Maya Takvimi, Durban İklim Zirvesi ve Küresel Isınma

Geçtiğimiz Aralık ayında Güney Afrika’nın başkenti Durban, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 17. Taraflar Toplantısı’na (COP 17) ev sahipliği yaptı. Maya takvimine dayandırılan dünyanın yok oluşuna ilişkin kehanetlerin gölgesinde düzenlenen zirvenin ana gündemi, 2011 yılının sonu itibariyle ömrü dolacak olan Kyoto Protokolü'ydü. İki hafta süren zirve, zaman zaman kopma noktasına gelse de Kyoto Protokolü'nün devamı yönündeki karar revize edildi. Bu noktada, protokolün uzatılma kararına gösterilen ilginin, Maya kehanetleri üzerine çekilen “2012” adlı filme gösterilen ilginin gerisinde kaldığını söylemek gerekiyor. 2008-2012 yılları arasında karbon salınımlarının 1990’lara oranla % 5,2 azaltılmasını öngören Kyoto protokolü, bugün bu oranın 1/3’üne ancak ulaşabildi. [1] Bu ve benzeri zirvelerde alın(may)an kararların ve yaptırımların, doğaya biçilen yıkımı engellemediği, aksine derinleştirdiği herkes tarafından bir kez daha görüldü.
Zirveye ilişkin basına yansıyan birkaç olumlu değerlendirmeye rağmen, önceki zirvelerden farklı olmamakla birlikte burjuva hükümetleri bir kez daha küresel ısınma sorunu karşısına, -doğaları gereği-  kapitalistlerin kâr-zarar, maliyet ve rekabet gibi kavramlarını koymaya devam ettiler. Zirvede ortaya çıkan gerilim, şaşırtmamak pahasına, ABD, Kanada, Japonya, Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeleri, yeni süreçte yer almamaya ve herhangi bir bağlayıcı yükümlülük altına girmemeye götürdü.
Zirvede, ekonomik ve siyasi birlik konusunda oldukça zor günler geçiren AB’nin, 2018’e kadar bir yol haritası konusunda zirveyi ikna etme çabaları kendisini gösterdi. Fakat başta Çin olmak üzere, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin temsilcileri bu yol haritasına karşı çıktılar. “Yükselen” ekonomilere sahip bu ülkeler, zirvede alınacak hukuki, ekonomik yaptırımları, ülke ekonomilerine getireceği ek maliyetler nedeniyle kabul etmediler. Bu gelişmelere, aynı karşı duruşla ABD, Kanada, Japonya ve Rusya’nın dahil olması, zirveyi fiyaskoyla sonuçlanmaya zorlarken, iklim değişikliğinin etkilerini çoktan yaşamaya başlamış olan küçük ada devletleri ve yoksul ülkeler -AB’nin desteğiyle-, 2015'e dek sera etkisine yol açan gaz salınımlarını azaltmaya yönelik yeni bir anlaşma konusunda zirveyi ikna etti. [2]
Yukarıda bahsi geçen ülkelerin herhangi bir uluslararası bağlayıcı taahhüt altına girmeyi kabul etmediği zirve sonunda, gaz emisyonlarının azaltılması konusunda bağlayıcı antlaşmanın 2015 yılına kadar müzakere edilip sonuçlandırılması planlanıyor. 2015 yılında herhangi bir karara varılabilirse, salınımlarının azaltılması yönündeki somut uygulama ancak 2020’de yürürlüğe girecek. Ötelenmiş bu kararlar dizisinde, önceki zirvelerde de kabul gören küresel ısınmanın 2 santigrat dereceyle sınırlı tutulması hedefi ise bir kez daha yinelendi. Bununla birlikte, zirvede gündeme gelen karbon emisyonlarının alınıp satılmasını sağlayacak yeni bir iklim fonunun oluşturulması talebi,  patronlar için yeni bir pazar haline gelen karbon piyasalarının genişletilmesine hizmet etmeyi sürdürüyor.
Önceki zirvelerden farksız olan bu ”yeni” kararlar, somut adımları 2020'ye ertelemiştir. Bu ertelemenin ardından Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) tarafından yayınlanan bir raporda, 2017'ye kadar acil önlemler alınmadığı takdirde sera gazı salınımı nedeniyle dünyada ortalama sıcaklık değerinde 2 derecelik artışın kaçınılmazlığı vurgulandı. [3] Bilim insanları tarafından yapılan değerlendirmelerde 2 derecelik sıcaklık artışındaki stabilizasyonun dahi küresel iklim değişikliğinde "geri dönülemez nokta" olarak kabul edildiğini ekleyelim. Böylesi bir artış, binlerce canlı türünün yok olmasına yol açarken insanlığı da kapsamlı yıkımların eşiğine götürecek. [4]
Kapitalizmin krizi ve zirvenin okunmayan sonuçları
Hükümetlerin üzerinde anlaştıkları bu kararların (kararsızlığın), kapitalizmin, kontrolsüz biçimde kritik viraja doğru sürüklediği doğayı “kurtaracak” adımların çok uzağında olduğu açıkça görülmüştür. 2008 Bali, 2009 Kopenhag, 2010 Meksika iklim zirvelerinden sonuç alınamamış olması üzerine toplanan bu zirve, doğanın içinde bulunduğu krize karşı üretilen burjuva çözümleri dahi ötelemekten kurtulamamıştır. Çok açıktır ki, aynı hükümetlerin krizle birlikte batmakla karşı karşıya kalan bankalara karşı gösterdikleri ilgi ve yatırımlar, doğaya ve çevreye gösterdiklerinden oldukça fazla.
Hükümetlerin bankalara olan ilgisinin ve Durban zirvesine damgasını vuran krizin nedenini biliyoruz. Özellikle Avrupa’da bütün önleme çabalarına rağmen küresel krizin yaygınlaşarak sürdüğü, Mısır ve Suriye’deki siyasi gerilimin Ortadoğu ve Afrika’da yeni altüst oluşların habercisi olduğu şu günlerde, küresel ısınma sorunu burjuva hükümetlerin üzerinde duracağı bir konu olmaktan uzak. Üzerinde durulması gerektiğini düşünenler ise küresel ısınma sorununun burjuvaziye getirdiği ek yaptırımlar ve maliyetler üzerinden tepkilerini gündeme taşımaya devam ediyorlar.
Enerji kaynaklarının arzını sağlayan Ortadoğu, Afrika ve Kafkaslarda yaşanan siyasi gerilimler, enerji talebinde yaşanan artış, enerji maliyetlerini arttırmıştır. Bu maliyet artışı, hükümetleri kolay ulaşabilecek fosil yakıtlarda ısrara götürüyor; özellikle kömürü hızla tarihin karanlık dehlizlerinden çıkarıp karşımıza getirmeye devam ediyorlar. Kriz ve durgunluk ile kapitalistlerin artan rekabeti ortamında,  üretimin ve karbon salınımının azaltılması taleplerine itibar etmeyen şirketlere, kendi burjuva hükümetleri tarafından yaptırım yerine vergi muafiyeti getirildiğini biliyoruz.
Kanada ile Fransa’nın müdahalesi
Küresel kriz, enerji maliyetlerinde yaşanan artış ve kapitalist rekabet, yok oluşla karşı karşıya olan doğa karşısında, hükümetlerin kararlarını belirliyor. Kanada hükümeti, Durban zirvesinin sürdüğü günlerde Kyoto’dan ve protokolün getirdiği ek yaptırımlardan maliyetler nedeniyle çıktığını açıkladı. Yanlış anlaşılmasın, Kyoto Protokolü'nün küresel ısınma sorununu ortadan kaldıracağı tarzında bir yanılsamaya elbette yol açmayacağım. Dünya ekonomisinin iki önemli gücü ABD ve Çin tarafından imzalanmayan bu protokol, kapitalizmin dünyaya giydirdiği küresel ısınma deli gömleğinden bizleri asla kurtarmayacaktır. Dahası aynı protokol, “yeşil kapitalizm” talepleriyle kriz içerisindeki patronlara yeni bir pazar yaratmıştır: karbon piyasası. Kirletme hakkının satılabilir bir meta haline getirilmesi, bu zirvelerin ve Kyoto’nun asli görevi olmayı sürdürüyor.
Kanada’nın aldığı karardan devam edelim. Kanada hükümeti temsilcileri, Kyoto ve yaptırımların ülkeye maliyetinin 13 milyar doların üzerinde olacağını belirttiler. Açıklamaları daha da ileri götürerek, bu yaptırımların her bir Kanadalı aileye maliyetinin 1,600 dolara karşılık geldiği tespiti basında kendisine geniş yer buldu. Kanada hükümeti, bu maliyetler üzerine yaptığı değerlendirmelerde, protokolü imzalamayan ABD, Çin ve Hindistan’a gönderme yaparken, ülkeler arasındaki  “haksız” rekabete vurgu yapmayı sürdürdü. [5] Kömür üretiminde ve tüketiminde hatırı sayılır rakamlara sahip olan Kanada’nın kapitalist maliyet analizleri hiç de şaşırtıcı değildir.
Bu gelişmelerin öncesinde Fransız hükümeti de tıpkı Kanada’nın yaptığı gibi kendi ülkesinde faaliyet yürüten şirketlerin karbon salınımından kaynaklanan maliyetlerini kaldırmak ve bu şirketlerin özellikle AB’de ve dünyanın geri kalan kısmında rekabet edebilmesi için vergi muafiyetini gündeme getirdi. Kendi burjuvazisinin ulus-ötesi rekabetini korumak için vazgeçtiği bu vergileri Fransa’da yaşayan işçi ve emekçilerin sırtına yıkmaya çalışan uygulamalar, kitlesel eylemler eliyle engellendi. 2009 yılındaki 30 Euro'luk bu karbon vergisine karşı başlatılan gösteriler sonrasında uygulama, Anayasa Konseyi tarafından iptal edilmişti. Benzer bir talebin Alman Yeşiller Partisi tarafından da dile getirildiğini ekleyelim. Yeşiller'in, ekolojik vergilerin sosyal ödeneklerin azaltılmasıyla giderilmesi talebi, kapitalizmin yol açtığı çevresel krizin maliyetinin de çalışanlardan çıkarılmasından başka bir anlam ifade etmemektedir.
Durban zirvesinde, 2012 yılında tamamlanacak Kyoto’nun yerine konulacak bir dizi anlaşma üzerine tartışmaların sürdüğü sırada Kanada’nın bu açıklamayı yapması bizleri şaşırtmadı. Durban zirvesinde başta Hindistan ve Çin önerilen düzenlemelere karşı çıkışlarını, rekabet ve gelişmişlik düzeylerinin önüne geçilmesi olarak açıkladılar. Fransa’nın önceki dönem şirketlere getirdiği vergi muafiyeti bu kararın amacındaki ortaklığı ifade ediyor. Hükümetler dünyanın ve canlı yaşamının geleceği üzerine varılacak bir birliğin ötesinde kendi kapitalistlerinin dünya çapında yaygın rekabette daha az zarar almalarını sağlayacak planları hayata geçirmeye çalışıyorlar. Özellikle böylesi kriz dönemlerinde patronlar dünyanın yok oluşu dahi olsa ek maliyetler istemiyorlar.
Bu gelişme de gösteriyor ki, AB’de çözümü konusunda anlaşılmaya çalışılan ekonomik kriz, kapitalist rekabet ve burjuva ulusal hükümetler eliyle hayata geçirilmeye çalışılan adımlarla derinleşerek büyüyor. Küresel ısınma ile küresel kriz arasındaki bu ilişki çoğu kişinin görmezden geldiği kapitalizmin rekabetinde cisimleşmeye devam ediyor.
Kapitalizmin krizi ve burjuva birliklerinin iflası
Avrupa’da siyasi krizlere, hükümet değişikliklerine yol açan küresel kriz, kapitalizmin ulus devletlerde cisimleşen rekabetini farklı konu başlıklarıyla karşımıza çıkarmaya devam ediyor. Aylardır Fransa ve Almanya’nın başını çektiği Euro’yu kurtarma planları, son zirveden iyimser bir tablo çıksa da, her defasında ulus devlet sınırlarına çarpmaktan kendisini alamıyor. AB’de tek bir para politikası konusunda ısrar sürerken, her bir üye ülkenin farklı maliye politikaları, ulusal bütçeleri, küresel krizi ve rekabeti derinleştirmeye devam ediyor. Kapitalizmin artan krizi, “Arap Baharı”, dünya ticaretinde yaşanan daralma, rekabet ve üretim maliyetleri… Bütün bu kavramlar arka arkaya sıralandığında yeryüzü sıcaklığının birkaç derecelik artışı patronlar ve onların parlamentodaki temsilcileri için bir sorun teşkil etmiyor.
Krizin ve çelişkilerin artarak süreceği başta aklıselim burjuva iktisatçıları olmak üzere kimse için bir sır değil.  AB’de benzer çelişkilerin göçmen sorunlarında ve son olarak Libya'ya müdahalede kendisini birçok kez gösterdiğini ekleyelim. Avrupa, kapitalizmin ulusal sınırlarında cisimleşen rekabetine teslim olmuş durumda. Rekabet, “yeşil kapitalizm”in doğanın kurtuluşu için önerdiği çözüm araçlarında da sürmeye devam ediyor. İçinden geçtiğimiz şu günlerde AB için dağılmanın senaryo olmaktan çıkıp gerçekliğe dönüşmeye başladığını ifade edelim. AB’de, Fransa Areva’yı, Danimarka eşsiz rüzgar tribünlerinin başındaki Vestas’ı, ve Almanya ise liderlik için Fotovoltavik panellerini karşımıza çıkarmaya devam ediyor. [6]
Küresel ısınma meselesi
1957 yılında ilk defa gündeme gelen küresel ısınma meselesi, Birleşmiş Milletler’de (BM) görüşülebilmek için 1979 yılını bekledi. Hükümetler Arası iklim Zirvesi (İPPC) ise 30 yıl sonra 1987 yılında kuruldu. Bugüne dek onlarca zirveden geçip günümüze kadar gelen bu sorun, açıklanan son karbon rakamlarıyla artık bir otuz yıl daha stabil biçimde beklemeyecek. [7]
Durban’daki zirvenin sürdüğü günlerde BM'ye bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü, atmosfere salınan karbondioksit oranının daha hızlı artmaya başladığını duyurdu. Yine aynı örgüt, küresel ısınmanın başlıca sorumlusu olarak görülen karbondioksit gazının, sanayileşme öncesi döneme nazaran yüzde 39 arttığını bildirdi. Bugün atmosferdeki karbon emisyonunun 385 ppm’ye ulaştığı, sanayi devrimi öncesi bu oranın 286 ppm olduğu yapılan araştırmalardan elde edilen rakamlar. Her yıl karbon emisyonunda yaklaşık 2 ppm’lik artış sürüyor. 2010 yılında yaklaşık olarak 31 milyar ton olarak gerçekleşen dünya enerji kaynaklı karbondioksit gazı emisyonunun, 2030 yılında 43 milyar ton seviyelerine ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu artışla birlikte 1850’den beri 0,8 santigrat derece artığı kabul edilen yeryüzü ısısının, yüzyılın sonuna ulaşmadan iki santigrat dereceyi aşacağı kabul ediliyor. [8]
Karbon salınımının sanayi öncesi dönemin iki katına çıkması durumunda canlı yaşamının bütünüyle ortadan kalkacağı tespitleri yapılmaya devam ediyor. Bu tespite, karbondioksit gazının atmosferdeki ömrünün 150 yıl olduğu eklenirse, bu artışın hiç de uzak bir gelecekte olmadığı sonucuna ulaşılabilir.  Bugün nefes aldığımız atmosferde 1800’lerin sonunda üretilmiş karbon gazının varlığı, iklim bilimcileri “pozitif geri besleme” kavramına götürüyor. Bu kavram, karbon emisyondaki artışı, doğrusal bir artıştan çok, niteliksel sıçramalar şeklinde ifade etmek için kullanılıyor. Niteliksel bir dönüşümün, okyanus sıcaklıklarındaki değişikliğe bağlı olarak, okyanusun derinliklerinde saklı kalan karbondioksitin atmosfere ulaşması, eriyen buzullar arasında asırlardır saklı kalan karbonun açığa çıkmasının ardından hayata geçebileceği öngörülüyor. Bu sürece, bir de “çevreci” biyoyakıt üretimi ve tarım faaliyeti gerekçesiyle yok edilen ormanların katacağı ivme, bu yüzyılın sonuna ulaşmadan dünyanın kapsamlı bir yıkımla karşılaşmasını olası hale getirmekte.
Bu tespitlerin, bugün fazlasıyla yakıcı olan bölgesel savaşların ve nükleer silah kullanımının dışarıda tutulduğu koşullarda ulaşılan sonuçlar olduğunu hatırlatalım. Bu yazının konusu olmamak birlikte böylesi savaşlar ve bu savaşlarda nükleer silah kullanımı, dünyanın ve canlı yaşamının kapitalizm eliyle yok oluşunu kuşkusuz hızlandıracaktır.
Küresel ısınma ve burjuva manipülasyonu
Burjuvazinin emrinde çalışan bilimin ve onu finanse eden enerji tekelleri ile kapitalist lobilerin onca engelleme çabalarına rağmen, küresel ısınma sorunu bugün dünyanın en kabul edilir sorunu haline geldi. Öyle ki ABD Başkan adayı Al Gore dahi küresel ısınma konusundaki çalışmaları nedeniyle 2007’de Nobel ödülü aldı.  Artık hiç kimse, film yapım şirketleri dahil değişen iklim rejimlerini, “doğal”  felaketlerde yaşanan artışı, canlı türlerinde hissedilir orandaki azalmayı görmezden gelemiyor. Bugün bu sorunun, onun gerçek sorumlusu olan kapitalist üretim biçiminden bağımsız ele alınması, örneğin Al Gore’a ödül getirirken, patronları, yeşil pazarlara, yeşil teknolojiler sürmeye zorladı. Al Gore’un yaptığı çalışma patronlara doğanın önemini hatırlatmış olmalı ki doğaya “daha az zarar veren” teknolojileri üretmeye başladılar.
Küresel ısınma sorunu ve iklimsel kriz, burjuva hükümetlerin, karbon pazarlıklarına, maliyet ve zarar hesaplarına terk edilemeyecek bir sorun olarak karşımızdaki yerini korumaya devam ediyor. Onlar ekolojik vergiler, çevreye duyarlı termik santraller, çevreci kredi kartları, güney ülkelerinin kirletme haklarının satın alınması gibi konular üzerine iklim zirveleri yapmaya devam ediyorlar. Kapitalizmin değer ve birikim yasaları ile doğanın kurtuluşu arasındaki çelişki sürmeye devam ediyor.
Küresel ısınma meselesi konusunda müthiş bir aymazlıkla öne sürülen nükleer santral meselesine değinmeden, petrol devi Shell’in rüzgâr enerjisi üzerine yaptığı çalışmaların bu tespitler ışığında bizleri şaşırtmadığını belirtelim. Patronlar için petrol ve rüzgârın “kardeşliği” sürüyor. Sonra bırakın uzaklara gitmeyi Sabancı'ya bakalım. Birçok sektörden elini çekerek enerji sektörüne yaptığı yatırımlarla gündeme gelen şirket, bir yandan Adana’ya termik santral inşa ederken Çanakkale’ye yaptığı rüzgâr panelleriyle, kömür ve rüzgârın “kardeşliğini” başka türlü ifade ediyor. Kapitalistlerin çevreyle kurdukları ilişki bu iki örnekte (doğa ve canlı yaşamına zarar veren enerjilerle yenilenebilir enerjileri kâr uğruna “birleştirme” çabasında) olduğu gibi yeni pazar konseptinin ve kapitalist rekabetin kaçınılmaz ürünüdür. Son olarak Sinop Gerze’de, Anadolu Grubu’nun çevreyle “dost” termik santral kuracağını açıklaması, kömür ve “çevre dostu” gibi kavramların birlikte ele anılması, küresel ısınma meselesinin patronlar için ne ifade ettiğinin göstergesidir.
Bu örnekler, enerji talebinde yaşanan artışa rağmen, enerji -özellikle petrol ve doğalgaz- arzında yaşanan krizin ve rekabetin ifadesi diyebiliriz. Enerji arzından yaşanan kriz, bir yandan kömür gibi doğaya muazzam zarar veren bir kaynağı özellikle elektrik üretiminde liderliğe taşırken, rüzgâr ve alternatif kaynaklar ulus-ötesi şirketlerin gündeminde bulunuyor. Shell’in rüzgâr projesi, Avrupa’da Areva, Vestas vb. bu şirketlerin çevreci kavrayışının değil kapitalizmin rekabetinin güdülediği enerji arzı krizini çözme iradesidir. Patronların yeşil teknolojileri ve çevreci derneklere verdikleri maddi destekler bizlerin kapitalizm üzerindeki bilimsel tespitlerimizi değiştirmeyecektir.
Küresel ısınma meselesinde, toplumsal eşitsizlikler, sınıflar ve kapitalist üretim biçimi gibi kavramlar medyanın desteğiyle, yerini, insanların kişisel çabalarına bırakıyor. Kapitalizmi dışarıda tutmaya çalışan her türden analiz, karbon salınımında yaşanan artışın nedenini, ineklerden çıkan gazla açıklamaya çalışan tespitlere kadar gidebiliyor. Diğer yandan evde açık unutulan radyodan, televizyondan şikâyet eden “yeşil kapitalizm”in sözcüleri, tasarruf önlemlerini küresel ısınma sorununa çözüm olarak gündeme getiriyorlar. İnsanların enerjiyi verimli kullanması elbette önemliyken, bunun, sorunun asli sorumlusu olarak gösterilme çabası yalnızca hedef şaşırtma amacı taşıyor. Açıkçası kapitalistler bunu yaparken, kapitalizmin aşırı üretimine bağlı olarak enerji konusundaki açgözlülüğünün, ekolojik ve iklimsel krizin temel nedeni olarak ele alınmasını engellemeye çalışıyorlar.
Burjuva çözüm önerilerinin çaresizliği
Maya Takvimi'nin mistik göndermelerinin ve filmlerde karşımıza getirilen bilgisayar efektlerinin ötesinde kapitalizmin yol açtığı kapsamlı bir krizle karşı karşıyayız. Bu ekolojik ve iklimsel kriz, çok açık olarak sistemin enerji konusundaki açgözlülüğüyle birlikte kapitalizmin sınırsız birikim mantığından kaynaklanıyor. Emeğin ve doğanın acımasız sömürüsü, aşırı üretim ve aşırı kâr hırsı dünyayı yok oluşa sürüklemeye devam ediyor. Bunu önlemek için adım atmaya çalıştıklarını ifade eden burjuva hükümetleri, kendi ulusal çöplüklerinde bir yandan fosil yakıtlarda ısrarlarını sürdürürken, diğer yandan rekabetin, ulus-ötesi şirketlere getirdiği ek maliyetler ile vergileri, işçi ve emekçilere yıkmaya devam ediyorlar.
Çevre sorunu bugün, kapitalizmin insanlığın karşısına çıkardığı bütün sorunlarda olduğu gibi ulusal değil küresel bir sorundur. Çözümü de pek tabii küreseldir. Japonya’da Fukuşima nükleer santralinde yaşanan patlama, Yunanistan’da çıkan orman yangını, Macaristan’da Tuna’ya karışan siyanür, Meksika körfezinde BP’nin patlayan petrol hattı... Bunca felaket bahsi geçen ülkelerle sınırlı kalamayacak ölçüde küreseldir. BP’nin Meksika hükümetine ödeyeceği tazminat, doğanın acımasız yıkımını ortadan kaldırmayacağı gibi birçok yolla dünyadaki bütün canlı yaşamını tehlikeye atmıştır.
Kapitalizmin rekabeti, burjuvazinin herhangi bir sorun karşısında küresel çözüm üretmesinin önünde engel olmaya devam ediyor. Bu gerçeği görmeyen ve kapitalizmin temsili sözcülüğünü icra eden hükümetler, her iklim zirvesinde olduğu gibi bir kez daha Durban zirvesinde de kendi ulusal sınırlarında cisimleşmiş kapitalist rekabete teslim olmuşlardır.
Kapitalizm dışında bir çözüm mümkün
Bugün küresel ısınma sorununun çözümü, birilerinin iddia ettiği gibi sadece fosil yakıtlarının kullanımının azaltılmasıyla ortadan kalkacak bir sorun değil. Kapitalizmin aşırı kâr hırsından kurtulmamış yeşil teknoloji ve bilimsel çalışmalar da, patronların yeni pazar arzularını doyurmaktan öteye gitmiyor. Canlı yaşamının küresel ısınma sorunundan acilen kurtulması, üretim biçiminden, bölüşüme ve yaşam alışkanlıklarına, insanlığın kapsamlı değişimleri yaşama geçirmesiyle mümkün. Kapitalizmin dışında bir çözüm bütün yakıcılığıyla karşımızda duruyor.
En az beş milyar yıl ömrü olduğu kabul edilen güneş enerjisi asli enerji kayağı olarak önümüzde durmaktadır. Rüzgârı ya da diğer yenilenebilir enerji kaynaklarına değinmeden, güneş enerjisinde saklı kalan potansiyeli anlamak için şu örneği verelim: 2005’te dünyanın aldığı güneş akısı, dünya ekonomisinin o yıl kullandığı enerji arzının 6000 katından fazladır. [9] Bu rakam bile bugün ihtiyaç duyulan enerji miktarının binlerce kez üzerindedir. Bunun bütün insanlığa yeteceğini görmek zor değil. Güneşin depolanması yönündeki engellerin ve eleştirilerin yersiz olduğunu ekleyelim. Bu konuda onlarca gelişmeyi burada ifade etmeye gerek görmüyorum. Sorun, ifade edildiği gibi teknik değil, bütünüyle siyasi bir iradedir. Üretim anarşisinin ortadan kaldırılması, çalışma saatlerinin kısaltılması, insanlığın ihtiyacını duyduğu yaşamsal nesnelerin mütevazi ve planlı merkezi üretimi ve kontrolü kaçınılmaz olarak karşımızda duraktadır.
Rüzgâr, hidrojen, nükleer enerji, okyanus santralleri gibi hali hazırda üzerlerinde önemli çalışmaların varlığından haberdar olduğumuz bu kaynaklar, fosil yakıtların karşısında dizginlerinden boşalmak için kapitalizmin bilim üzerindeki manipülasyonun kalkmasını bekliyor.
Son olarak Durban zirvesinin sürdüğü günlerde Maya Uygarlığı, takvimleri ve kıyamet alametleriyle gündeme geldi. Bu alametler, 2012 yılına girerken milyonlarca kişinin izlediği filmlere konu oldu. Yıllarca İspanyolların sömürgesi olarak yok edilen bu uygarlık, bugün tarihin sonu anlamına gelen kıyamet alametleri ile yeniden anılıyor. Küresel ısınma meselesiyle ilişki kurulan Mayaların takviminde, İspanyol işgalinin başladığı günün altı çizilirse; o tarih gerçekten Mayalar için dünyanın sonuydu. Yani ifade edildiği gibi 21.12.2012 tarihi değil. Daha da önemlisi küresel ısınma ve dünyanın yok oluşuna ilişkin ipuçlarını Mayaların takviminde aramak yerine, o dönemin sömürgeci İspanyollarını harekete geçiren kar güdüsü üzerine kafa yormak, bugün karşı karşıya kaldığımız ve kapitalizmin önümüze yıktığı küresel ısınma sorununun gerçek nedenini görmemizi sağlayacaktır.

Dipnotlar

[1] Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Daniel Tanuro, Habitus Yayınları
[2] http://tr.euronews.net/2011/12/ 09/durbandaki-iklim-zirvesi-sona-erdi/
[3] http://www.ozgur-gundem.com
[4] Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Daniel Tanuro, Habitus Yayınları
[5] http://www.hurriyet.com.tr/planet/19479191.asp
[6] http://www.areva.com/ http://www.vestas.com/
[7] Dünyayı Nasıl Tükettik, Lester R. Brown, İş Bankası Yayınları
[8] Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Daniel Tanuro, Habitus Yayınları
[9] Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Daniel Tanuro, Habitus Yayınları