan bakıldığında, etnik, kültürel, dinsel, cinsel vb. kimlikler ekseninde geliştirilen bütün bu politikalar, toplumdaki temel eşitsizliğin (toplumsal servetin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklanan eşitsiz paylaşımı) ortadan kaldırılmasına yönelik bir işçi sınıfı politikasının yerine geçirilerek ve onun pahasına geliştirilmişti. İşçi sınıfının programında da yer alan bu politikaların, sınıftan bağımsız ve bölünmüş bir mücadeleyle sistem sınırları içerisine hapsedilmesini sağlayan başlıca sebeplerden biri de, şüphesiz, ezilenler nezdinde tüm itibarını yitiren dönemin sosyal demokrat ve Stalinist önderliklerinin izledikleri politikalardı.

Kapitalizmin krizi patladığında ve kapitalistler işçi sınıfına karşı topyekûn saldırıya geçtiğinde, hukuk önünde eşitlenmiş ve etnik, dinsel, kültürel, cinsel vb. kimlik talepleri tatmin edilmiş olan önceki “azınlıkların” ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler, “kendi” burjuvalarıyla aralarında olan uçurumu fark ettiler. İşçilerin, bu kapitalist saldırıya bir sınıf olarak karşı koyması gerekiyordu ama o, sınıfa karşı sınıf politikası geliştirecek bir perspektife sahip değildi. Bunun başlıca sorumluluğu, kuşkusuz, sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarını uzun süredir rafa kaldırıp burjuva ve küçük burjuva kimlik politikaları peşinde koşmuş olan sendikal ve siyasi önderliklerdi.

Gelişmiş kapitalist ülke işçi sınıflarının kapitalist saldırılar karşısında direnememesinde önemli pay sahibi olan bu politikalar, uzunca süredir, Türkiye burjuvazisinin de gündeminde. AKP iktidarının “açılım” politikasının içerideki ayağının bütünüyle etnik, dinsel ve kültürel kimlikler üzerine kurulu olmasının altında, sermayenin işçi sınıfının bir sınıf olarak davranmasını engelleme planı yatmaktadır. Türkiye’de, ortalama on işçiden en az altısının kendisini dinsel, etnik ya da bölgesel bir kimlikle tanımlaması, TC sınırları içindeki ezilen en geniş etnik ve dinsel kimlikler olan başta Kürtlüğün ve Aleviliğin, Türk ve Sünni seçkinlerin elindeki devlet katında hukuksal olarak kabul görmemesiyle açıklanabilir. Ama bu, işin bir boyutudur. Bu tabloya, işçi sınıfını dinsel ve etnik temelde bölen politikalar uygulayan önderlikleri de eklemek gerek. Biz, giderek keskinleşen toplumsal eşitsizliğe karşı mücadelenin, burjuva ve küçük burjuva kimlik politikalarına yedeklenmekten değil; ezilen bütün etnik, dinsel vb. kesimlerin ezici çoğunluğunu oluşturan işçilere hitap eden bir sınıf politikasından geçtiğini düşünüyoruz. ***

Ekonomik-toplumsal konular üzerine kafa yoran her emekçi, yaşadığı sorunların altında yatan şeyin kapitalizm olduğunu hiç bilmese de, lafı hiç gevelemeden, son derece somut, pratik öneriler geliştirebilir. İşsizlik mi var? “İşten çıkartmalar yasaklansın. Toplam çalışma saatlerini toplam çalışabilir nüfusa bölelim, herkes, kişi başına kaç saat düşüyorsa o kadar çalışsın!” Yoksulluk mu var? “Ücretleri hesaplamak için, önce, ne ürettiğine bakılmaksızın her işçinin bakmak durumunda olduğu insanlarla birlikte sağlıklı bir yaşam sürmesi için gerekli harcamalarına bakalım; ardından, buna, refah payını ekleyelim!” Konut sorunu mu var? “Bir sürü ev neden boş duruyor? Kiraların piyasa kurallarına göre belirlenmesine son verelim ve var olan konutları paylaşalım; ardından sağlıksız olanları yıkıp yenilerini yapalım!” Gelir dağılımı mı bozuk? Sosyal harcamalar için para mı yok? “Emekçiler için ek bir soygun mekanizması olan dolaylı vergileri kaldıralım; gelir vergisini çalışanlardan değil arttırılmış oranda ve yalnızca kapitalistlerden, burjuvalardan alalım!” Kriz mi var? “Sorumlusu olmadığımız bir şeyin bedelini neden biz ödeyelim!”

Ortalama bir işçinin ifade edebileceği bu çözümler, özünde toplumsal eşitliğe giden yolu da göstermektedir. Bizim ona ekleyebileceğimiz tek şey, somut eşitsizliklerin üzerini örten mevcut burjuva eşitliğinin kapitalist üretim sisteminin üzerinde yükseldiğini; bütün eşitsizliklerin kaynağı olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülmesi gereğidir. Toplumsal eşitlik, yalnızca bu yolla ve işçi sınıfı önderliğinde elde edilebilir. Çünkü insanların yaşaması için gerekli olan her şeyi işçiler üretmekte ama onların ürettikleri servete kapitalistler el koymakta ve ona yalnızca ertesi gün çalışmayı sürdürebileceği kadar küçük bir kırıntı bırakmaktadır.

Son olarak, toplumsal eşitlik özleminin gerçekleşmesi için, işçi sınıfının uluslararası düzeyde koordine edilmiş eyleminin gerektiğini; bu yönde bir atılımın uzun süre ulusal sınırlar içine hapsedilmesi durumunda yenilgiye uğrayacağını belirtmek gerekiyor. Bu, tarihteki ilk ve tek işçi devleti olan Sovyetler Birliği deneyiminden edinilmiş başlıca derstir. Aynı zamanda bu, dünya çapında egemen ve örgütlü olan kapitalizme karşı, işçi sınıfının da yine dünya çapında tek bir partide (Enternasyonal’de) örgütlenmek zorunda olduğunu göstermektedir.

Özetle, Toplumsal Eşitlik, kapitalizmin insan soyunu içine sürüklediği kapsamlı toplumsal çöküşe karşı işçi sınıfının sosyalist alternatifini geliştirmek ve işçi sınıfının öncüsüne Marksist bir perspektif kazandırmak amacıyla yayımlanıyor.

Toplumsal Eşitlik, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyanın umut olmaktan çıkıp insan soyunun önündeki tek gerçekçi seçenek haline geldiği günümüzde, dünya devrimi ve sosyalizm perspektifine sahip Marksist bir işçi sınıfı partisinin yaşamsal öneme sahip olduğunu savunuyor; sosyalist işçileri ve gençliği bu partinin inşasına katılmaya çağırıyor.

İlkelerimiz

1) Toplumsal Eşitlik, kendisini tarihteki ilk komünist parti olan Komünistler Birliği’nin programında (Komünist Manifesto), Komünist Enternasyonal’in (Komintern) ilk dört kongre kararlarında ve IV. Enternasyonal’in kuruluş dökümanlarında ifadesini bulan ideolojik-siyasi/örgütsel pozisyonların mirasçısı olarak görür. 1917 Ekim Devrimi’nin tarihsel mirasına ve Türkiyeli komünistlerin Mustafa Suphi önderliğinde 10 Eylül 1920’de Komintern’in Türkiye şubesi olarak kurdukları Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) ilk programına sahip çıkan Toplumsal Eşitlik, çağımızın tek bilimsel devrimci öğretisi olan Marksizmi, tüm pratiğinin yol gösterici öğretisi olarak benimser.

2) Toplumsal Eşitlik, ücretli emeğin sömürüsü üzerinde yükselen kapitalist sistemin ve burjuva devlet aygıtının işçi sınıfı eliyle ortadan kaldırılmasını savunur; işçi sınıfının mücadelesini, ne kadar radikal terimlerle ifade edilirse edilsin, burjuva demokrasisiyle sınırlayan her türden aşamacı perspektifi reddeder. Sosyalizm, Marksist siyasi önderlik altındaki işçi sınıfı dışında hiçbir sınıf ya da tabaka önderliğinde gerçekleştirilemez.

Sosyalist devrim, iyi silahlanmış “devrimci” grupların / partilerin “hazır” oldukları ya da diledikleri zaman gerçekleştirecekleri bir darbe ya da onlarla burjuva devlet arasında bir “muharebe” değildir; onun koşulları, kişi ya da grupların iradelerinden bağımsız maddi ekonomik süreçler eliyle yaratılır.

Sosyalist devrimin biricik öznesi işçi sınıfıdır. Marksistlerin görevi, sermayeye karşı günlük mücadeleler içindeki işçilere tarihsel maddeci bir bakış açısı ile sosyalist bir perspektif sunmak; onları bu perspektife kazanmak ve onların en ileri unsurlarını komünist bir parti içinde örgütlemektir.

“İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!” şiarını benimseyen Toplumsal Eşitlik, işçi sınıfının bağımsız siyasi eylemini ve öncü-devrimci rolünü yadsıyan ya da işçi sınıfının toplumsal eyleminin yerine kendi eylemini geçiren hareketçi, gerillacı vb. her türden küçük burjuva radikal akımla arasına kesin bir sınır çizer; işçi sınıfına kendiliğinden devrimci işlev yükleyen işçici eğilimlere ve devrimi ulusal sınırlar içine hapseden “sol” ulusalcılığa karşı sürekli ve kararlı bir mücadele verir.

3) Toplumsal Eşitlik, kapitalist toplumun, burjuva devlet aygıtının yönetimine (hükümete) gelerek dönüştürülebileceği yollu küçük burjuva sosyalisti reformist tezleri temelden reddeder. Bu reddediş, keyfi bir tercihin sonucu değildir; o, modern toplumdaki sınıflar mücadelesi pratiğinden çıkartılmış tarihsel-bilimsel derslerin üzerine kuruludur. Marksist parti, burjuva devletin yerel ya da merkezi yönetim organları için yapılan seçimlerden ve bu organlardan, yalnızca sosyalist devrimin programını kitlelere duyurmanın aracı olarak yararlanır.

Burjuva devlet aygıtının işçi sınıfı önderliğindeki sosyalist devrim yoluyla tümüyle parçalanması ve yerini işyerlerinden/mahallelerden başlayarak her düzeyde işçi/emekçi meclislerine bırakması gerektiğini savunan Toplumsal Eşitlik, burjuva devlet aygıtının gerçek alternatifi olan bu tür organların temellerinin bugünden atılması için mücadele verir.

Toplumsal Eşitlik, fabrikalarda ya da semtlerde kurulacak “sosyalist adacıklar” ile burjuva devlet aygıtının uzun süre bir arada var olamayacağını bilir ve kapitalizmin bu yolla aşamalı olarak ortadan kaldırılamayacağını savunur.

Toplumsal Eşitlik, işçi sınıfının sovyet tarzı özyönetim organlarının propagandasını yapar ve kapitalizm içinde “sosyalist” adacıklar oluşturma hayali yayan küçük burjuva “sol” eğilimlere karşı mücadele ederken, işçi hareketine herhangi bir örgütsel modeli dayatma sekterliğine düşmez.

İşçi sınıfının yeni kitlesel örgütlenmelerinin alacağı biçim üzerinde kehanetlerde bulunmak ya da işçilere hazır reçeteler sunmak, Marksistlerin değil falcıların işidir. Marksistler, yalnızca tarihsel gelişmeden hareketle öngörülerde bulunabilir ve ortaya çıkacak kitlesel örgütlerin üzerinde yükselmesi gereken ilkelerin propagandasını yaparlar. İşçi sınıfının, ilk kez 1871 Paris Komünü ile tarih sahnesine çıkan ve 1905 Rus Devrimi’nde “Sovyet” biçimini alan devrimci kitlesel öz-örgütlenmesi, aynı zamanda proletarya diktatörlüğünün de (işçi demokrasisinin) çekirdeğidir.

4) “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden diğerine devrimci geçiş dönemi yer alır. Buna denk düşen siyasal geçiş döneminde, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (K.Marks – F. Engels)

Toplumsal Eşitlik, proletarya diktatörlüğünün bugüne kadar ortaya çıkmış biricik örgütsel ifadesinin sovyetik tarzda örgütlenmiş işçi/emekçi meclisleri olduğunu savunur. Maddi toplumsal üretim ile toplumun yönetimini doğrudan üreticilerin elinde birleştiren ve işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesini ifade eden bu organların varlığı, işçi devletinin, sosyalist devrimin sürekliliğinin ve komünizme geçişin tek güvencesidir.

5) Toplumsal Eşitlik, tarihteki ilk ve tek proletarya diktatörlüğünün 1917 Ekim Devrimi ile birlikte Rusya’da kurulduğunu savunur. Ancak, görece geri bir ülkede I. Dünya Savaşı’nın yıkımı üzerine kurulmuş ve bir emperyalist müdahale ile karşı karşıya kalmış olan Sovyet Cumhuriyeti, Avrupa’daki proleter devrimlerin -hemen her durumda- sosyal demokrasi eliyle yenilgiye uğratılmasının ardından, ülkede yükselen gerici dalgaya karşı koyamamış; işçi sovyetleri siyasi iktidarı hızla yitirmiş ve kabaca on yıllık bir dönem içinde totaliter bürokratik bir diktatörlüğe dönüşmüştür.

Proletarya diktatörlüğünün bir siyasi karşı-devrimle totaliter bürokratik diktatörlüğe dönüşümünün genç Sovyet Cumhuriyeti içindeki maddi temelleri, Rusya’nın ekonomik - toplumsal geriliğinde, İç Savaş’ta ve Yeni Ekonomik Politika (NEP) sürecinde yatmaktadır. I. Dünya Savaşı ile İç Savaş’ın bu geri ülkede yol açtığı yıkım, Avrupa’daki devrimci işçi sınıfı hareketinin gerilemesi ve dünya (Avrupa) devriminin gecikmesi ve NEP ile birlikte canlanan kapitalist ilişkiler Rusya’da siyasi gericiliğin yükselmesine yol açmıştır. Komünist Parti bürokrasinin yükselen kent ve kır küçük burjuvazisi ile yakın bağları olan kesimi, bu gericiliğin sözcüsü olarak öne çıkmıştır.

Parti bürokrasisinin Stalin-Zinovyev-Kamenev önderliğindeki kanadı, 1920’li yıllar boyunca, yalnızca parti içindeki komünistleri fiziksel olarak tasfiye etmekle kalmamış; kendi elindeki parti aygıtını sovyetlere egemen kılarak parti ve devlet aygıtını birleştirmiştir. Bu süreçte, başta komünistler olmak üzere bütün muhaliflerden temizlenen Sovyetler, proletarya diktatörlüğünün organları olmaktan çıkartılarak, parti aygıtı tarafından belirlenen politikaları onaylayan ve uygulayan meclislere dönüştürülmüştür. 1936 Anayasası’nda nihai hukuksal ifadesini bulan bu bürokratik siyasi karşı-devrim, sosyalist işçi hareketinin yaşamış olduğu en ağır yenilgiydi.

6) Toplumsal Eşitlik, Sovyetler Birliği’nde 1920’li yıllar boyunca yaşanan bürokratik karşı devrimi uluslararası çerçevede; dünya ekonomisiyle, proleter devrimlerin Avrupa’da ve Çin’de yaşadığı yenilgilerle ve faşizmin yükselişiyle bütünlüğü içinde ele alır. Sovyet bürokrasisinin Stalin önderliğindeki kanadının kurduğu ve II. Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’ya ve Uzak Asya’ya yayılan totaliter bürokratik diktatörlükler, özgün koşullarda SSCB’de ortaya çıkmış ve dünya kapitalizminin ulus devlet ekseninde örgütlendiği tarihsel bir dönem boyunca (kabaca, II. Dünya Savaşı sonrası 40 yıl) varlığını sürdürmüş yeni ve kaçınılmaz biçimde geçici / arızi bir olguydu. Dünya kapitalizminin 1970’lerde içine girdiği küreselleşme süreciyle birlikte ulusalcılık üzerine kurulu ekonomik temelleri oyulan totaliter bürokratik diktatörlüklerin 1990’ların başlarında ardı ardına çökmesi bunu kanıtlamıştır. Bu, Troçki’nin SSCB’nin geleceği için ifade ettiği “ya kapitalist restorasyon ya da dünya çapında sosyalizme ilerleme” biçimindeki öngörüsünün de doğrulanmasıydı.

7) Toplumsal Eşitlik, uluslararası bir sınıf olan proletaryanın devrimci mücadelesinin, yalnızca “biçimsel olarak” ulusal olduğunu savunur. “Sosyalist devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada gelişir, dünya arenasında tamamlanır. Böylece sosyalist devrim, kelimenin daha yeni ve daha geniş anlamında da sürekli bir devrim haline gelir: sosyalist devrim, yalnızca yeni toplumun gezegenimizin bütününde nihai zafere ulaşmasıyla tamamlanacaktır.” Lenin’in ve Troçki’nin Komünist Manifesto’dan devralarak geliştirdiği bu yaklaşım, geçtiğimiz yüzyılın bütün ulusalcı “sosyalist” deneyimlerinin iflasıyla, yalnızca kanıtlanmakla kalmamış; kapitalizmin son 40 yıla damgasını vuran küresel işleyişi eliyle, her zamankinden daha güçlü bir maddi zemin kazanmıştır.

8 ) Toplumsal Eşitlik, tarihsel toplumsal gerçekliğin verili ulusal sınırlar içindeki sınıf mücadelelerinden hareketle kavranamayacağını; tersine, Türkiye’deki (ve bütün diğer ülkelerdeki) sınıflar mücadelesini kavramak ve ona müdahale etmek için kapitalizmin dünya çapındaki işleyişinden hareket etmek gerektiğini savunur. Bir dünya sistemi olan sosyalizme ulaşmak için, işçi sınıfının burjuvazinin ulusal fraksiyonlarına ve tek tek burjuva devletlere karşı mücadelesinin uluslararası düzeyde merkezileşmesi gerekir. Bunun için de dünya çapında örgütlenmiş Marksist bir partinin varlığı zorunludur. İşçi sınıfının devrimci dünya partisinin savunusu, teknik – örgütsel olanaklarla ilgili taktik bir sorun değil; Marksizmin yönteminin ve ilkesel pozisyonlarının gereğidir.

Toplumsal Eşitlik, Troçki’nin sözleriyle, “programı yaratan parti değildir; tersine, partiyi yaratan programdır” yaklaşımını benimser; dünya partisini tek tek ulusal programların / partilerin toplamı olarak gören ve onun inşasını bir ülkede gerçekleşecek başarılı bir devrime ya da tek tek ulusal partilerin güçlenmesine endeksleyen yaklaşımı, ufku burjuva ulus devletle sınırlı küçük burjuvazinin çarpık mekanik kavrayışının ifadesi olarak mahkûm eder.

Kapitalizmin ve sınıflar mücadelesinin kapsamlı bir çözümlemesi üzerine kurulu Marksist bir partinin verili burjuva ulusal sınırlar içindeki sınıf mücadelelerine ilişkin programı komünizm hedefine (dünya devrimi programına) tabi olduğu için, doğası gereği ulusal olamaz. Marksist partinin “ulusal” programı ve talepleri, komünizm programının yerel uzantısından başka bir şey değildir.

9) İşçi sınıfının ilk Komünist partisi ve dünya sosyalist devriminin ilk kurmay örgütü Marx ile Engels’in kurduğu Komünistler Birliği’dir. Bu partinin programı olarak 160 yılı aşkın süre önce, 1847’de kaleme alınmış olan Komünist Parti Manifestosu’nun, aradan geçen bunca zamana ve o günden bu yana yaşanan köklü toplumsal değişimlere rağmen güncelliğini korumasının nedeni, onun “ulusal” olarak tanımlanabilecek tek bir satırı bile barındırmayan yöntemidir. Aynı durum, Marx ile Engels’in yöntemine sahip çıkan Lenin ve Troçki’nin Komünist Enternasyonal’i (Komintern) ile Troçki ve yoldaşlarının 1938’de kurduğu IV. Enternasyonal (Sosyalist Devrimin Dünya Partisi) için geçerlidir.

Marksizmin Komünist Parti Manifestosu’nda ve Komintern’in ilk dört kongre kararlarında ifadesini bulan dünya devrimi programı, SSCB’deki siyasi karşı devrimin ardından Troçki ile yoldaşlarının 1938’de kurmuş olduğu IV. Enternasyonal’de cisimleşti. IV. Enternasyonal, Pablocu revizyonist önderlikler eliyle ciddi zararlar görmesine karşın, her defasında, kendi içinden kuruluş ilkelerine sahip çıkan ve dünya devrimi programını savunan Marksist bir eğilim çıkartmayı başardı. Bunun nedeni, onun Komintern’den devraldığı Marksist yöntemin ve dünya devrimi programının üzerinde yükselmesidir.

Toplumsal Eşitlik, ABD’li Marksist Cannon ile yoldaşlarının IV. Enternasyonal içinde II. Dünya Savaşı sürecinde filizlenen ve sonrasında açığa çıkan Pablocu revizyonizme karşı mücadelesini ve 1953 yılında IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) kurulmasını, sürece ilişkin eleştirileriyle birlikte sahiplenir; DEUK içinde sonraki yıllarda ortaya çıkan ulusalcı oportünist sapmalara karşı başını ABD’li Troçkistlerin (bugünkü SEP’in öncülleri) çektiği mücadelenin Marksizm adına tarihsel öneme sahip olduğunu ve bugün IV. Enternasyonal’in bayrağını DEUK’un taşıdığını savunur.

10) Kendisini uluslararası komünist hareketin organik bileşeni olarak tanımlayan Toplumsal Eşitlik, IV. Enternasyonal’i bir dayanışma örgütü değil; işçi sınıfının devrimci dünya partisi, dünya devriminin demokratik merkeziyetçi kurmay örgütü olarak görür. Toplumsal Eşitlik, partileşme sürecini IV. Enternasyonal’in dünya partisi olarak örgütlenmesinin ayrılmaz parçası olarak kabul eder. Türkiye’de kurulacak Marksist parti, bir “Türkiye partisi” olmamak IV. Enternasyonal’in içinde erimek zorundadır.

Toplumsal Eşitlik, IV. Enternasyonal’in işçi sınıfının devrimci dünya partisi olarak güçlenmesi uğruna mücadelesinde her türlü sekterlikten uzak ama bu dökümanda ifade edilen temel Marksist pozisyonların savunusunda ısrarlıdır.