AKP’nin bölgesel güç olma stratejisi ve “PKK sorunu”

2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara gelmesinin ardından, Türkiye’de pek çok önemli değişim yaşandı. Bu dönüşümün saç ayaklarından bir tanesini de, hiç kuşkusuz TC devletinin dış politikası oluşturuyor. Küresel sermaye ile bütünleşmeyi, uluslararası piyasalara eklemlenmeyi ve bölgesel etki alanını genişletmeyi kendi ekonomik-siyasi programının ana gündem maddesi haline getiren AKP iktidarı, bu yöndeki somut adımlarını, her defasında “reformcu” bir perspektif temelinde gerçekleştirdi. Erdoğan hükümetinin, “yeni Osmanlıcılık” ve “eksen kayması” tartışmaları eşliğinde genel olarak Ortadoğu, özel olarak Libya ve Suriye konularında uygulamaya koyduğu dış siyaseti, bu minvalde değerlendirmekte yarar var. 
Elbette bu değerlendirmeyi yaparken, Türkiye’nin bölge politikasında küresel sermaye ile bütünleşme sürecinde yaşanan değişimin AKP’den önce başlamış olduğunu; Erdoğan önderliğinde uygulanan dış politikanın, asıl olarak bölgede yoğunlaşan çelişkilere ve ABD’nin bölge politikalarına bağlı olarak şekillendiğini de gözden kaçırmamak gerekiyor.
Devletin dönüşümü ve yeni strateji
AKP de tıpkı kendisinden önceki burjuva muhafazakâr sağ partilerin yaptığı gibi, emperyalist merkezler ile “dostane” ilişkileri sürdürme ve geliştirme politikasını devam ettirmekten geri durmadı.
Bu siyasetin tarihsel bekçisi konumundaki sivil-asker Kemalist bürokrasinin devlet aygıtı üzerindeki etkisi, AKP’nin liberal reformları sonucunda büyük oranda kırılırken, bu kesimlerin başlattığı “Batı ile uyumlu dış politika” geleneği, küreselleşme sürecinin de ihtiyaçlarını karşılayacak bir tarzda AKP iktidarı tarafından hem devam ettirildi hem de yeni duruma uygun şekilde dönüştürüldü. Bu süreç, ulusalcı Kemalist seçkinlerin bir süreliğine de olsa cılız “eleştirileri” ile karşı karşıya kalsa da, AKP’nin küresel sermaye ile kurduğu güçlü bağlar, onun bu mücadeleden zaferle çıkmasını ve dış siyaset üzerindeki etkisini daha da arttırmasını sağladı.
Gelinen aşamada, AKP nasıl devlet aygıtının tüm organlarında “yegâne otorite” konumuna gelmeyi başardıysa, aynı şekilde dış politikanın belirlenmesi noktasında da AKP’nin “mutlak bir güce” sahip olduğunu söylemek hiç de abartılı bir tespit olmayacaktır. AKP’nin içerideki gücü, dış politikada, sadece diğer burjuva partilerinin değil, zaman zaman Türkiye burjuvazisinin belirli kesimlerinin (“laik” TÜSİAD’ın) eleştirilerini de görmezden gelmesini olanaklı hale getirdi. Bu muazzam güç AKP’ye, Türkiye burjuvazisinin “bölgesel güç olma stratejisi”ni hayata geçirmede geniş bir hareket alanı sağlamakta. Aynı zamanda bu güç, AKP’nin emperyalist merkezlerin dayatmalarına ve yönlendirmelerine uyum sağlama potansiyelini de artırmaktadır.   
AKP’nin dış politikadaki bu dönüşümleri gerçekleştirmesini olanaklı kılan diğer bir etkense, Türkiye’nin dünya ekonomisi içinde artan etkisi ve buna bağlı olarak Türkiye burjuvazisinin emperyalist merkezlerce kendisine biçilen “taşeron” rolünü oynama arzusunun zirve yapmış olmasıdır. Türkiye burjuvazisinin, küresel piyasalarla bütünleşme süreci hızlandıkça, onun hem dünyada hem de bölgede ekonomik etki alanını genişletme isteği, AKP’nin bir dönem kapitalist merkezlerin yönlendirmesiyle geliştirdiği “komşularla sıfır sorun” politikasıyla bire bir örtüşüyordu. 
Türkiye burjuvazisinin, AKP’nin öncülüğünde gerçekleşen “yayılmacı” dış siyasete canı gönülden destek vermesi, aslında bütün bu güçlerin ortak bir program etrafında; küresel sermayenin liberal programı temelinde bir araya geldiklerine işaret ediyor. AKP’nin bu programı başarıyla hayata geçirmesi halinde, sadece AKP hükümetinin değil, kendisini destekleyen küresel güçlerin de bu işten kazançlı çıkacağı ortada. AKP’ye verilen yoğun desteğin ana nedeni, emperyalist burjuvazinin ve onun yerel temsilcilerinin çıkarlarının en kararlı savunucusu olmasından kaynaklanmaktadır. 
“Arap Baharı” sonrasında yaşanan bölgesel çatışmalar ve katliamlar sonucunda, “komşularla sıfır sorun” siyaseti kayda değer bir yara almış olsa da, küresel sermayenin bölgeyi uluslararası piyasaların ihtiyaç duyduğu tarzda yeniden düzenleme gayretinde en küçük bir değişiklik olmadı. AKP hala bu burjuva programının Türkiye iç siyasetindeki ana temsilcisi ve pratik uygulayıcısı olma konumunu sürdürmektedir. 
“Komşularla sıfır sorun” siyasetinin “zaten yanlış olduğu için iflas ettiği” iddiası, AKP’nin burjuva ve küçük burjuva muhaliflerinin ne denli dar bir bakış açısına sahip olduklarını göstermekten öte bir anlam ifade etmiyor. Zira bu yönelim, Washington merkezli küresel stratejinin bir parçasıdır ve Rusya gibi rakip güçlerin müdahaleleri (örneğin Ermenistan deneyimi) ya da “Arap Baharı” gibi beklenmedik gelişmeler karşısında, her defasında emperyalist merkezlerce yenilenmektedir. Yani AKP iktidarının Suriye’ye yönelik askeri müdahale hazırlığı, ulusalcı-reformist solun bir kesiminin iddia ettiği gibi “sıfır sorun” politikasının tamamen rafa kaldırması manasına gelmiyor. Söz konusu olan, Türkiye burjuvazisinin ve devletinin, emperyalist merkezlerin himayesinde uygulamaya koyduğu bölgesel güç olma stratejisinin, yeni koşullara uygun şekilde tanzim edilmesidir. 
Suriye’ye müdahale olasılığı
Erdoğan hükümetinin bu yenilenmiş “sıfır sorun” siyaseti, Türkiye burjuvazinin küresel ve bölgesel etki ve nüfus alanını geliştirdiği ölçüde, onun karşı karşıya kaldığı gerilimleri de hem sayısal hem de nitelik olarak arttırmaktadır. Bu, küresel ekonomik sistemin özünde var olan çelişkilerin bir ürünüdür. Emperyalistler arası rekabetin keskinleştiği ve ulusal sınırların hala varlığını devam ettirdiği küreselleşme evresinde, yönetici sınıflar, ister istemez “ulusal çıkarları” ve özgün iç dengeleri gözetmek durumundadır. Bu durum, mali ekonomik krizin gölgesinde çok daha çarpıcı bir hal almakta.  
Bu tespitlerden hareketle, Erdoğan hükümetinin Suriye ile yaşadığı gerilim daha doğru bir biçimde analiz edilebilir. Zira Türkiye, Suriye’nin küresel kapitalist sisteme entegrasyon sürecine liderlik etmeye çalışmış olsa da, bir süre sonra bu politika revize edilmekten kurtulamamıştır. Bunun nedeni, Türkiye’nin Suriye üzerinde uygulamaya koymak istediği liberal dönüşüm programının, Suriye’de hüküm süren seçkin yönetici tabaka içinde derin bir çıkar ayrılığına yol açmış olmasıdır.  
Ulusal korumacı Suriye ekonomisinin küresel piyasa ekonomisine açılmasının, ekonomik alanda yol açtığı erozyonla (ucuz mallarla rekabet edemeyen yerli üreticilerin iflası, uluslararası sermaye ile çalışan yeni bir burjuvazinin ortaya çıkması, kamu varlıklarının özelleştirmesi vb.) birlikte, ister istemez bu süreç, siyasal yapıda da köklü dönüşümleri zorunlu kıldı. Suriye’deki yönetici seçkinler, burjuvazinin küresel sermayeye açılım sürecinde yükselen kesimlerinin yanı sıra, baskı altında tutulan etnik ve dinsel azınlıkların ve emekçilerin siyasi süreçlerde aktif şekilde yer alma isteğini bir tehdit olarak algılamaktadır. Suriye’de, varlığını ulusal koruma altında sürdürebilen güçsüz bir burjuvazinin desteklediği bürokrasinin denetimindeki otoriter devlet aygıtı, bu basınçları kaldırabilecek kadar “esnek” değil. Sonuç olarak, Suriye’deki yöneticilerin son süreçte hem emperyalist merkezler hem de Türkiye devleti ile daha fazla karşı karşıya gelmekten kurtulamamasının asıl nedeni, geleneksel devlet aygıtını dönüştürmekte yetersiz kalmış olmalarıdır.   
Suriye’nin bu liberal dönüşümü kendi iç dinamikleri ile gerçekleştiremeyeceğini kavramış olan Batılı emperyalist merkezler, bu rejimi, artık kendi bölgesel planlarının uygulayıcısı konumundaki Türkiye eliyle, “dünyaya açmak” ve eğer mümkünse tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar. “Suriye Muhalefeti”ne ev sahipliği yapan Türkiye, daha şimdiden, Suriye’deki BAAS yönetimine karşı NATO öncülüğünde bir askeri müdahale yapılması durumunda, Suriye pastasından en büyük dilimi nasıl midesine indirebileceğinin hesaplarını yapıyor.  
Sonuç olarak, Suriye’ye yönelik gerçekleşecek olan bir askeri müdahale Türkiye’siz düşünülemez. Özellikle NATO’ nun başını çekeceği bir kara ve hava harekâtında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) vereceği askeri-lojistik destek, emperyalizmin Suriye seferinin “zaferle” sonuçlanmasını güvence altına alabilir. Tabii ki bu sözde zafer, tıpkı Afganistan, Irak ve Libya’da olduğu gibi binlerce masum insanın ölümü ya da vahşice katledilmesi anlamına gelecektir ki, insanlık tarihinde yaşanan deneyimler göz önüne getirildiğinde, bunun başka şekilde olmasını da beklemek en hafif tabirle saflık olacaktır. Daha da kötüsü, ABD emperyalizminin bu ülkedeki İslamcı güçlerle geliştirdiği gerici ittifakı göz önünde bulundurduğumuzda, Suriye’de kurulması öngörülen yeni rejimin ne kadar “demokratik” bir karakter taşıyacağını tahmin etmek ise hiç de zor olmayacaktır. 
İran’ın kaygıları
Türkiye’nin Batılı emperyalist merkezlerin himayesinde sahneye koyduğu “dönüştürücü dış politika” perspektifi, tıpkı Suriye örneğinde olduğu gibi İran’daki molla diktatörlüğü ile de benzer gerilimlerin yaşanmasına neden olmakta. Türkiye’nin Arap dünyasında artan etkisi ve bölgeye şekil vermeye dönük girişimleri, Tahran yönetimi tarafından kendisine dönük “Batı merkezli yeni bir küresel stratejinin” parçası olarak algılanmakta. Ekonomik gücü ve askeri caydırıcılık özellikleri nedeniyle TC devleti, İran seçkinleri tarafından “bölgesel işbirliğine açık dost bir ülke” olarak adlandırılsa da, Molla rejimi Türkiye’nin artan gücünden endişe etmekte, bu gücün sınırlandırılması için zaman zaman açıktan, zaman zaman diplomatik yollardan hamleler yapmaktan geri durmamaktadır. 
Türk ve İran hükümetlerinin uzlaşmazlık yaşadığı en temel konulardan biri, hiç şüphesiz Suriye’deki rejimin geleceğinin ne olacağıdır. Şii İran (Arap milliyetçiliği nedeniyle) ideolojik eksende olmasa da, bölgesel ve stratejik müttefiki olarak gördüğü BAAS rejimini ve Esad’ı açıkça desteklemeye devam ederken, Türkiye, Suriye’ye dönük liberal entegrasyon programının son gelişmeler ile birlikte tıkanması sonrasında, Batılı emperyalist merkezlerle ağız birliği ederek Şam yönetiminin devrilmesi yönünde açık çağrılar yapmaktan geri durmuyor. Bu durum, sıkı ekonomik ilişkilere rağmen, iki ülke ilişkilerinin her geçen gün daha da kötüye gitmesine neden olmaktadır.
Bugün için Türk ve İran devletleri arasında iplerin kopmamasının esas nedeni: iki ülke arasında imzalanmış olan büyük sanayi ve enerji yatırımlarıdır ki (karşılıklı ticaret hacmi de bu listeye eklenirse), bu ekonomik işbirliği, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların zaman zaman “görmezden gelinmesini” olanaklı kılmakta, bu sayede gerilimler en aza indirilebilmektedir. Fakat bu olgu, iki ülke arasındaki “sükûnetin” ilelebet süreceğinin bir kanıtı değil, sadece karşılıklı bağımlılıktan kaynaklanan geçici ve istikrarsız bir ilişki biçiminin göstergesidir. 
Önümüzdeki süreçte, kendi bölgesinde daha fazla söz sahibi olmaya çalışan bir Türkiye’nin, İran’la daha sık karşı karşıya gelmek zorunda kalacağı aşikâr. Bu iki büyük gücün, kendi bölgesel çıkarları gereği, uzun süreli “barışçıl bir dönem” geçirmesi hiç de kolay olmayacak. Krizle bağlantılı olarak dünya ekonomisi sarsıldıkça ve bunun siyasi etkileri yeni gelişmeleri tetikledikçe, bölgesel dengelerin altüst olmasına bağlı olarak, çıkarları ve yönelimleri farklı olan bu iki devletin kendilerini ilgilendiren her konuda daha sık karşı cephelerde yer almasına şimdiden hazırlanmakta yarar var.
İran ile ilişkilerin bir diğer ayağını ise Türkiye’nin PKK ile mücadelesi oluşturuyor. TC devleti bir “dünya gücü” olma hayalleri kura dursun, yine de onun bu “yayılmacı” dürtüleri, PKK’ye karşı mücadele konusunda İran’a olan bağımlığında en küçük bir azalmaya neden olmadı. PKK, İran coğrafyasını kullanarak Türk ordusuna zaman zaman ağır zayiatlar verdirebiliyor. Örneğin, onun 2011’de Hakkâri’de (Colemerg) gerçekleştirdiği “Çukurca Baskını” sırasında, baskının askeri ayağının örgütlenmesinde ve planlanmasında Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) gerillalarının aktif rol aldığı, hem dünya hem de Türkiye basınında bolca yer almıştı. Ankara hükümeti, PKK’ye karşı mücadelesinde İran’ı daha fazla yanına çekmek için muazzam bir gayret gösteriyor. Hatta Ankara, bir ara Tahran’a “PKK’ye karşı ortak askeri hareket” önerisiyle gitmiş ama umduğu desteği bulamamış; İran hükümeti, PKK’nin İran kolu olan PJAK’a karşı kendi silahlı kuvvetleriyle mücadele etmekte kararlı olduğunu açıklamakla yetinmişti. Bu durum PKK'nin olası bir İran çemberini yarmasını ve o dönem rahat bir nefes almasını sağlamıştı.
“PKK sorunu”
Türkiye’nin “dönüştürücü dış siyaset”inin önündeki engellerden bir tanesi de hiç kuşkusuz Kürt sorunu ile bağlantılı olarak tarih sahnesine çıkmış olan PKK olgusudur. Bu yüzden AKP iktidarı bölgesel planlarını yaparken PKK’yi dikkate almak ve bu eksende bir strateji geliştirmek zorunda kalıyor. O, bir yandan PKK’yi tasfiye etmek için bazı liberal reformlar (“açılımlar”) yapmaya çalışsa da, PKK’ye karşı mücadele her defasında askeri seçeneğin daha güçlü bir biçimde kullanıldığı bir noktaya gelip dayanıyor. PKK ile devlet arasındaki son müzakere sürecinde de “benzer” bir durum yaşandı. 
PKK hareketi, Türkiye’nin iç siyasetinde ve bölge politikalarında hesaba katılması gereken bir unsur olmaya devam etmektedir. PKK gibi bir “iç sorunla” boğuşan Türkiye’nin, bölgesel güç olma stratejisini gerçekleştirebilmesi için, “örgütü silahsızlandırma” ya da “tasfiye” olarak tanımladığı sürece hız vermesi gerekiyor. Erdoğan hükümeti, bir önceki dönemde bu hedefine ulaşabilmek için daha çok PKK ile gizli müzakereler yapma yöntemini benimsemişken, görüşmelerin tıkandığının açık- lanmasından kısa bir süre sonra tekrardan askeri seçeneğe öncelik verdi. Lakin askeri seçeneğin PKK’yi tamamen ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini bilen Ankara hükümeti, kendi politikalarını daha rahat hayata geçirebilmek için, onu etkisizleştirme ve marjinal bir boyuta çekme gayreti içinde. Bu taktiğin mimarı kuşkusuz AKP iktidarı değil. Silahlı mücadele yoluyla hak elde etmeye çalışan bu tip örgütler, önce, tıpkı IRA ve ETA örneklerinde olduğu gibi, askeri açıdan “bitme noktasına” getirilmekte; sorun, liberal reformlar eşliğinde hareketin askeri kanadı tasfiye edilerek ve sivil-demokratik kanat muhatap alınarak burjuva düzen sınırları içinde çözülmektedir. AKP iktidarı da, aynı yolu izleyerek, Kürt siyasi hareketini sınırlarını kendisinin belirlediği bir “çözüm planına” çekmeye çalışmaktadır. 
Öte yandan, silahlı mücadelenin “tıkanmış” olduğunu, ulusal kurtuluşçu programı (bağımsız Kürt devleti kurma hedefini) uzunca bir süre önce terk etmiş olan ve sorunu Türkiye’nin ulusal sınırları içinde işleyecek bir “demokratik özerklik” projesi yoluyla çözmek istediğini ilan eden PKK hareketi de görmektedir. 
Kürt önderliği, gerilla mücadelesinin, bu genel reformist stratejisiye ters düştüğünün bilincindedir. AKP iktidarı da, PKK’nin içine düşmüş olduğu bu “tarihsel çelişkiyi” kendi lehine çevirmek istemekte, dağ kadrosunun Kürt siyaseti üzerindeki silahlı otoritesini kırmak ve zamanla legal alanda faaliyet sürdüren Kürt burjuva liberal, milliyetçi, İslamcı veya “sol” unsurların önünü açmak için kendince (“uzun vadeli”) hesaplar yapmaktadır. BDP-Kongre Partisi girişiminin (ve onun içinde yer alan reformist “sosyalist” unsurların) meclis içindeki siyasi varlığının şimdilik “hoş karşılanmasının” esas nedenlerinden biri de budur. 
Eğer Kürt önderliği, Kürt meselesine düzen içinde bir “çözüm” üretecekse, PKK’nin bir aşamadan sonra mutlaka silahları bırakması gerekecek; zira yasal Kürt siyaseti ancak o zaman çözümün sivil-demokratik ayağını AKP ve devletle birlikte örgütleyebilir. Öcalan, PKK ve BDP bu gerçeği kavradığı içindir ki, bütün askeri ve polisiye operasyonlara karşın sürekli olarak müzakere masasına dönülmesi çağrıları yapılıyor. 
Öte yandan, PKK’nin üst düzey yöneticisi Murat Karayılan saldırıların sürmesi durumunda Ankara’ya “ülkeden koparız” mesajları gönderirken, aynı zamanda örgütün kitle tabanını harekete geçirecek mekanizmaların sürekli operasyonlarla tahrip edildiğine işaret ederek, aslında bir “dar boğaza” girdiklerini ima ediyor. Sonuç olarak, askeri ve siyasi inisiyatifin büyük oranda Ankara’nın elinde olduğu, PKK’nin ise “daralan çemberden” çıkış yolu aradığı görülüyor. Hükümet, Kürt önderliğinin bu durumunun farkında olduğu için önce askeri ve siyasi operasyonlarla örgütü “hırpalayıp”, sonraki aşamada ise kendi belirlediği koşullar altında pazarlık masasına oturmak istiyor. 
Askeri ve siyasi operasyonların ağırlık kazandığı bu süreç, yeni bir müzakere zemininin alt yapısını oluşturmak için oluşturulmuş genel bir “düzen içi çözüm stratejisinin” parçası olarak yorumlanmalıdır. AKP hükümetinin PKK’ye ve onun çizgisinde faaliyet yürüten yasal Kürt örgütlerine ve politikacılarına yönelik baskıları (askeri operasyonlara eşlik eden kitlesel gözaltılar, tutuklamalar) arttırması, elbette onun eski “imha ve inkâr” politikasına döndüğü anlamına gelmiyor. Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale öncesinde “cephe gerisini” sağlama almasına da hizmet eden bu sistematik saldırılar, aynı zamanda, AKP iktidarının Ortadoğu stratejisinin bir parçasıdır.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay Kanal 7’ye verdiği demecinde söyle diyordu: “Tek yönlü uyguladığımız entegre bir stratejimiz var devlet olarak. Sınır ötesi operasyonlardan, KCK operasyonlarına hepsi koordinasyon içinde, tartışılmış, kararlaştırılmış, planlanmış ve yürütülmektedir.” [1] Atalay’ın bahsettiği bu “entegre devlet stratejisin” nihai amacı, devletin istediği koşulların oluşması halinde, PKK ile görüşmelere yeniden başlanmasıdır.
Özetle, Türkiye burjuvazisi ve siyasi iktidarı hem dünyada hem de bölgede daha etkin bir güç olmak için bazı “radikal” adımlar atmak zorunda. PKK’nin silahsızlandırılması ve çeşitli liberal reformlar eliyle Kürt sorununun asgari düzeyde burjuva “çözüme” kavuşturulması devletin ana gündem maddesi olmaya devam ediyor. Zira PKK sorunu ile boğuşan bir Türkiye, ne kendi burjuvazisine ne de kendi bölgesindeki diğer güçlere söz geçirebilir. Onun, bölgesel etkisini arttırabilmesi için ilk önce kendi evinin içini “temizlemesi”, yıllardır çözümsüz bıraktığı pek çok sorunu “reformcu” bir perspektifle yeniden ele alması gerekiyor. 
Küresel sermayenin yerel taşeronu konumundaki Türkiye burjuvazisinin ve devletinin önünde Kürt sorunuyla bağlantılı olarak ortaya çıkan “PKK problematiği”ni aşmaktan başka bir seçenek yok. Bu hedefe ulaşılamaması halinde, ABD ve AB gibi Batılı emperyalist merkezler ne kadar desteklerse desteklesin, Türkiye burjuvazisi için “bölgesel güç olma stratejisinin” en önemli ayağı her zaman risk altında olacak. Zira sorun sadece PKK sorunu da değildir; dört büyük devlete dağılmış olan milyonlarca yoksul Kürt ve onların karmaşık ulusal-demokratik özlemleri, TC Devleti’nin Ortadoğu ve Kürdistan’da istediği gibi at koşturması önündeki en temel engellerden biri olmaya devam etmektedir. 
Ekonomik riskler 
AKP iktidarı eliyle uygulamaya konan “bölgesel güç olma stratejisi”, Türk burjuvazisini ve hükümetini hızla yeni gerilimlerin içine çekmektedir. Zira Erdoğan hükümetinin, Batılı emperyalist merkezlerin ve küresel sermayenin de desteğini arkasına alarak uyguladığı ve özellikle Suriye ile İran’ı hedefleyen “dönüştürücü dış siyaset”i bölgesel tansiyonun artmasına ve olası bir savaş seçeneğinin giderek daha fazla gündeme gelmesine neden olmaktadır. 
Bu politikanın “doğal sınırı”, hiç kuşkusuz bölgesel temelde patlak verecek askeri bir kapışmadan başka bir şey olmayacak. Bu çatışmanın tarafları şimdiden bellidir: bir tarafında ABD ve -kısmen- AB destekli Türkiye, diğer tarafında ise kendi otoriter rejimlerini sonuna kadar savunmaya kararlı İran ve Suriye devletleri (ile onların Rusya ve Çin gibi küresel müttefikleri). Türkiye’nin izlediği “yayılmacı” siyaset, onu her geçen gün daha fazla Suriye ve İran’la çatışma noktasına sürüklüyor; fakat devlet bu çizgisinin risklerini bile bile, Suriye ve İran’la olan gerilimi arttırmaktan çekinmiyor. Peki neden? 
Türkiye’nin İran ve Suriye’ye dönük emperyalizm destekli “çıkışlarının” önemli nedenlerden biri, ülke ekonomisinin içine düşmüş olduğu dar boğaz ve emperyalist merkezlerden gelecek olan sermayeye aşırı bağlılığıdır. 
AKP’nin, basınının büyük kısmı üzerinde hükümdarlık kurduğu bir ortamda, haber ajansları ne hikmetse sürekli olarak “ekonomik büyüme” haberleri yapmakta. Bu haberlerin veriliş biçimi, AKP’nin, kamuoyunu manipüle etme ve kriz nedeniyle iş çevrelerinde oluşan güvensizliği engelleme çabasından kaynaklanmaktadır. Oysa, dünya ekonomisinin küçülme (resesyon) sürecine girdiği bir konjonktürde, Türkiye ekonomisinin “büyümeye” devam ediyor olması, onun, dış kaynağa (finansmana) olan ihtiyacının her geçen gün kat ve kat artması demektir. Eğer Türkiye’ye dönük sermaye akışı durma noktasına gelirse, pek çok burjuva ve marksist ekonomistin de öngördüğü gibi, bu süreç 2012’in ortalarına doğru ülkenin derin bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmasıyla sonuçlanabilir. AKP iktidarı şimdi bütün hesaplarını buna göre yapmakta, “dönüştürücü dış siyaset” stratejisiyle, başta ABD ve AB olmak üzere diğer emperyalist merkezlerin de desteğini kazanarak kendisine dönük kredi musluklarını açmaya çalışmaktadır.
Erdoğan hükümetinin, Suriye konusundaki ani ağız değişikliği, hem Türkiye ekonomisinin yabancı sermayeye (uluslararası piyasalara) olan bağımlığından hem de Suriye’nin içine girdiği siyasi krizden kaynaklanıyor. Kendi iktidarını sarsacak bir toplumsal muhalefetin yokluğunun rahatlığını yaşayan AKP iktidarı, kriz sürecini kazanca dönüştürmek ve küresel sermaye merkezlerinden gelecek kaynakları çekebilmek için, emperyalist burjuvazinin İran ve Suriye programına harfiyen uymayı, kriz ortamında iktidarda kalmanın yegâne yolu olarak görebilir.  
Bununla birlikte AKP iktidarı, dünya ticaretinde daralmanın öngörüldüğü böylesi bir dönemde, bir yandan batının finansal ve siyasi desteği için Suriye’ye olası bir askeri operasyona hazırlık yaparken,  diğer yandan operasyon sonrasında kurulacak yeni rejimde, pazar payını genişletmeyi arzuluyor.  Batılı emperyalistlerin, AKP iktidarının desteğiyle, küresel krizin maliyetini, bölgedeki emekçilerden çıkarmak anlamına gelecek böylesi bir operasyona başvurması, içine İran’ı ve Irak’ı da alan geniş bir bölgede yıllarca sürecek kapsamlı savaşların önünü açabilir. 
İşçi sınıfının yeni bir önderliğe ihtiyacı var    
Kapitalizm, II. Dünya Savaşı sonrası döneme damgasını vuran “büyüme” ve “istikrar” özelliklerini uzun bir süre önce kaybetmiş ve yıkımlarla dolu sarsıcı bir döneme girmiş bulunuyor. Bu gidişata “dur!” diyebilecek yegâne toplumsal güç, Marksist bir önderlik altında birleşmiş olan dünya işçi sınıfıdır. Kapitalist güçlerin kışkırtmasıyla gerçekleşecek olan küresel ve bölgesel savaşlar [2] ancak bu evrensel sınıfın kızıl bayrağı altında toplanmış olan emekçi kitleler tarafından durdurulabilir ve proleter devrim amacına tabi kılınabilir. Bu zorlu süreçte Marksistlere düşen görev, işçi sınıfını savaş tehlikesine karşı bilinçlendirmek, anti-militarist devrimci eylemi ve sosyalist devrimin dünya partisinin inşasını, dünya proletaryasının saflarında ete kemiğe büründürmektir. 

Dipnotlar

[1]  Hükümetten itiraf: KCK operasyonunu biz planlıyoruz, Özgür Gündem, Aralık 2011
[2] Savaş, milyonlarca insanın acı çekmesine neden olacak olsa da, o vakte kadar üstü örtülmüş tüm burjuva yalanlar ve çelişkiler bu süreçte açığa çıkmaktan kurtulamaz. 1914-1918 savaşı, Lenin’in deyimiyle sosyalist devrimin “hızlandırıcısı” idi. Kapitalist cephede, kaçınılmaz hale gelmiş olan bir savaş, eğer proletarya örgütüyle birlikte hazırsa dünya kapitalizminin çöküşünün daha büyük bir “hızlandırıcısı” haline gelebilir. Troçki’nin de vurguladığı gibi “Sosyalist devrim yeni savaşlar olmaksızın gelişebilir. Oysa yeni savaşlar kaçınılmaz olarak sosyalist devrimlere yol açacaktır.” (Halil Çelik, Karanlık Çökerken - Bürokrasinin Yükselişi Bolşevizmin Yenilgisi, s.341, h2o Yayıncılık, Kasım 2011) Bununla birlikte, bizzat SSCB deneyiminin bize öğretmiş olduğu üzere, işçi sınıfının, bir savaşın yol açacağı maddi-manevi yıkımın ardından iktidarı alması mümkün olabileceği gibi, onun bu koşullarda sosyalizmi kurması, en azından başlıca ileri kapitalist ülkelerde savaş öncesinde iktidarı alarak savaşı önlemesinden ve sosyalizme doğru ilerlemesinden çok daha zor olacaktır.