Avrupa Birliği ve Borç Krizi

2011 yılı Avrupa için ekonomik ve siyasal alanda krizlerle dolu bir yıl olarak geçti. Ekonomistler, 2012 yılında da ortaya farklı bir tablo çıkmayacağı konusunda neredeyse görüş birliği içindeler. Avrupa Birliği (AB) şu anda tümüyle belli başlı ülkelerde (Yunanistan, Portekiz, İrlanda, İspanya, İtalya) patlak veren ekonomik krizleri genelleşmeden önleme çabası içinde. Bu amaçla birbiri ardına zirveler toplanıyor. Ancak bu zirvelerden çıkan sonuçlar ancak yaklaşan resesyonun kısa bir süreliğine ertelenmesini sağlayacak önlemleri ifade ederken; çoğu zaman da AB’nin siyasal/ekonomik birliğini sarsacak gelişmelere sahne oluyor.
2008’de ABD bankası Lehman Brothers’ın uluslararası mali sistemi çöküşün eşiğine getiren iflasının ardından, ABD ile AB üyesi pek çok devlet milyarlarca dolarlık kamu fonlarını bankaların kasalarına aktarmışlardı. Bankaları kurtarmak için aktarılan bu fonlar bugün ABD ve birçok gelişmiş AB üyesi ülkede devasa bütçe açıkları oluşturmuş durumda. Bu ülkelerdeki borç stoku çevrilemeyecek ve tüm dünya ekonomisini altüst edecek bir noktaya gelmiş durumda.
Verilere bakıldığında Avrupa’nın şimdiden durgunluğa girmiş olduğu açıkça görülüyor. Borç krizine karşı Avrupa ülkelerinde dayatılan kemer sıkma önlemleri ise var olan durgunluğu daha da derinleştiriyor. Diğer yandan, ABD ekonomisinin, küçük kıpırdamalar bir yana, ekonomik durgunluğu sürerken, dünya ekonomisinin “lokomotifi” konumundaki Çin ile Hindistan ve Brezilya gibi anahtar konumdaki “yükselen ekonomiler”deki büyüme de yavaşlıyor. 
Yeni yılın Avrupa için açıklanan ilk ekonomik istatistikleri, Avro bölgesi genelinde üretimin üst üste beşinci ay azaldığını gösteriyor. 17 üyeli Avro bölgesindeki ekonomik büyüme, geçtiğimiz yılın Temmuz ve Eylül ayları arasında sadece yüzde 0,2 oranında oldu. 27 ülkenin oluşturduğu tüm Avrupa Birliği ekonomilerinin performansı ise yüzde 0,3 ile bundan biraz daha yüksekti. Eylül ayından bu yana sergilenen genel eğilim ise aşağı doğru. Avrupa'nın en büyük ekonomisi olan Almanya, 2011 yılının ikinci yarısında önemli bir ekonomik büyüme kaydetmiş olsa da, İtalya ve İspanya gibi diğer büyük ekonomiler üretimde büyük düşüşler gösterdi. Fransız imalat sektöründe de taleplerde önemli düşüşler kaydedildi. Volkswagen’den sonra Avrupa'nın en büyük ikinci otomobil üreticisi olan PSA Peugeot Citroën, Aralık ayı satışlarında yüzde 29 düşüş kaydederken, bu oran ülkenin ikinci büyük otomobil üreticisi Renault’da yüzde 28 oldu. 
AB genelinde bir durgunluk eğilimi, İngiliz ekonomistler tarafından da genel kabul görüyor. BBC tarafından yılın sonunda yapılan bir ankette, 25 önde gelen ekonomist, 2012 yılında Avrupa için durgunluk tahmininde bulundu. Ankete katılanların sadece ikisi durgunluğa karşı çıktı. Ekonomistlerin büyük bir çoğunluğu, aynı zamanda, Avro bölgesinde bir parçalanmanın önemli bir olasılık olduğunu belirtiyor. Financial Times tarafından 83 ekonomist arasında yapılan benzer bir ankete göre de Avro bölgesi borç krizinin sonucu olarak Birleşik Krallık’taki üretim, 2012 yılında, 2009 yılının ekonomik zayıflığı ile boy ölçüşecek. 
Avrupa'da yoğunlaşan krizi yansıtan bir başka veri ise Avro’nun, 2011 yılında, başlıca para birimleri arasında en kötü performans gösteren para birimi olmasıydı. 2011 sonunda Avro, Yen karşısında son on yılın, ABD doları karşısında ise son bir yılın en düşük seviyesindeydi. 
2011: Yunanistan ve İtalya için kara bir yıl 
2011 yılında, AB üyesi ülkelerin borç krizi, Yunanistan’da başlayıp İtalya’da devam etti. AB içinde bir yandan borç krizinin bu ülkelerle sınırlı kalması için çaba sarf edilirken, diğer yandan sırada hangi ülkenin olacağı konusunda spekülasyonlar sürüyor. Şu anda ibreler, büyük ekonomiler içinde İspanya’yı ve Fransa’yı gösteriyor. 
Anımsanacağı üzere, AB içindeki borç krizinin kendini ilk hissettirdiği ülke Yunanistan olmuş; Papandreou liderliğindeki PASOK hükümeti borç krizini aşabilmek için öncelikle AB’nin kapısını çalmıştı. Ancak üye ülkeler arasında yaşanan ciddi tartışmalar sonrasında ve çok ağır şartlarla Yunanistan için kesenin ağzı açıldı.
AB, Yunanistan’a ayırdığı 110 milyar Avroluk “kurtarma” fonunun her dilimi için çeşitli “önlem” paketlerinin uygulanmasını şart koştu. Bu önlem paketleri kamu sektöründe istihdamın azaltılmasını, ücret kesintilerini, vergilerin arttırılmasını, özelleştirmeye hız verilmesini ve bütçede ciddi kesintiler yapılmasını (sağlık, eğitim, sosyal yardım vb. kamu hizmetlerinin büyük ölçüde tırpan- lanmasını) öngörüyordu. Ancak bu kurtarma fonları da yeterli olmadı ve Yunanistan ekonomisinin iflası, AB içinde yüksek sesle konuşulmaya başlandı. Bu arada, Ekim ayında Avro bölgesi ülkelerinin başbakanlarının yaptığı zirvede Yunanistan’ın iflası da dahil birçok seçenek değerlendirildi ve sonunda 100 milyar Avroluk kredi verilmesi ile Yunanistan’ın borçlarının yarısının silinmesi kararı alındı. 
Tüm bu ekonomik gelişmelerin sonucunda Yunanistan 2011 yılında ciddi siyasi krizlere de sahne oldu. Sokaklarda milyonlarca emekçi gösteriler ve grevler düzenlerken, PASOK hükümeti kemer sıkma paketlerini ancak birkaç oy farkla meclisten geçirebilmişti. Her oylama bir güvenoyuna dönüşüyor ve Papandreou’nun istifa edeceği söylentileri yayılıyordu. Tüm bu söylentiler içinde hiç beklenmedik gelişmeler de yaşandı. Örneğin, hükümet, Yunanistan ordusunun üst düzey komutanlarını aniden görevden aldı ve doğrudan başbakana bağlı bir Güvenlik Konseyi oluşturdu. Başbakan Papandreou’nun bu hamlesi, uluslararası basına bir askeri darbe tehdidini boşa çıkarma girişimi olarak yansıyacaktı.
Ülke içinde muhalefet artarken, Papandreou’nun kemer sıkma paketini referanduma götürme düşüncesini dile getirmesi, PASOK hükümeti üzerindeki dış baskıları artırdı. Her ne kadar Papandreou, 3 Kasım’da Fransa’nın Cannes kentinde düzenlenen G-20 liderler zirvesinde referandum konusunda geri adım atsa da PASOK hükümeti artan iç ve dış baskıları kaldıracak durumda değildi. Kemer sıkma programlarını harfiyen uygulamak için daha güçlü bir hükümete ihtiyaç vardı. Bu işi “en etkili” şekilde yapmak için de, 2002-2010 arasında Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı görevini sürdürmüş olan Lukas Papadimos liderliğinde bir “geçiş hükümeti” kuruldu.
Yunanistan’da yaşanan tüm bu siyasal gelişmeler bir ders niteliğindedir. Bu kriz sürecinde Yunanistan’da yaşananlar, ulusal düzeyde seçilen burjuva iktidarların, küresel sermayenin baskısı altında kendi seçmenlerini kolayca bir kenara bırakabildiklerini; onları, dünya ekonomisinin görece bağımsız ulusal kompartımanlardan oluştuğu eski dönemde olduğu kadar dikkate almadıklarını gözler önüne serdi.
Benzeri bir siyasi süreç, Yunanistan’dan sonra Avrupa’nın borç yükü en yüksek ikinci ülkesi olan İtalya’da yaşandı. Aynı zamanda Avro bölgesinin üçüncü büyük ekonomisi, dünyanın ise sekizinci büyük ekonomisi ve en büyük üçüncü tahvil pazarı olan; Yunanistan’ın aksine güçlü bir sanayiye sahip olan İtalya’nın iflası, kuşkusuz, Yunanistan gibi olmazdı. Böylesi bir iflas durumunda İtalyan ekonomisi, yanında yüzlerce şirketi ve onlarca bankayı götürür, bir bütün olarak Avrupa’yı iflasa sürükleyebilirdi. Sistem, Yunanistan gibi küçük bir ekonominin iflasını kaldırabilirdi ama İtalya’nın bütün bir sistemi çökertebilecek olan iflası kesinlikle engellenmeliydi. Bu yüzden İtalya’daki krize, Yunanistan’daki gibi kronik hale gelmeden müdahale edildi. İtalya, AB’nin istediği kemer sıkma programını meclisten geçirdi. Bu oylamanın ardından da, İtalya’nın borç yükünün ve zayıf ekonomik performansının artık sürdürülemez bir hal almasında başlıca rolü oynayan Berlusconi koltuğundan ayrıldı. Aynı Yunanistan’da olduğu gibi, İtalya’da da başbakanlık koltuğu “başarılı” bir ekonomist olarak tanınan Mario Monti’ye verildi. Böylece İtalya’da da bir teknokratlar hükümeti kurulmuş oldu. 
Yunanistan ve İtalya’da kurulan hükümetler, burjuvazinin, böylesi mali ekonomik kriz dönemlerinde ortaya çıkan yönetim krizini mevcut parlamenter sistem ile aşamayacağını bir kez daha göstermiş oldu. Burjuvazi hem kendi siyasal partilerinin ayakta kalabilmesi hem de sistemin “meşruluğunun” sürdürülebilmesi için, kemer sıkma politikalarının siyasiler yerine teknokratlar eliyle uygulanmasını tercih ediyor. Bununla birlikte, ekonomik krizin alacağı boyuta göre burjuvazinin parlamenter sistem dışında hangi rejimleri tercih edeceği sorusu önümüzde durmaya devam ediyor.
Ekonomik krizin gölgesinde AB’nin geleceği
AB’nin bugüne kadar sergilemiş olduğu ekonomik entegrasyon girişimleri, kuşkusuz kapitalizmin tarihinde (örneğin Sanayi Devrimi’nin ilk dönemleriyle kıyaslandığında) “büyük bir ilerlemeye” karşılık geliyordu. Ancak Yunanistan’ın borç krizi, AB’nin ve Avro bölgesinin geleceği konusunda tartışmaları da beraberinde getirdi. Avro bölgesi 1999’da işlem maliyetlerini azaltmak ve giderek bütünleşen Avrupa ekonomisinin bir ucundan diğerine sermaye hareketlerini hızlandırmak amacıyla tek bir para biriminin oluşturulması için başlıca AB üyesi ülkeler öncülüğünde kuruldu. 17 ülkenin üye olduğu Avro bölgesi, daha kuruluşunda, kapitalist ekonominin en temel çelişkilerinden birini; ekonomik faaliyetin bütünleşmiş özelliği ile rakip ulus devletlerin çatışan çıkarları arasındaki çelişkiyi cisimleştiriyordu. Bu nedenle bugün bu yapı AB’nin ve Avro bölgesinin dağılma veya küçülme olasılıklarını bağrında taşıyor. 
Yüksek sesle olmasa da bugün dillendirilen senaryolardan biri, geçmiş döneme damgasını vuran genişleme politikasının terk edilerek, merkezinde Almanya-Fransa-Hollanda gibi “güçlü ekonomilerin” yer aldığı, daha güvenilir ve istikrarlı bir “küçülme politikasına” geçiştir. Yunanistan gibi zayıf ekonomik yapıya sahip ülkeleri dışarıda bırakacak yeni bir Avro alanının Almanya, Fransa ve Benelux ülkeleri gibi daha yoğun ve daha fazla bütünleşmiş sermayelere sahip olan, “mali disiplini kuvvetli” ülkeler arasında kurulması mümkün. 
Bu ülkelerin üst düzey politikacılarının aralarındaki gizli görüşmelerde, bir ya da daha fazla AB ülkesinin Avro bölgesinden ayrılması; geride kalan çekirdek ülkelerin maliye ve vergi politikaları dahil olmak üzere, daha derin bir ekonomik entegrasyona gitmesi gerektiği tezi bir “AB’yi kurtarma projesi” olarak yedekte tutulmaya devam edecek gibi görünüyor. 
Bu ihtimaller bir yana, hâlihazırda izlenmekte olan politika, Yunanistan’ın AB’den ve Avro bölgesinden çıkmasını engellemek ve bundan 60 yıl önce başlayan kapitalist entegrasyon sürecinin; yani “ulusal sınırları ortadan kaldırarak ulus-ötesi bir siyasi birliğe dönüşme”(bir “Avrupa ulusu” yaratma) ülküsünün tamamen çökmesini engellemek. Fakat AB’nin ekonomik alt yapısını oluşturan uluslararası dinamikler, onun hala ulus devlet temelinde işlemeye devam eden siyasi üst yapısını, içinden çıkılması mümkün olmayan yeni krizlerle karşı karşıya bırakmaya devam ediyor.
Zira daha Yunanistan’ın Avro bölgesinden çıkarılması tartışmaları tükenmeden, Aralık ayında Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği zirvesi, Britanya’nın Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin kararların alınması sürecinden fiilen dışlanmasıyla sonuçlanacak önemli bir cepheleşmeye sahne oldu. Zirvede, 27 AB üyesi devletin 26’sı, Avrupa çapında yeni kemer sıkma önlemlerini ve bütçe hedeflerini uygulamak için Fransa ile Almanya tarafından önerilen planları sürdüreceklerini açıklarken, tek muhalif ses, İngiltere Başbakanı David Cameron’dan geldi oldu. Cameron, “Britanya’nın ulusal çıkarına olan şeyi son derece inatçı şekilde gözetmek zorundaydım” diyordu. 
Özellikle Fransa ve Almanya liderleri, bir yandan Avro bölgesine katılmayı reddederken, aynı zamanda Avro krizi ile ilgili görüşmelere koşullar dayatmaya kalkıştığı için, Cameron’u sert bir dille eleştirdiler. Brüksel zirvesindeki bu ayrışmanın özünde Britanya mali sermayesi ile Avrupalı banka konsorsiyumlarının farklılaşan çıkarlarının yattığı açıkça görülüyordu. Britanya’nın AB içindeki yeni yapılardan ve karar alma organlarından dışlanması, Avrupa Birliği’nin parçalanmasında bir düğüm noktasına işaret etmektedir. Özetle, Avrupa’nın kapitalist bütünleşmesi, krizin darbeleri altında hızlı bir çözülmeye, dağılmaya dönüşme dinamiklerini de içinde taşıyor.
Ulusal kapanma ve milliyetçilik 
Küresel ekonomik kriz, Merkel-Sarkozy ikilisinin bütün “kararlılık” gösterilerine karşın, AB içindeki kapitalist rekabetin keskinleşmesine yol açmakta; siyasal/ ekonomik çatışmalarının tekrar gün yüzüne çıkmasında katalizör işlevi görmektedir. Şimdi geçmişin hayaletleri yeniden ortaya çıkıyor. Avrupa’nın birliğine bağlılık adına edilen tüm sözlere karşın, her Avrupa hükümeti, krize kendi ekonomisini diğerlerinin aleyhine güçlendirmeye çalışarak karşılık veriyor. Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, “kendi” otomobil üreticilerine, Fransa’da üretim yapmayı ve Fransa’da üretilmiş parçalar kullanmayı taahhüt etmeleri koşuluyla, milyar-avroluk bir destek paketi sundu. Alman hükümeti, kendi payına, daha yoksul AB devletlerine herhangi bir yardım sağlamayı reddediyor ve krizi, Avrupa’daki egemenliğini güçlendirmek için kullanmayı umuyor.
Önümüzdeki süreçte, bugün “birlik ve beraberlik” içinde görülen AB üyesi tüm ülkelerde, milliyetçi/gerici bir dalganın yükselmesi hiç kimseyi şaşırtmamalı. Zira küresel sermayenin kendi önündeki ulusal engelleri aşmak ve uluslararası bir işçi sınıfı hareketini önlemek amacıyla bütün toplumlara enjekte ettiği milliyetçilik, kapitalistlerin bu krizden ekonominin küresel işleyişini (kendilerinden çok daha güçlü kapitalist grupları) sorumlu tutan güçsüz kesimlerinin ulusal korumacı ekonomiye dönüş özlemi için de önemli bir ideolojik kılıf oluşturmaktadır. (Buna, kriz nedeniyle eski konumunu yitiren ve çoğu proleterleşen kent ve kır küçük burjuvalarının sözde anti-emperyalist ulusalcı eğilimlerini de eklediğimizde, mülk sahibi sınıflar cephesine ilişkin tabloyu tamamlayabiliriz.)
Gerçekte AB, kıtanın en güçlü bankaları ve şirketleri için, emekçilerin daha yoğun sömürüsüne giden yolun önünde yer alan engelleri kaldırmaktan başka bir şey yapmamıştır. AB, sınırlarını göçmenlere karşı sımsıkı kapamaya devam ederken, düşük ücretli katmanlar ile yüksek ücret alanları, işsizler ile çalışanları, göçmenler ile yerleşik olanları vb. birbirlerine karşı kullanarak, işçi sınıfını bölmeye devam ediyor. Emperyalist ülkelerin kapitalistleri ve siyasi seçkinleri, Yunanistan krizinde yaşandığı üzere, kendi ülkelerindeki emekçilere, tüm suçlunun “çalışmayan”, “tembel” Yunan halkı olduğunu anlatarak, milliyetçiliği körüklüyorlar. Onlar, bu yolla, milyarlarca Avroluk “kurtarma paketlerinin” gerçekte Yunanistan halkına ya da hükümetine değil ama Alman, Fransız vb. bankalara verildiği gerçeğini gizlemenin; işçilerin tepkisini dışarıya yönlendirip, bu ülkelerde yükselebilecek olan sınıf mücadelesine karşı önlem almanın hesabı içindeler. Milliyetçi söylemin güçlenmesi, aynı zamanda, onların muhalefeti bastırmak ve işçi sınıfının elde etmiş olduğu bütün sosyal ve siyasi kazanımları ortadan kaldırmak için kuracakları otoriter rejimlerin ideolojik altyapısını oluşturmaktadır. 
AB burjuvazisinin çözümü
Egemenler, AB’nin içinde bulunduğu borç krizini aşmak için iki yolu birden izliyor. Bunlardan birincisi, mali sistemin işçi sınıfı aleyhine yeniden düzenlenmesidir. Bu politika sınıfsal çıkarlar eliyle harekete geçirilmiştir. Avrupa’da, aşırı zengin bir mali oligarşi, son on yıllar içinde, büyük bir servet biriktirmiştir. Ancak bu servetin kaynağı, asıl olarak, uluslararası borsa işlemleri ve özellikle Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi ülkelerdeki yatırımlardır. Bu sermayenin yeniden yatırıma dönüşmesi gerekiyor ama söz konusu ülkeler, düşük işgücü – yüksek artı-değer sömürüsü kaynağı olmak- la birlikte, Avrupalı kapitalistler için, kriz döneminde gereksinim duydukları “güvenli liman” de değiller. Onlar, bu emek ve mal piyasalarında yalnızca kendileri kadar güçlü rakiplerle boğuşmuyor; aynı zamanda, bizzat söz konusu ülke kapitalistlerinin giderek artan korumacı eğilimleriyle de karşı karşıya kalıyorlar. 
Bu yüzden, Avrupa mali sermayesi, Çin’de, Brezilya’da ya da başka yerlerde gerçekleştirdiği artı-değer sömürüsünü, “mutlak” egemenliği altındaki topraklarda elde etmenin hesabı içinde. AB’nin genişlemesinin de ardında yatan bu hesabın en önemli ayağı, Avrupa’da üretilen mal ve hizmetlerin maliyetini, Avrupalı kapitalistlerin uluslararası alanda rekabet edebileceği bir düzeye çekmektir. 
Bu, Avrupa işçi hareketinin II. Dünya Savaşı sonrasında elde etmiş olduğu bütün toplumsal kazanımların ortadan kaldırılması demektir. Çünkü Avrupa’da eğitime, sağlığa, emekliliğe, kamu hizmetlerine ve altyapıya yönelik kamu yatırımlarının yüksek maliyeti, kapitalistlerin önündeki kabul edilemez engellerdir. Bu nedenle kemer sıkma programları ile tüm bu alanlardaki kamu harcamaları kesintilere uğrarken; aynı zamanda, asıl olarak işçi sınıfının ödediği dolaylı vergiler artırılmakta, ücretler düşürülmekte, emeklilik yaşı yükseltilmektedir. Avrupalı işçilerin yaşam ve çalışma koşullarında yaşanan hızlı gerileme, AB’nin işçi sınıfı için “refah ve demokrasi” değil ama yoksulluk ve baskı anlamına geldiğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
“Mali disiplin” önlemleri
Merkel ve Sarkozy, Avrupa Birliği anlaşmalarında, bütün Avro bölgesi üyelerini köklü kemer sıkma önlemleri uygulamaya zorlayan bir değişiklik yapılmasını dayatıyor. Üye ülkeleri, hükümetlere sıkı bir borçlanma sınırı koyan Almanya modeline benzer bir denk bütçe düzenlemesini uygulamakla yükümlü kılacak olan bu öneriye göre, gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 3’ünü oluşturan bütçe açığı sınırını aşan ülkelere otomatik olarak yaptırım uygulanacak. Bu kurallara uyulmasını güvence altına alma görevi de Avrupa Adalet Divanı’na devredilecek. Egemenlerin borç krizine karşı ikinci önlemi ise tekellerin ve bankaların çıkarlarının AB şemsiyesi altında devlet koruması altına alınmasıdır. AB bünyesindeki Avrupa İstikrar Mekanizması’nın kaynaklarının büyük çapta arttırılması ve onun piyasaları fonlamasını sağlayacak bir yapıya dönüştürülmesi yönündeki tartışmalar sürüyor.
Yunanistan’da patlak veren ve birçok Avrupa ülkesinde ortaya çıkabilecek olan ekonomik ve siyasi kriz, geçtiğimiz Kasım ayı başında toplanan G-20 liderler zirvesinin de başlıca gündemini oluşturmuştu. Dünyanın en büyük 20 ekonomisine sahip ülkelerin ve AB’nin yöneticilerinin, bu zirvede, “ekonomik büyümeyi artırması ve küresel ekonomiyi dengelemesi” beklenen bir plan üzerinde anlaşmaya vardıkları açıklandı. IMF’nin kaynaklarının artırılmasını ve parasal işlemlerden vergi alınmasını da içeren bu planın ne ölçüde etkili olacağını, kuşkusuz, gelecek günler gösterecek. 
Ancak, Sarkozy ile Merkel’in 2012 yılında planı uygulamaya koyma niyetini açıklamasının hemen ardından, her iki ülkede de ciddi bir tartışma başladı. Mali işlemlere uygulanacak vergi üzerine tartışma, şu kaygı üzerine kuruluydu: Britanya’nın katılmaması durumunda, büyük bankalar ve sigorta şirketleri Londra’daki uluslararası finans merkezi City’ye taşınmaz mı? Örneğin, Frankfurt gibi önemli bir mali sermaye merkezinin boşalması duru- munda ne olacak? Sarkozy’nin görece rahat olduğu bu konuda, Merkel oldukça zor durumda. Zira Almanya’daki koalisyonun ortağı olan Liberaller, böyle bir uygulamanın hükümetin sonu olacağını söyleyerek, açıkça rest çekti.
AB işçi sınıfının yoksullaşması
Bankaları 2008 yılındaki mali çöküşten kurtarma operasyonlarının faturası işçi sınıfına kesilmiş; o yıldan itibaren uygulanan ekonomik programlar işçi sınıfının hızla yoksullaşması ve işsizliğin artmasıyla sonuçlanmıştı. Geçtiğimiz Aralık ayında Avrupa Komisyonu tarafından sunulan resmi bir rapora göre, AB’de 2010 yılında, hemen hemen her dört kişiden biri yoksulluk tehdidi altında. Rapora göre, 115 milyon kişi, yani AB nüfusunun yüzde 23'ü yoksul ya da sosyal haklardan mahrum durumda.
Yine aynı rapora göre, bu süreçten en çok göçmenler ve gençler etkileniyor. Gençler arasındaki işsizlik oranı yetişkinlerden iki kat daha fazla. 2011 Ekim ayında AB içinde tüm gençlerin yüzde 22’si işsizdi. İspanya, genç nüfus içindeki işsizlikte yüzde 48’lik oranla liderliği elinde tutuyor. Yunanistan, İtalya, İrlanda, Litvanya, Letonya ve Slovakya’daki gençler arasında ise işsizlik oranı yüzde 24-45 arasında değişmekte. Almanya, Hollanda ve Avusturya gibi ülkelerde gençler arasındaki işsizlik oranlarının görece daha düşük seviyede olmasının asıl nedeni ise uzun eğitim süresiyle açıklanıyor. Lakin bu ülkelerde bile sürekli ve iyi ücretli bir iş bulma şansı gittikçe azalıyor. AB'nin tüm yeni istihdam sözleşmelerinin yüzde 50’si geçici çalışmayı öngörüyor. Bu oran 20 ila 24 yaş arası çalışanlar için yüzde 60.
Yoksulluk ve sosyal haklardan mahrumiyetteki artış sadece ekonomik krizin bir sonucu değil; aynı zamanda AB’nin ve Avrupa hükümetlerinin bilinçli bir politikasıdır. Tüm bu endişe verici istatistiklere rağmen, hükümetler, sosyal harcamaları kısmayı, emeklilik yaşının artırılmasını, kamu sektöründeki işleri ortadan kaldırmayı ve ücretleri düşürmeyi başlıca ekonomik programları haline getirmiş durumda. İşçi sınıfı kemer sıkmaya zorlanırken, tekellerin ve finans sektörünün kârlarının garanti edilmeye devam edilmesi, söz konusu politikaların kimlere hizmet ettiği sorusunun da yanıtıdır.
İşçi sınıfının çözümü
Kapitalizmin 1930’lardaki krizinin bir benzeriyle, belki daha da derin bir krizle karşı karşıya olduğu, geçtiğimiz yıl içinde birçok ekonomist tarafından ifade edildi. Onların söylemedikleri şey, bu krizin üretici güçler ile mevcut üretim ilişkileri; üretimin küresel düzeyde toplumsallaşmış olması ile üretim araçlarının özel mülkiyeti (ve onun hukuksal ifadesi olan ulus devletlerin varlığı) arasındaki çelişkinin ürünü olduğuydu.
Üretici güçler, yarım yüzyılı aşkın süredir sergiledikleri devasa atılım sayesinde, mevcut ulus devletlere boyun eğdirdiler ve artı- değerin üretimi sürecine ulus-ötesi bir karakter kazandırdılar. Üretici güçlerin mevcut gelişmişlik düzeyi, özel mülkiyetin ve onun üstyapısal ifadesi olan ulus devletlerin kaldırılmasını; üretim araçlarının toplumsallaştırılarak, üretimin küresel ölçekte insanların gereksinimine göre planlanmasını gerektirmektedir (küresel şirketler, bu planlamayı, elbette kendi çıkarları doğrultusunda, yapıyorlar). 
Bunu gerçekleştirebilecek olan güç, uluslararası işçi sınıfından başkası değil. Çünkü sürekli toplumsal eşitsizlik ve sömürü üreten bu sistemin varlığını sürdürmesinden çıkarı olmayan tek sınıf hala işçi sınıfıdır. Krizin, milyonlarca insanı nasıl harekete geçirdiğini, geçtiğimiz yılın devasa kitle hareketlerinde gördük. Bu işçi-emekçi hareketlerinin başlıca eksikliği, bütün eşitsizliklerin kaynağı olan kapitalist üretim biçimini ortadan kaldırmayı hedeflemeyip onun ipliği pazara çıkmış olan görüntüleriyle (diktatörlerle ve hükümetlerle) uğraşmasıydı. Bu hareketler, kendi hedeflerine ulaştıklarında bile, asıl sorunlar (işsizlik, yoksulluk, gelir dağılımda adaletsizlik, sömürü, baskı vb.) yerinde durduğu sürece, gerçekte hiçbir şeyi değiştirmemiş oldukları gerçeğiyle karşı karşıya gelecekler. Zira onlar söz konusu toplumsal eşitsizliklere karşı yeniden harekete geçtikleri her durumda, bu eşitsizlikleri korumak için var olan devletin terörüyle karşılaşacaklar. 
Modern tarihten öğrendiklerimizden ve yaşanan krizin bilimsel çözümlemesinden hareketle yapılan bu tespitler, aynı zamanda, sosyalistlerin yaklaşan işçi sınıfı mücadelelerine hazırlanması gerektiğine işaret ediyor. Avrupa'da işçi sınıfının eski reformist örgütleri (sosyal demokratlar, eski Stalinist örgütler ve sendikalar) bütünüyle mali oligarşinin hizmetine girdiler ve onların kemer sıkma önlemlerini sadakatle destekliyorlar. 
Bugün karşı karşıya olduğumuz en acil görev, bütün ülkelerin işçilerinin “demokratik kitle hareketlerinin” bir parçası olarak değil ama bir sınıf olarak kitlelerin başında harekete geçmesini sağlamaktır. Bunun için, işçi sınıfı öncüsünü uluslararası devrimci bir program etrafında bir araya getiren sosyalist bir parti inşa etmek gerekiyor. İnsanlığın kapitalist krizler ve onlara eşlik eden yoksulluk, sefalet, devlet terörü ve savaşlar eliyle gerçek bir yıkıma uğramasını önlemenin biricik ve tek gerçekçi yolu, bu sisteme ve onun bütün hukuksal uzantılarına son vermektir.