Çıkarken

Merhaba,
Adet olduğu ve de olması gerektiği üzere, ilk sayımıza kendimize ilişkin bilgiler vererek başlıyoruz. Elinizdeki dergi, adı yeni olmakla birlikte, gerçekte pek de kısa sayılamayacak bir süredir işçi sınıfı ve gençlik içinde sosyalist bir perspektif geliştirmeye çalışan “Sınıfsız-Sınırsız-Sömürüsüz Sosyalizm” (kısaca, SOSYALİZM) çevresinin yayınıdır. SOSYALİZM, PGBS (Patronsuz-Generalsiz-Bürokratsız Sosyalizm) dergisinin yayın kurulundaki Pablocu ve Lambertçi eğilimlerin ayrılmasının ardından Kasım 2003’te yayımlanmaya başlanmıştı. Son sayısı Mart 2007’de yayımlanan SOSYALİZM, yayınını o tarihten bu yana internet üzerinden sürdürüyor.
SOSYALİZM dergisinin basımına son verip onu internet üzerinden yayımlamaya başlamamız, sınırlı gücümüzü çok daha verimli ve doğru yönde kullanma yönünde atılmış ve aynı zamanda yöntemsel bir değişime denk düşen bilinçli bir adımdı. Yoğun uluslararası ilişkiler ve tartışmalar içinde olduğumuz bir dönemde ardı ardına yaşadığımız iki ayrışmanın ardından, iki yoldan birini seçmek durumunda kalmıştık. Bunlardan birincisi, kendimizi hiç sorgulamadan ayrılanları “mahkûm” edip, -keskin sloganlar eşliğinde- ne kadar doğru ve haklı olduğumuzu vurgulamak ve hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam etmekti. Sol siyasi cenahta pek yadırganmayan, en kolay ve alışıldık yol, kuşkusuz buydu. Ama bu durumda, “siyaset yapmayı sürdürüyor” görünmekle birlikte, gerçekte, asıl sorunların üstünü örtmekten ve kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmamış olacaktık. (Sosyalist işçi hareketinin bütün sorunlarına üst yapısal açıklamalar getirmeyi sürdürecek; “solcu” sendikacıların ve ulusalcı küçük burjuva hareketlerin hareketçi “sosyalist” uzantılarından biri olacak; sosyalist hareket içinde -sanılanın aksine- oldukça güçlü olan önder kültünü yaşatacaktık.) Ancak bu kolay ve alışıldık yolu seçmek, ne genel olarak işçi hareketinin içinde bulunduğu duruma bilimsel bir açıklama getirebilir ne de yeni kuşak Marksistlerin eline olup bitenleri daha kolay anlamalarını ve süreçlere müdahale etmelerini sağlayacak donanımı verebilirdi. 
Önümüzde duran ikinci yol, işçi sınıfı eksenli ve enternasyonalist bir sosyalist perspektif geliştirebilmek için gerekli bilimsel yönteme sahip bir ekip oluşturmaktı. Yöntem, ekonomi ve tarih alanlarında kapsamlı bir çalışmayı gerektiren bu yol, bizim gibi asıl olarak gündelik siyaset içinde yoğrulmuş sosyalist işçilerden oluşan küçük bir çevre için, kuşkusuz, kolay olmayacaktı. Karşı karşıya olduğumuz başlıca zorluklardan biri, böylesi bir iş için gerekli donanıma (kuramsal birikim, yabancı dil bilgisi vb.) sahip yeterli sayıda insana sahip olmamamız; diğeri ise Pablocu-Lambertçi önderlikler altında edinmiş olduğumuz alışkanlıklardı. (Aydınların tekeline terk edilmiş olan kuramsal alana ve okuma-yazma faaliyetine yabancılık; teoriyi küçümseme, hareketçilik, “önder” konumdaki insanlar karşısında edilgenlik vb.)
Bütün bu dezavantajların, yalnızca, doğru olduğunu düşündüğümüz ikinci yolda ısrar ederek, zaman içinde giderilebileceğini düşündük. Öyle de oldu. Tarihsel maddeci diyalektik yöntem, ekonomi, uluslararası işçi hareketinin ve Marksist hareketin tarihi gibi temel konularda yoğun ve uzun bir araştırma ve tartışma sürecinin ardından, ortaya, sosyalist perspektiflerin geliştirilmesinde aktif şekilde yer alan, daha fazla okuyan-yazan ve en önemlisi, gelişmelere uluslararası ve tarihsel bir perspektifle yaklaşan işçilerden oluşan bir ekip çıktı. TOPLUMSAL EŞİTLİK’in yayın kurulu, işte bu sürecin ürünüdür. 
Bu süreçteki en önemli kazanımlarımızdan biri, kuşkusuz, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya özlemini yaşatan sosyalist öğrencilerin bu sürece dahil olmasıydı. Sosyalizm Gençliği, TOPLUMSAL EŞİTLİK’in sayfalarında yer alan perspektiflerin oluşturulmasına katkıda bulunmakla kalmamış; onun yayın kurulunda da yer almıştır. Bu genç yoldaşlar, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya düşüncesinin işçi sınıfı içinde kök salmasında son derece aktif bir rol oynayacaktır. 
Neden “Toplumsal Eşitlik”?
Bütün dillerde olduğu gibi, dilimizde de en güzel ve en anlamlı sözcüklerden biri olan “eşitlik”, hiç kuşkusuz, sınıf farklılıklarının ve ezme-ezilme ilişkilerinin ortaya çıktığı en eski çağlardan bu yana, insan soyunun çoğunluğunu oluşturan ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlananların ve ötekileştirilenlerin en derin özlemlerinden birini ifade etmektedir.
Eşitlik düşüncesinin ve özleminin, insan toplumlarında eşitsizliğin ortaya çıkmasının ürünü olduğunu; eşitsizliğin olmadığı yerde, eşitlik düşüncesinin ve özleminin doğamayacağını biliyoruz. Yaşamın bütün alanlarında eşitsizliklerin arttığı ve artık kabul edilemez sınırlara ulaştığı dönemler, aynı zamanda, insanlar arasında eşitlik özleminin ve bu uğurda mücadelenin yükseldiği ön-devrimci dönemlerdir. İnsanlık, yalnızca Türkiye’de değil ama bütün dünyada böyle bir dönemden geçiyor.
Kapitalist ekonominin tarihsel büyümelerinden birini sergilediği 1950’li, 1960’lı ve kısmen de 1970’li yıllarda, başta işçi sınıfı olmak üzere, toplumun ezilen ve sömürülen kesimleri büyüyen toplumsal servetten daha fazla pay almaya başlamıştı. Ulus devletin ve reformizmin damgasını vurduğu o yıllarda, yükselen bir sendikal harekete, başta kadınlar ve etnik azınlıklar olmak üzere çeşitli kesimlerin örgütlü mücadeleleri eşlik ediyor; gelir dağılımda ve etnik, dinsel, cinsel vb. gruplar arasındaki eşitsizlikler görece azalıyordu. 
Ama kapitalizmin kabaca II. Dünya Savaşı sonrası 30–40 yıla damgasını vuran bu parlak döneminin yerini, kabaca 1970’lerin ortalarından başlayan ve on milyonlarca insanın yaşamını alt üst eden bir kriz dönemi aldı. 
Milyonlarca emekçinin bir gün, hatta birkaç saat içinde işini, evini ve sınırlı maddi varlığını yitirdiği her krizde, kapitalistlerin ve onların emrinde çalışan yöneticilerin servetinin katlanarak arttığı bir dönemden geçiyoruz. İnsanlığın, emekçilerden oluşan ezici çoğunluğu hızla yoksullaşırken, onların ürettiği toplumsal servet giderek daha az sayıda insanın elinde toplanıyor; milyonlarca emekçi kentlerin varoşlarında sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilirken, mutlu bir azınlık lüks konutlarda, akıl almaz bir servet içinde yüzüyor. Bir zamanların ulusal kalkınmacı “sosyal refah devleti”, yerini, küresel ölçekte at koşturan sermayenin emrinde her zamankinden daha fazla oligarşik karakter kazanan çıplak bir baskı aygıtına bırakıyor.
Toplumsal servetin paylaşımında yaşanan bu kutuplaşmanın ve burjuva devletin giderek oligarşik ve baskıcı karakter kazanmasının altında, tanrısal bir yazgı ya da bir grup insanın “kötülüğü” değil, kapitalizmin içsel dinamikleri yatmaktadır. Bu dinamikler, burjuva hukuksal eşitliğin de temellerini oyuyor. 
Etnik, dinsel, cinsel vb. azınlıkların hukuksal, kültürel ve siyasi alanlarda edindiği burjuva eşitlik, bütün bu kesimler içinde ezici çoğunluğu oluşturan emekçilerin yükselen toplumsal adaletsizliğe olan öfkesini yatıştırmaya yetmiyor. Ekonomik eşitsizlik derinleştikçe, milyonların “toplumsal servetin paylaşımında eşitlik” talebi de giderek daha yüksek bir sesle dile getiriliyor.
Eşitlik, tarih boyunca bütün mağdurların özlemlerini ifade eden diğer iki sözcükle (“özgürlük” ve “kardeşlik”) birlikte, bütün halk ayaklanmalarının başlıca talebi olmuştur. Bu yüzden, onun, modern çağların ilk büyük devrimine önderlik eden Fransız burjuvazisinin ve onun izinde ilerleyen diğer ülkelerdeki kapitalistlerin elindeki en güçlü silah olması da bir rastlantı değildi. 
Burjuva “eşitlik” anlayışı, soylular tabakasının tanrısal ya da soya ilişkin dogmalarla kutsanmış mutlak eşitsizliğine karşı bireyin mutlak eşitliğini yüceltiyor; onu, yükselmekte olan ulus devletlerin temel unsuru olarak kutsuyor ve “bütün yurttaşları yasalar önünde eşit” kılıyordu. Bu, insanlığın feodal toplumun tanrısal ya da soya özgü kutsallıkla korunan, sorgulanamaz ve dokunulmaz eşitsizlikleri karşısında atmış olduğu son derece önemli bir adımdı (bununla birlikte, “bütün yurttaşların” yasalar önünde eşit hale gelmesi için de başını işçi sınıfının çektiği ve on yıllar sürecek zorlu bir mücadele gerekecekti). 
İnsanı içinde doğup biçimlendiği sınıflardan soyutlayarak mutlak bireye indirgeyen burjuva eşitlik anlayışı, gerçek yaşamda belirli bir sınıfın üyesi olan, belirli bir iş yapan ve ait olduğu toplumsal kesime karşı belirli sorumluluklara sahip olan somut insan ile birlikte, somut / gerçek eşitliği de ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden, mutlak (soyut) bireyin hukuksal eşitliğini esas alan burjuva eşitlik anlayışı, bilime ve gerçeklere aykırı bir dogmadır. 
Burjuva eşitliğinin -etnik ve dinsel azınlıklara yönelik kimi önemli ayrımcılıklar hariç- egemen olduğunu söyleyebileceğimiz Türkiye’yi ele alalım. Bu ülkede, uzun çalışma saatleri karşılığında aldığı ücretle ailesini zar-zor geçindirmeye çalışan bir işçi ya da bu olanağa bile sahip olamayan bir işsiz ile aylık geliri milyonlarla ölçülen bir kapitalist, bir burjuva ya da onların emrinde çalışan bir yönetici yasalar önünde eşittir. Bu anlayışa göre, doğduğu günden başlayarak yaşamı boyunca hiçbir sıkıntı yaşamamış ve iyi bir eğitim almış olan burjuva ailesinden bir çocuk ile yoksulluk içinde, çoğu durumda çalışan ve devlet okullarında kötü bir zorunlu eğitimden geçen bir işçi çocuğu da eşittir. Cumhuriyet tarihi boyunca varlığı bile reddedilmiş ve katliamlara, sürgünlere maruz kalmış bir halkın üyesi olarak, dar aile-akraba çevresi dışındaki bütün toplumsal ilişkilerini ana dilinin dışındaki bir dilde kurmak zorunda olan Kürt ile toplumsal varlığını kendisi olarak özgürce yaşayıp geliştiren Türk eşittir. Eğitimden çalışma yaşamına ve siyasi yaşama kadar toplumsal varlığının her alanında ikinci sınıf insan muamelesi gören, “anne” olarak kutsanırken aynı zamanda piyasa ekonomisinin cinsel metası haline getirilen, aynı işlerde erkeklerden daha düşük ücretlerle çalıştırılan kadın ile egemen erkek eşittir… Bu listeyi, sayfalar tutacak şekilde uzatmak mümkün.
Herkesin kolayca görebileceği gibi, bireylerin yasalar önünde eşitliği efsanesi, gerçekte, ulusal sınırlarla bölünmüş bütün toplumlar arasında ve bu toplumlar içerisinde var olan somut eşitsizlikleri gizlemenin bir aracıdır. Dahası, bu burjuva eşitlik efsanesi, söz konusu somut eşitsizlik derinleştiği ve ondan yararlananların (kapitalistler, burjuvalar ve yönetici seçkinler) sayısı giderek azaldığı oranda kabalaşan ikiyüzlü bir yalana dönüşmektedir. 
Peki, nasıl oluyor da insan soyunun yüzde 10’unu - 15’ini geçmeyen ayrıcalıklı bir kesimi, geri kalan ezici çoğunluk üzerinde egemenlik kurabiliyor? Bunun yanıtı, kapitalistlerin ve çıkarları onlarla bütünleşmiş olan yönetici seçkinlerin, insanların yaşaması için gerekli mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan her şeyin sahibi olmasında (üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet); toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler tarafından üretilen servetin nasıl paylaşılacağını ve insanların nasıl yaşaması gerektiğini belirleyen bütün karar mekanizmalarına (devlete) hâkim olması gerçeğinde yatıyor. Kapitalistler, sahip oldukları bu güç sayesinde, bizleri, hayatımızın her anında yaşadığımız somut eşitsizlikleri yok sayan bu hukuksal eşitlik dogmasına inandırmak için ellerinden geleni yapıyor; inanmayanları ise devlet gücüne başvurarak “yola getirmeye” çalışıyorlar. 
İnsanların düşüncelerini biçimlendiren yazılı ve görsel medyaya, eğlence sektörüne, sinemaya ve kültüre yapılan sermaye yatırımlarındaki artış ile sosyal hizmet alanından çekilen burjuva devletin neredeyse bütünüyle bir polis ve ordu gücüne dönüşüyor olması, gerçekte, kapitalistlerin, hızla artan toplumsal eşitsizliğe yönelik kitlesel öfkeyi denetleme çabasının ifadesidir. 
Kapitalistlerin kendi düzenleri için asıl tehlikeyi oluşturan işçi sınıfının önünü kesmek için kullandığı en etkili araçlardan biri de, bütün toplumlarda var olan ve bütün sınıf ve tabakaları kesen eşitsizliklere karşı burjuva “kimlik” politikalarının önünü açmaktır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde II. Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen cinsel, etnik, dinsel vb. kimlik politikaları, kadınlar ile erkekler, etnik- dinsel- kültürel azınlıklar ile egemen çoğunluklar ve eşcinsel azınlık ile heteroseksüel çoğunluk arasında var olan hukuksal eşitsizliklerin kısmen ortadan kaldırılmasını sağlamış; en azından, bu kesimlerin yasalar önünde dışlanmasını sınırlamıştı. Bir başına bunda, kuşkusuz, kötü bir yan yoktu.
Sorun, etnik, kültürel, dinsel, cinsel vb. kimlikler ekseninde geliştirilen bütün bu politikaların, toplumdaki temel eşitsizliğin (toplumsal servetin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklanan eşitsiz paylaşımı) ortadan kaldırılmasına yönelik bir işçi sınıfı politikasının yerine geçirilerek ve onun pahasına geliştirilmiş olmasıydı. 
Kapitalizmin krizi patladığında ve kapitalistler işçi sınıfına karşı topyekûn saldırıya geçtiğinde, hukuk önünde eşitlenmiş ve etnik, dinsel, kültürel, cinsel vb. kimlik talepleri tatmin edilmiş olan “azınlıkların” ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler, “kendi” burjuvalarıyla aralarında var olan uçurumu fark ettiler. İşçilerin kapitalist sınıfın saldırısına bir sınıf olarak karşı koyması gerekiyordu ama ortada, “sınıfa karşı sınıf” politikası geliştirecek bir perspektif yoktu. Bunun başlıca sorumlusu, kuşkusuz, sınıf ve sınıf mücadelesi düşüncesinden uzun süre önce vazgeçerek burjuva  kimlik politikaları peşinde koşan “solcu” sendikal ve siyasi önderliklerdi. 
İleri kapitalist ülkelerin işçi sınıflarının kapitalist saldırılar karşısında direnememesinde önemli pay sahibi olan bu politikalar, bir süredir Türkiye’nin de gündeminde. AKP iktidarının “açılım” politikasının içerideki ayağının bütünüyle etnik, dinsel ve kültürel kimlikler üzerine kurulu olmasının altında, işçi sınıfının bir sınıf olarak davranmasını engelleme planı yatmaktadır. 
Türkiye’deki on işçiden en az altısının kendisini dinsel, etnik ya da bölgesel bir kimlikle tanımlaması, TC sınırları içindeki ezi- len en geniş etnik ve dinsel kimlikler olan Kürtlüğün ve Aleviliğin, Türk ve Sünni seçkinlerin elindeki devlet katında hukuksal olarak kabul görmemesiyle açıklanabilir. Ama bu, işin bir boyutudur. Bu tabloya, işçi sınıfını dinsel ve etnik temelde bölen kimlik politikalarını geliştiren ve uygulayan sendikal ve siyasi önderlikleri de eklemek gerek. Biz, toplumsal eşitsizliklere karşı mücadelenin, burjuva ve küçük burjuva kimlik politikalarına yedeklenmekten değil; ezilen bütün etnik, dinsel vb. kesimlerin ezici çoğunluğunu oluşturan işçilere hitap eden bir sınıf politikasından geçtiğini düşünüyoruz.
Ekonomik-toplumsal konular üzerine kafa yoran her emekçi, yaşadığı sorunların altında yatan şeyin kapitalizm olduğunu hiç bilmese de, lafı hiç gevelemeden, son derece somut, pratik öneriler geliştirebilir. İşsizlik mi var? “İşten çıkartmalar yasaklansın. Toplam çalışma saatlerini toplam çalışabilir nüfusa bölelim, herkes, kişi başına kaç saat düşüyorsa o kadar çalışsın!” Yoksulluk mu var? “İstisnasız herkese insanca yaşayabileceği bir gelir sağlansın.Ücretler, ne ürettiğine bakılmaksızın her işçinin bakmak durumunda olduğu insanlarla birlikte sağlıklı bir yaşam sürmesi için gerekli harcamalarına bakarak hesaplansın. Ardından, buna, refah payını eklensin!” Konut sorunu mu var? “Bir sürü ev neden boş duruyor? Kiraların piyasa kurallarına göre belirlenmesine son verelim; önce var olan konutları paylaşalım, ardından sağlıksız olanları yıkıp yenilerini yapalım!” Gelir dağılımı mı bozuk? Sosyal harcamalar için para mı yok? “Emekçiler için ek bir soygun mekanizması olan dolaylı vergileri kaldıralım; gelir vergisini çalışanlardan değil arttırılmış oranda ve yalnızca kapitalistlerden, burjuvalardan alalım!” Kriz mi var? “Sorumlusu olmadığımız bir şeyin bedelini neden biz ödeyelim!”
Ortalama bir işçinin ifade edebileceği bu çözümler, özünde toplumsal eşitliğe giden yolu da göstermektedir. Bizim ona ekleyebileceğimiz tek şey, somut eşitsizliklerin üzerini örten mevcut burjuva eşitliğinin kapitalist üretim sisteminin üzerinde yükseldiğini; bütün eşitsizliklerin kaynağı olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülmesi gereğidir. Toplumsal eşitlik, yalnızca bu yolla ve işçi sınıfı önderliğinde elde edilebilir. Çünkü insanların yaşaması için gerekli olan her şeyi işçiler üretmekte ama onların ürettikleri servete kapitalistler el koymakta ve ona yalnızca ertesi gün çalışmayı sürdürebileceği kadar küçük bir kırıntı bırakmaktadır.
Biz, toplumsal eşitlik özleminin gerçekleşmesi için, işçi sınıfının uluslararası düzeyde koordine edilmiş eyleminin gerektiğini; bu yönde bir atılımın uzun süre ulusal sınırlar içine hapsedilmesi durumunda yenilgiye uğrayacağını düşünüyoruz. Bu, tarihteki ilk ve tek işçi devleti olan Sovyetler Birliği deneyiminden edinilmiş başlıca derstir. Aynı zamanda bu, dünya çapında egemen ve örgütlü olan kapitalizme karşı, işçi sınıfının da yine dünya çapında tek bir partide (Enternasyonal’de) örgütlenmek zorunda olduğunu göstermektedir.
TOPLUMSAL EŞİTLİK, kapitalizmin insan soyunu içine sürüklediği kapsamlı toplumsal çöküşe karşı işçi sınıfının sosyalist alternatifini geliştirmek ve işçi sınıfının öncüsüne Marksist bir perspektif kazandırmak amacıyla yayımlanıyor. 
TOPLUMSAL EŞİTLİK, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyanın umut olmaktan çıkıp insan soyunun önündeki tek gerçekçi seçenek haline geldiği günümüzde, dünya devrimi ve sosyalizm perspektifine sahip Marksist bir işçi sınıfı partisinin varlığının yaşamsal öneme sahip olduğunu savunuyor; sosyalist işçileri ve gençliği bu partinin inşasına katılmaya çağırıyor.
TOPLUMSAL EŞİTLİK’in sayfaları, işçi sınıfı içinde enternasyonalist devrimci bir sınıf perspektifi geliştirme kaygısı taşıyan herkese açıktır. Marksist düşüncenin yalnızca samimi tartışmalar içinde gelişebileceğini düşündüğümüz için, dergimizde, farklı düşünceleri ifade eden yazıların yer alacağı bir bölümü açmayı hedefliyoruz. 
Son olarak, TOPLUMSAL EŞİTLİK’te yer alan ve yayın kurulu imzası taşıyan yazıların ortak düşüncemizi ifade ettiğini; bunlar dışındaki yazıların ise farklı düşünceleri içerebileceğini anımsatmak istiyoruz.