Pencere - Dünya ve Türkiye

Sonraki sayılarımızda bir önceki ayın başlıca gelişmelerini özetleyeceğimiz “sosyalizmin penceresinden dünya ve Türkiye” başlıklı bu bölümde, geçtiğimiz yılın önemli gelişmelerine kısaca değineceğiz. Bu yolla, 2012’de bizleri nelerin beklediği hakkında bir fikir sahibi olabileceğimizi umuyoruz. 
“Arap Baharı”
2011’de dünyada yaşanan olayların en dikkat çekici olanı, “Arap Baharı” diye ifade edilen kitlesel halk ayaklanmalarıydı. İşsizliğe, yoksulluğa ve siyasi baskılara karşı patlayan bu ayaklanmalar sonucunda Tunus, Mısır ve Libya’da eski otoriter rejimler yıkıldı ama söz konusu isyanların kaçınılmaz ürünü olan daha demokratik bir ortamı bir yana bırakırsak, kurulan “geçiş rejimleri”, bu ülke emekçilerinin ve gençliğinin temel taleplerinden hiç birini karşılayamadı. Kısa süre içinde, bu “geçiş” rejimlerinin esas işlevinin eski düzeni artık taşınamaz hale gelmiş olan ağırlıklarından kurtarmak ve kapitalist sömürünün “demokratik” bir ortamda devamını sağlamak olduğu anlaşıldı. Oysa otoriter rejimlere karşı ölümü hiçe sayarak ayaklanan emekçiler ve gençlik, daha fazla demokrasinin ve özgürlüğün yanı sıra, artık katlanılmaz hale gelmiş olan yaşam koşullarının iyileşmesini ve toplumsal servetin daha adil paylaşımını talep ediyordu. 
Değişimin önderliğinin Mısır’da olduğu gibi önceki düzenin de temel dayanağı olan ordunun ya da Tunus ve Libya’da gördüğümüz üzere yine uluslararası sermayenin doğrudan desteğine sahip “geçici” burjuva hükümetlerin eline geçtiği bu Arap ülkelerindeki rejim değişikliklerinin kaderi, büyük ölçüde bu yıl içinde belli olacak. Bu, özellikle, var olan diktatörlerin gerçek işçi-emekçi isyanları sonucunda devrildiği Tunus ve Mısır için geçerli. 
Şimdi, her iki ülkede de, işçi sınıfı ve gençlik, kitlesel seferberliğe son vermiş ve umudunu kurulacak olan burjuva parlamenter rejimlere bağlamış görünüyor. Bu, kuşkusuz, boşa çıkacak bir beklenti. Çünkü işsizliğin, yoksulluğun ve siyasi baskıların altında yatan maddi zemin; yani kapitalizm ortadan kaldırılmadığı sürece, milyonlarca emekçinin ve gencin yaşamının ayrılmaz parçası haline gelmiş olan bu felaketlerden kurtulmak mümkün değildir. 
2011 yılı, “Arap Baharı” olarak adlandırılan toplumsal hareketlerin öznesi olan işçilerin ve gençlerin elinde sorunların çözümüne yönelik bir planı olmadığını gösterdi. Onların işsizlik, yoksulluk ve devlet terörü gibi sonuçlarla uğraştığı bu bir yıl içinde, “doktor” olarak ortaya çıkan burjuva politikacıları ve generaller, emperyalist efendilerinin önerisiyle, “demokratik” ağrı kesicilere (uyuşturuculara) başvurdular. Şimdi bu ülkelerde, kapitalizm adlı virüsü yaşatmak amacıyla, onun kimi kaçınılmaz belirtilerini katlanılabilir düzeye çekmek için, küresel sermayenin bu “tedavi” yöntemi uygulanıyor. 
Ancak emekçiler arasında bir rahatlamaya yol açan “demokratik” ağrı kesicilerin etkisi kısa süre içinde ortadan kalkacak ve kitleler bir kez daha sokağa çıkacaklardır. Mevcut küresel krizi göz önünde bulundurarak, bunun hiç de uzun sürmeyeceğini söyleyebiliriz. Peki, o zaman ne olacak? Asıl yanıtlamamız gereken soru budur.
Kapitalizmin tarihi, bize, kendilerine yalın bir sosyalist perspektif sunacak devrimci önderliklerden yoksun olan emekçi kitlelerin, kendi deneyimlerinden öğrenmekten başka bir yolu olmadığını gösteriyor. Ama öğrenmenin bu yolu, aynı zamanda, önceki kuşakların yaşamış oldukları felaketleri, büyük kayıplar pahasına tekrar tekrar yaşamak anlamına geliyor. Bu, özellikle, içinden geçtiğimiz türdeki derin ekonomik-mali kriz dönemlerinde geçerlidir. Kapitalizmin tarihinde yaşanan bu tür krizlerin her birini, insanlık için milyonlarca cana ve o güne kadar birikmiş servetin akıl almaz ölçekte imhasına mal olan savaşların (iki dünya savaşı dahil) izlediğini unutmayalım. 
Özetle, “Arap Baharı”, Marksist önderlik sorununun çözülmesinin ne kadar acil bir gereksinim olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Devrimci bir partiye ve rehber bir ideolojiye sahip olmayan halk kitleleri, kahramanca mücadelelerine karşın, küresel sermaye ve onun yerel temsilcileri tarafından kapitalist sisteme yedeklenmekten kurtulamadılar. Bütün bu yaşananların ve yaşanacak olanların başlıca sorumlusu, kuşkusuz, “sosyalist”, “devrimci” hatta “Marksist” olduğunu iddia eden ama “Arap Baharı” boyunca işçileri ve gençleri kendilerini bekleyen tehlikeler konusunda uyarmak yerine, onları burjuva önderliklere yedekleyen ve yaşananları “toplumsal devrim” diye alkışlayanlardır. Bütün bu “solcular”, şimdi ellerini kafalarının arasına alıp, yaşanan sürecin bilimsel bir muhasebesini yapmakla yükümlüdür.
Wall Street eylemleri
ABD tarihinde, 1968’den sonra, ilk kez büyük kitle gösterileri, popüler ismiyle söylemek gerekirse “Wall Street’i İşgal Et!” eylemleri gerçekleşti. Amerikan rüyasını simgeleyen büyük finans merkezlerinin bulunduğu şehir ve caddelerde süren gösteriler, polisin bütün engellemelerine karşın aylarca devam etti. Bu militan ve meşru eylemler, ülkedeki toplumsal eşitsizliğin artmasına dönük yaygın tepkinin sonucu olarak doğdu ve gelişti. Fakat “Wall Street Eylemleri”, tıpkı “Arap Baharı”nda olduğu gibi, öndersizlik, programsızlık ve örgütsüzlük nedeniyle daha fazla büyüyemedi. 
Wall Street Eylemleri’nde yaşanan bir başka sorun da, bu sürece önderlik etme iddiasında olan kimi “sol” çevrelerin, esas olarak küçük burjuva bir siyasi perspektife sahip olmasıydı. Bu yüzden, Amerikan işçi sınıfının bu büyük toplumsal harekete katılımı yeterince sağlanamadı. Ülkenin her köşesinde büyük kitle gösterileri gerçekleşmiş olmasına karşın, ABD işçi sınıfı örgütlü olarak ortaya çıkmadı; örneğin, “genel grev” talebi bir kez dahi gündeme gelmedi.  Sonuç olarak, Wall Street Eylemleri bütün ilerici ve enternasyonalist özelliklerine rağmen, özünde küçük burjuvazinin yarı anarşizan radikalizminin ve sol liberal “sistem eleştiriciliğinin” dar ufkunu aşamadı.
İşin ilginç tarafı, ABD’de gerçekleşen eylemlerin bir benzerinin İstanbul’da örgütlenmeye çalışılmasıydı. Bu eylemi planlayanlar için nihai sonuç, gerçek bir düş kırıklığı oldu. “Orada oldu, neden bizde de olmasın” mantığından hareket eden bazı “solcular”, ABD ile Türkiye arasındaki siyasi, sosyolojik ve tarihsel farkı; en önemlisi de Türkiye ekonomisinin büyüyor olmasını unutmuş olacaklar ki, “Wall Street modelini” Türkiye’ye taşımak istediler ama amaçlarına ulaşamadılar. “Kopyala-yapıştır” biçiminde gerçekleştirilmek istenen bu eylem planının başarıya ulaşması zaten mümkün değildi. 
Japonya’da nükleer felaket
Japonya’da gerçekleşen deprem ve Tsunami sonucunda binlerce masum insan hayatını kaybetti, on binlerce insan da nükleer sızıntıdan etkilendi. Olaydan sonra, kamuoyundan gelen baskılara daha fazla dayanamayan Japon hükümeti, reaktörü kapattığını açıklamak zorunda kaldı (söz konusu reaktör zaten yeniden işletilecek durumda değildi).
Bu olay, hiç kuşkusuz, nükleer enerjinin kapitalizm koşullarında ne derece tehlikeli bir silaha dönüşebileceğini bir kez daha kanıtlamıştır. Zira İnsanlığın temel ihtiyaçlarını ve toplumsal özgürleşmeyi değil, kâr ve sermaye biriktirmeyi temel alan serbest piyasa ekonomisinde, küresel şirketlerin ve büyük finans kuruluşlarının çıkarlarına göre belirlenen nükleer enerji politikaları, her zaman insanlık için ölümcül riskler taşımaya devam edecektir. 
Bu muazzam enerji türü, ancak sosyalist bir dünyada tüm insanlığının gereksinimlerini karşılayabilecek bir tarzda kullanılmaya başlanabilir. Çünkü sorunun gerçek kaynağı, nükleer enerjinin kendisi değil, onun kapitalizm altındaki kar ve sermaye biriktirme odaklı kullanım şeklidir.
Filistin
Geçtiğimiz yıl içinde Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerden biri de, bölgenin “kadim sorunu” haline gelmiş olan Filistin’deki emperyalist-siyonist çözümsüzlük politikasının sürdürülmüş olma- sıydı. ABD Başkanı Obama’nın İsrail yönetimi ile Filistinlileri bir araya getirme ve sözde “barıştırma” çabaları başarısız olurken, 2011’in son günlerine doğru “bölünmüş Filistin’i yeniden birleştirme” iddiasıyla ortaya çıkan HAMAS ve El-Fetih, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) çatısı altında birleştiklerini açıkladılar.
HAMAS’ın ve El-Fetih’in, FKÖ çatısı altında birleştiklerini açıklaması, Filistinlilerin “bağımsız devlet” konusunda daha ısrarcı olacağının bir habercisi mi?  Görünen o ki, Filistinliler bu konudaki resmi girişimlerine hız vermiş durumda. Filistin yönetimi, Birleşmiş Milletler (BM) kanalıyla, ABD ve İsrail üzerindeki uluslararası baskıyı arttırmaya çalışıyor. Filistin yönetiminin bu konuda bugüne kadar ne derece başarılı olduğu bir yana, Ortadoğu’daki taşların yerlerinden oynadığı bu sürecin, Filistin burjuvazisine ve müflis FKÖ yöneticilerine daha rahat hareket etme fırsatı sunduğu ortada. 
Bölgede belirleyici bir siyasi güç olmaya çalışan Türkiye ise, Filistinli liderlere aktif destek vermeye devam ediyor. HAMAS liderlerinin Türkiye’ye yaptığı en son ziyaret, hatırlayacaksınız, AKP hükümetinin Filistin yönetimine koşulsuz destek gösterisine dönüşmüştü. Tabii ki Ankara, bu siyaseti mümkün olduğu kadar ABD ve AB gibi emperyalist merkezlerle çatışmaya girmeden yürütme gayreti içinde. Zira T.C. devletinin bölgedeki gücü, asıl olarak emperyalist merkezlere hem ekonomik hem de siyasi bağımlılık üzerine kurulu. 
Öte yandan İsrail, Türkiye’nin Filistin meselesi üzerinden bölgede etkin olmaya çalışmasını, kendi “ulusal güvenlik stratejisine” yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır. Filistinliler, bağımsız devlet yönünde adımlar attıkça ve BM gibi uluslararası kuruluşlar vasıtasıyla dünya kamuoyunu yanlarına çekmeyi başardıkça, İsrail Devleti Filistin konusundaki çizgisini değiştirmek zorunda kalabilir. 
Türkiye gibi önemli bir müttefiki ile ilişkileri bozulmuş ve Mısır’daki Mübarek rejiminin yıkılmasının ardından bölgedeki başlıca desteğinden mahrum kalmış olan İsrail yönetiminin Filistin sorununda nasıl bir çizgi izleyeceği, Suriye’deki halk hareketinin sonuçlarına ve Irak ile İran’daki gelişmelere bağlı olacak.
İran-Irak-Suriye fayı
2011 yılında, İran’daki dinci diktatörlük, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, nükleer silah üretimine yöneldiği iddiasıyla başlattığı yaptırımlarına karşı direnişini sürdürdü. Uygulanan ekonomik ve mali ambargoya ABD’nin saldırı tehditlerinin eşlik ettiği 2011 yılında sıkça konuşulan senaryolardan biri, İsrail’in İran’a saldırma hazırlıklarıydı. Bu “senaryo”nun gerçekleşmesi durumunda bütün bir bölgenin “ateş çemberine” dönüşeceğini söylemek hiç de abartılı olmayacaktır.
İran ile başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalist koalisyon arasında yaşanan, bir yandan ABD-İsrail eksenli saldırı tehditleriyle, öte yandan İran’ın Hürmüz Boğazı’nı gerektiğinde petrol tankerlerinin geçişine kapatabileceği yollu son açıklamalarıyla iyice artan gerginliğin nerede duracağı bilinmiyor. Bilinen şu ki, şimdilik İran topraklarının dışında (örneğin Irak’ta) “küçük çatışmalarla” süren bu gerilim bir şekilde patlayacak. 
Bu durumda, ABD merkezli Batılı emperyalistlerin son 25 yıl boyunca gerçekleştirdiği askeri müdahalelere bir şekilde sessiz kalmış olan Rusya ile Çin’in zorunluluktan kaynaklanan o sessizliklerini koruyacağının hiçbir garantisi bulunmuyor. Aynı belirsizlik, küresel kriz ortamında mecburen ABD ile ortak davranan Avrupalı emperyalistler için de geçerli. Zira küresel krizden çıkış, yalnızca kapitalizm gemisini kurtarmak için kader birliği yapmayı değil; aynı zamanda, herkesin diğeri pahasına kendi başının çaresine bakmasını da içeriyor. 
Tarih, bize, bu geminin (dünya kapitalizmi) gerçek bir tehdit (sosyalist devrimler) altında olmadığı koşullarda, krizden çıkışta her zaman ikinci dinamiğin belirleyici olduğunu gösteriyor. Özetle, emperyalist devletlerin İran’ı küresel sermayenin sınırsız sömürü alanı haline getirme planlarının ne ölçüde ve nasıl gerçekleştirileceği sorusunun yanıtını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, oldukça sancılı olan bu sürecin, savaşı bir tehdit malzemesi olmaktan çıkartıp yıkıcı bir gerçek haline getirme dinamiklerine sahip olduğu.
ABD ordusunun Irak’tan “çekilme işlemlerini” hızlandırması, burjuva siyasetçileri ve medyası tarafından, bölgede yeni bir dönenim başlangıcı olarak sunuluyor. Ama bunun, Obama yönetiminin ve uluslararası burjuva basının iddia ettiğinin tersine, hiç de “güzel günlerin” başlangıcı olmadığı (bölgede böyle bir dönem hiç yaşanmadı) şimdiden görünüyor. ABD’nin Irak’ta yaratmaya çalıştığı işbirlikçi siyasi model tamamen iflas etmiş durumda. Irak’ta bomba seslerinin duyulmadığı neredeyse tek bir gün yok! Resmi ABD ordusunun, yerini büyük ölçüde yine ABD kökenli özel ordulara bıraktığı Irak, hızla kapsamlı bir etnik ve mezhepsel iç savaşa sürükleniyor.
Şii ve Sünni Arap önderlikler arasında, gerçekte uzunca süredir “düşük yoğunlukta” süren bu çatışma, büyük ölçüde, bir yanında İran’ın, diğer tarafta ise Suudi Arabistan önderliğindeki Arap yarımadası ülkeleri ile Türkiye’nin (arkalarındaki emperyalist güçlerle birlikte) yer aldığı bölgesel mücadelenin bir parçası olarak değerlendirilmeli. 
Türkiye’nin bu mücadeledeki asıl rolü ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) ile olan sıkı ekonomik ve siyasi ilişkileriyle biçimlenmekte ve ifadesini burada bulmaktadır. KBY’nin TC Devleti için önemi, kuşkusuz, yalnızca ekonomik ilişkilerden kaynaklanmıyor. KBY’nin varlığı ve geleceği, toprakları içinde Kürt halkının en büyük kesimini barındıran TC devleti için aynı zamanda bir “iç sorun” olarak algılanmaktadır. Bunun altında, her iki taraftan ilkel milliyetçilerin sandığının tersine, basit bir “Kürt düşmanlığı” ya da “ulusal güvenlik” kaygısı yatmıyor. 
Söz konusu olan, küresel sermayenin ve onun bölgesel taşeronluğuna soyunan Türkiyeli kapitalistlerin ekonomik ve siyasi çıkarlarıdır (Türk, Kürt, Arap vb. yerel kapita- listlerin güçsüz kesimlerinin, hızla yoksullaşan köylülerin ve işçilerin bu süreç karşısındaki tavrını belirleyen ana etmen de budur). Gerek AKP yönetiminin “Kürt açılımı” ve “PKK ile mücadele” adı altında izlediği politikalar, gerekse Türkiye’deki ve KBY’deki Kürt önderliklerinin tavırlarının bu çerçeve içinde değerlendirilmemesi, kaçınılmaz olarak, ciddi kafa karışıklıklarına yol açmaktadır. 
Bütün bu dinamikler göz önünde bulundurulduğunda, Irak’ta alttan alta sürmekte olan iktidar mücadelesinin gerçek bir iç savaşa dönüşmesi, başta İran ile Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin ve -Rusya ile Çin de dahil- emperyalist güçlerin de katılacağı kapsamlı bir savaş halini alabilir. 
Irak’ta olası bir iç savaşın en güçlü tarafı, yüzünü büyük ölçüde Tahran’a dönmüş olan Şiiler olduğu için, İran’ın çatışmanın dışında kalması mümkün olmayacaktır. İçeride ciddi ekonomik sorunlarla ve güçlü bir muhalefetle karşı karşıya olan İran devleti, bu güne kadar, Irak’taki dinci Şii önderlikleri hep ABD ve Batılı emperyalistler ile pazarlıklarda bir “koz” olarak kullandı. Ama açık bir iç savaş ve ABD ile Suudi Arabistan’ın Sünni önderlikler yararına girişeceği doğrudan bir müdahale, bu tavrın sürdürülmesini engelleyecektir. Yine, kapsamlı bir çatışma, Kürtler dolayımıyla Türkiye’yi de içine çekme dinamiğine sahiptir. Böyle bir durumda, İsrail’in sessizce dışta kalabileceğini düşünenlerin fena halde yanılacağı ise ortada. Nihayet, petrolün dünya pazar- larına akışını büyük ölçüde aksatacak olan böylesi bir çatışma, piyasalarda hiçbir devletin sessizce uzaktan izleyemeyeceği kapsamlı bir altüst oluşa yol açacaktır.
Tam bir “felaket senaryosu” değil mi? Evet, bütün bu söylenenler, gerçek bir felaketin habercisi ama hayal ürünü bir “senaryo” değil. Bütün bunları, dünya ekonomisinin içinde bulunduğu krizden, bütün devletlerin dişlerine kadar silahlanıyor olmasından ve tarihten öğrendiklerimizden hareketle söylüyoruz. 
Ortadoğu’daki fay hattının en aktif yerlerinden bir diğeri ise Suriye... Son BAAS diktatörlüğünün kararlı bir direniş sergilediği ve muhalefete karşı orduyu harekete geçirdiği bu ülkedeki halk hareketi devam ediyor. Suriye, Araplar karşısında köklü bir kibir ve aşağılama duygusuyla donanmış Türk milliyetçilerinin göstermeye çalıştığının tersine, sıradan bir ülke değildir. Ortadoğu’nun Akdeniz’e açılan kapısı olan Suriye, bölge petrollerinin doğrudan Avrupa piyasalarına akıtılmasını sağlayan teknolojilerin (boru hatları) geliştirilmesinin ve Ortadoğu’nun -eski ulusal korumacı devletlerin ortadan kaldırılmasıyla birlikte- tarihte hiç olmadığı kadar uluslararası sermayeye açılmasının ardından, son derece büyük bir önem kazanmıştır. Yine, Suriye, İsrail’in varlığı açısından yaşamsal öneme sahip bir ülkedir. 
Öte yandan hem Ortadoğu’daki taşeron rolünden dolayı hem de barındırdığı Kürtlerin konumu nedeniyle Suriye, Türkiye açısından da özel bir önem taşıyor. Türkiyeli kapitalistlerin, özellikle son on yıl içinde, Suriye pazarını büyük ölçüde işgal ettiğini ve bu ülkede, yalnızca tüketim mallarıyla sınırlı olmayan yatırımlara yöneldiğini biliyoruz. AKP hükümetleri döneminde hız kazanan bu “açılım” sürecinde, Suriye, aynı zamanda Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara açılacaktı. BAAS rejiminin, Beşar Esad yönetiminde, eski korumacı yasalarda değişikliğe yöneldiği son on yıl içinde, bu hedefe önemli ölçüde yaklaşıldığını söyleyebiliriz.
Ancak Suriye ekonomisinin, Türkiye’nin başrolü oynadığı bu süreçte uluslararası piyasalara açılması, bu ülkenin iç sınıfsal - toplumsal dengeleri üzerinde, bu süreci daha önce yaşamış olan ülkelerdekine benzer etkilerde bulundu. Gümrük vergilerinin indirilmesiyle birlikte ülkeye akan ucuz mallar (özellikle tüketim malları), onların üretimini yapan yerel kapitalistler üzerinde, bedelini işsizlik ve ağır çalışma koşulları biçiminde çalışanların ödediği ağır bir yük oluşturmaya başladı. Çok sayıda küçük üreticiyi iflasa sürükleyen benzeri bir durum tarımda da yaşandı. Bu durum, Suriye ekonomisi içinde belirleyici güce sahip olan kamu sektörünü elinde tutan BAAS bürokrasisinin ve onun işçi sınıfı içindeki memurlarının konumunu ister istemez sarstı. Zira Suriye burjuvazisinin bu liberalleşme sürecinde hızla palazlanan kesimi, edindiği serveti daha da arttırmak için siyasi iktidarı hedefliyor.
Suriye’de yaşanan kitle hareketleri, bu ülke burjuvazisinin uluslararası sermayeyle birlikte çalışan liberal kanadının siyasi iktidar mücadelesidir. BAAS bürokrasisinin toplumsal yaşam üzerindeki ekonomik-siyasi tekeline son vermek isteyen bu burjuvazi, başta Kürtler ve gençlik olmak üzere, on yıllardır ezilen kitleleri “özgürlük ve demokrasi” talebiyle kendisine yedekle- yerek harekete geçirmektedir. Bu mücadelenin ve BAAS bürokrasisinin sert direnişinin altında, ne burjuva muhaliflerin birden canlanmış olan “özgürlük ve demokrasi aşkı” ne de BAAS diktatörlüğünün dile getirdiği “uluslararası komplolar” yatmaktadır. Bütün bu gelişmeler, kapitalizmin küresel işleyişine özgü ekonomik dinamiklerin siyasi görünümleridir. 
AKP hükümeti, Suriye’nin küresel sermayenin sömürüsüne açılması sürecinde başrolü oynamaktadır. Suriye muhalefetine ev sahipliği yapan Türkiye burjuvazisi, kendisinin de palazlanacağını umduğu bu süreçte bir askeri müdahaleye bile hazırdır. Dahası, sınırlı da olsa silahlı mücadele yöntemlerine de başvurduğu görünen muhalefete ev sahipliği yapan AKP hükümetinin, ona bu alanda örtülü bir destek sunmadığına inanmak oldukça güç.
Sosyalistler, kapitalizmin küresel krizinin Ortadoğu halklarını hızla bir savaşa sürüklediğini görmeli ve bunu engellemek için ellerinden geleni yapmalılar. Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu bir “felaket senaryosu” değil. Böyle olduğunu düşünen sosyalistlere, üç kuşak önceki sosyalistlerin (II. Enternasyonal’in büyük işçi partilerinin önderliklerinin) I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Marksistlerin örgütlediği savaş karşıtı ajitasyona küçümsemeyle yaklaştıklarını anım- satalım. Bu küçümsemenin ve “büyük devletler basit çatışmaların büyük savaşlara dönüşmesine izin vermez” biçimindeki kör inancın nasıl bir felakete yol açtığını biliyoruz.
Bütün bu nedenlerden dolayı, Türkiyeli sosyalistlerin, AKP iktidarının uyguladığı politikaların ardında yatan maddi ekonomik temelleri açığa çıkarması ve bunlara karşı bir işçi sınıfı politikası geliştirmesi büyük önem taşı- maktadır. Enternasyonalist ve devrimci bir işçi sınıfı politikasının iki ana ayağı, toplumsal eşitlik ve savaş karşıtlığı üzerine inşa edilebilir. Türk, Kürt, Arap, Musevi, Fars bütün Ortadoğulu emekçilerin temel özlemlerini ifade eden bu iki talep, küresel sermayenin bölgesel taşeronlarının ve onlara karşı direnen gerici diktatörlüklerin gerçek yüzlerini açığa çıkarmamıza büyük katkı sağlayacak; küreselleşmeci ya da ulusal korumacı kapitalist egemenliğe karşı uluslararası sosyalist bir işçi sınıfı alternatifini geliştirmemizi kolaylaştıracaktır.
Fransa’ya karşı öfkenin nedeni
2011’in son günlerinde Fransa Ulusal Meclisi, Ermeni Soykırımı da dahil “soykırımı reddetmeyi” suç sayan bir yasayı kabul etti. Fransa’nın aldığı bu kararın, önümüzdeki yıllarda, Ermeni Soykırımı’nı neredeyse tamamı resmi olarak kabul etmiş olan AB üyesi ülkelerde temel kriter haline gelmesinden korkan AKP hükümeti, Fransa’ya karşı, Türk şovenizmiyle donanmış bir kampanya başlattı. Ancak bu kampanya, Paris büyükelçisini Ankara’ya çağırma şovunun, birkaç “sert” açıklamanın ve “ikna amacıyla” Paris’e delegeler göndermenin ardından hız kesti. Fransız meslektaşlarını “ikna” için Paris turuna çıkan kapitalistler ve siyasetçiler, böylesi bir gerilimden Fransa’nın değil, Türkiye ekonomisinin zarar göreceği konusunda ikna olarak dönmüştü. 
AKP hükümetinin frene basmasının nedeni, Fransız kökenli şirketlerin Türkiye’de gerçekleştirdiği yatırımlar, Suriye’ ye ilişkin ortak hesaplar ve meclisten geçen yasanın senatodan dönebileceği umuduydu. Sonuçta, bu beklenti gerçekleşmedi ve Fransız Senatosu, 23 Ocak günü Ermeni soykırımını inkârın cezalandırılmasını öngören yasa teklifini kabul etti. Şimdi ipler Sarkozy’nin elinde. 
Bu “gerilim” sürecinde, hem sol liberal yazarların hem de ulusalcı solun önemli kalemlerinin, Fransız Parlamentosu’ndan çıkan bu yasayı, Sarkozy’nin “Ermeni oylarını cebe indirme” arzusuyla bağlantılı olduğunu açıklama yarışına girdiğini gördük. Bu tespitlerde, kuşkusuz, bir doğruluk payı vardı ama bu yazarların hiçbiri, Paris-Ankara hattındaki gerginliğin asıl nedenini anlatmadı. Fransa ile Türkiye arasında son yıllarda yaşanan gerilimin ardında bu iki devletin stratejileri arasındaki farklılaşma yatmaktadır. 
Avro bölgesinde yaşanan borç krizinin her an çöküşe sürükleyebileceği Fransız ekonomisi durgunluk içinde ve Fransızlar hükümetin kemer sıkma politikalarından bunalmış durumda.  Avrupa’nın en alacaklı bankalarının Fransız bankaları olması, bu ülkenin mali durumunu daha da riskli hale getiriyor. Özetle, Sarkozy’nin de dediği gibi, “Fransa’nın geleceği tehlikede” (Yalnızca Fransa’nın mı? Sosyalist Parti’nin kamuoyu yoklamalarında sergilediği yükselme eğrisi, Sarkozy’nin siyasi geleceğinin de tehlikede olduğunu gösteriyor).
Öte yandan, emperyalist olarak tanımlanamayacak olsa da, hem dünya pazarlarında hem de kendi bölgesinde güçlenmekte olan bir Türkiye olgusu var. Türk basınına yeterince yansımasa da, Kuzey Afrika pazarının paylaşımı konusunda Türkiye ile Fransa arasında “tatlı bir rekabet” yaşanıyor. Türk yatırımcı- larının son yıllarda çeşitli Kuzey Afrika ülkelerinde gerçekleştirdiği yatırımlar, bu ülkelerin Ankara’ya olan desteğini arttırdı. Bu özgüvenle hareket eden Ahmet Davutoğlu, İstanbul’da geniş katılımlı bir konferans organize ederek, Afrika’dan gelen katılımcılara, “Türkiye ve Afrika arasındaki ekonomik işbirliğini arttıralım!” çağrısı yapmıştı.
Anımsanacaktır, Türkiye ile Fransa, son olarak Libya konusunda karşı karşıya gelmiş; Türkiye, Kaddafi yönetimine arka çıkarken, Fransa -Britanya ve İtalya ile birlikte- inisiyatif alıp askeri müdahaleyi başlatmıştı. Sonuçta, AKP hükümetinin geri adım attı ve emperyalist müdahaleye katkı amacıyla savaş gemilerini Libya’ya gönderdi. 
Türkiyeli kapitalistler, Kaddafi yönetiminin devrilmesinin ardından bütünüyle küresel sermayeye açılan Libya pazarından kuşkusuz bir pay alacak ama bu pay, ülkenin enerji kaynaklarının işletilmesinde ve Libya ordusunun yeniden silahlandırılmasında Fransız, Britanya ve İtalya gibi Avrupalı emperyalistlerin alacağı aslan payı ile karşılaştırılamayacak kadar küçük olacak. 
Ancak AKP iktidarının tam bir başarısızlık sergilediği Libya örneğinden yola çıkarak kesin bir karara varmak yanıltıcı olur. Türkiyeli kapitalistlerin elindeki sermaye birikimi (yatırım olanakları), kuşkusuz, Fransız ya da diğer emperyalist ülke kapitalistleri ile karşılaştırılamayacak kadar sınırlı. Türkiyeli kapita- listlerin uluslararası yatırımları, asıl olarak inşaat, gıda ve dayanıklı tüketim malları gibi alanlarda yoğunlaşıyor; bunlar da büyük ölçüde “yabancı” sermaye ortaklığıyla gerçekleşiyor. Bununla birlikte, Türkiyeli kapitalistlerin, “İslami muhafazakâr” AKP’nin iktidarı altında yaşanan son 10 yıl içinde, Ortadoğu’da ve Afrika’da yeni pazarlara girmeyi başardığı gerçeği göz ardı edilmemeli. Ancak Türkiye’nin gerçek ekonomik çapının onu Ortadoğu ile sınırladığı da ortada. Bu durum, ABD eksenli bir dış politika izleyen Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkileri, Ortadoğu’ya (büyük ölçüde Suriye’ye) ilişkin emperyalist stratejilere tabi kılmaktadır. 
Özetle, 1915 Ermeni Soykırımı meselesinin, bölgedeki çıkar çatışmalarının seyrine bağlı olarak, Avrupalı hükümetler tarafından Türkiye’ye karşı bir “ekonomik şantaj malzemesi” olarak daha sık kullanılmasına tanık olabiliriz. “Ermeni meselesi”, 1915 Soykırımı devlet tarafından kabul edilmediği sürece, onun dış politikadaki “açıklarından” biri olmaya devam edecek; tarihsel-toplumsal içeriğinden yalıtılmış biçimde, burjuva siyasi çıkarların basit bir aracı olarak kullanılmaya çalışılacaktır.
III. AKP dönemi
12 Haziran’da yapılan genel seçimler sonunda AKP’nin üçüncü kez tek başına iktidara gelmesi, onun otoriter eğilimlerinin artmasına yol açtı. AKP, seçimlerin ardından bütün muhaliflere karşı yeni bir saldırı dalgası başlattı. Bu süreçte, pek çok politikacı, aydın, gazeteci ve öğrenci cezaevine atıldı. 
2009’dan beri devam eden KCK operasyonları, hükümetin PKK-BDP önderliğindeki Kürt siyasi hareketini zayıflatma ve Kürt sorununa ilişkin kendi çözümünü bir an önce hayata geçirme çabasının ifadesi olarak devam ediyor. AKP hükümeti, Suriye’deki gelişmelere doğrudan müdahale etmek zorunda kalmadan önce, aynı zamanda daha etkili bir müdahalenin ön koşullarından biri olarak, Kürt sorununu çözmek istiyor.
14 Temmuz’da Demokratik Toplum Kongresi, Demokratik Özerklik’i ilan ettiğinde, bazı “sol” kesimler, bu projenin Türkiye’nin demokratikleşme sürecine büyük katkı sağlayacağını iddia ederken, AKP sözcüleri bu girişimi ciddiye almamışlardı. Aynı günlerde, Diyarbakır’ ın Silvan kırsalında çıkan çatışmada 13 askerin ölmesi, Kürt siyasi hareketine karşı şoven bir öfke patlamasına yol açtı. Hükümetin yanıtı, Kürt siyasilerine dönük saldırıları arttırmak ve uzun süreden beri konuşulmayan sınır ötesi askeri harekâtı tekrar gündeme getirmek oldu (bu plandan vazgeçildi ve KBY topraklarındaki PKK kamplarının bombalanmasıyla yetinildi).
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Koşaner’in ve kuvvet komutanlarının Yüksek Askeri Şura’nın 1 Ağustos’taki toplantısı öncesinde emekliye ayrılması, TSK’nin komuta kademesinde “AKP yanlısı” bir ekibin iş başına getirilmesiyle sonuçlandı. O güne kadar Genelkurmay ile uzlaşma manevraları yapan AKP kurmayları, ordunun komuta kademesinde yaşanan bu değişiklik sayesinde, askerlere karşı daha “rahat” hareket edebilecek bir konuma ulaştılar. Böylece AKP, devlet aygıtı üzerinde tam bir hükümet otoritesi kurma noktasına geldi.
Bu süreçte yatışmış görünen Kürt düşmanlığı, Ekim ayında Van’da meydana gelen ve yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği depremin ardından, PKK’nin Çukurca’da gerçekleştirdiği saldırıda 25 askerin ölmesi üzerine yeniden canlandı. Van depremi üzerinden Kürtlere karşı geliştirilen şoven kampanya, utanç verici boyutlara ulaştı. Yine de, toplumun ezici bir çoğunluğu bu iğrenç söyleme aldırmadan Van halkıyla dayanışmaya çalıştı.
2011’in son günlerinde, KCK operasyonlarının hızlanmasına bağlı olarak, BDP’nin kapatılmasına yönelik senaryoların gündeme geldiğine tanık olduk. Fakat Hakkari-Uludere’de 34 Kürt gencinin savaş uçakları tarafından bombalanarak katledilmesi sonrasında, BDP’nin kapatılması konusu iyice gündemden düştü. Yine de bu durum, Başbakan Erdoğan’ın ve hükümet sözcülerinin her fırsatta BDP’ye saldırmasını engellemedi.
Kürt sorunu, kuşkusuz, 2012 yılı boyunca Türkiye’nin ana gündem maddesi olmaya devam edecek. AKP hükümeti, soluğunu ensesinde hissettiği ekonomik çöküşle bağlantılı bir iç kriz senaryosuna hazırlanıyor;  olası bir toplumsal hareketi ezmek için gerekli hazırlıkları yapıyor. AKP kurmayları, 2001 yılındaki krizin ardından iktidara gelmiş olan partilerinin, yine benzeri bir ekonomik ve sosyal krizle gidebileceğinin farkındalar. 
Ama önemli olan, muhalefetin, özellikle de sosyalistlerin bunun ne kadar farkında olduğu. 2011 yılında, Türkiyeli sosyalistlerin, daha önceki yıllarda yaşananları unutmuşçasına, AKP iktidarının karşısına sosyalist bir işçi sınıfı alternatifi çıkarmaya çalışmak yerine, işçileri sendikacılığa ve Kürt hareketine yedeklemeye devam ettiklerini gördük. İşçi sınıfını, bugünkü berbat yaşam ve çalışma koşulları bir yana, eli kulağındaki bir mali-ekonomik çöküş karşısında bir kez daha donanımsız bırakacak olan bu yanlış yönelimlerin bir an önce terk edilmesi gerekiyor.
Özetle, 2012 yılı, hem dünyada hem bölgede hem de Türkiye’de beklenmedik toplumsal patlamalara gebe yeni bir sürece işaret ediyor. Merkezinde bütün dünyayı içine çeken ekonomik krizin yattığı bu süreçte, kapitalistlerin elinde herhangi bir çözüm reçetesi bulunmuyor. Onlar, aynı atalarının yapmış olduğu gibi, insanlığın kuşaklar boyunca biriktirdiği maddi ve manevi serveti tahrip edeceğini bile bile, insanlığı bölgesel ya da küresel savaşlara sürükleyecekler.
İnsanlığı bekleyen tehlike sadece savaşlardan ibaret değil. Burjuvazi, geniş emekçi kitleler krizin bedelini ödemeye açık şekilde karşı çıkmaya başladığında, bütün demokratik egemenlik maskelerini bir yana bırakıp daha baskıcı yönetim biçimlerine yönelecektir. 
İstisnasız bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ağır silahlarla ve olağanüstü yetkilerle donatılmış bir polis ordusunun yaratılması boşuna değildir. Bugün asıl olarak Kürtlere ve sosyalistlere yönelen bu ordu, sermayenin çıkarlarını korumak üzere oluşturulmuştur ve asıl hedefi emekçilerdir. 
Öte yandan, uzun kriz süreci, emekçilerin önüne, kriz içindeki kapitalizme son darbeyi indirme yönünde muazzam olanaklar da sunmaktadır. Ancak bu olanaklardan yararlanılabilmesi için, işçi sınıfının öncelike bilimsel bir perspektife ve bunun üzerine inşa edilmiş enternasyonalist devrimci bir programa sahip olması gerekiyor. Uzun süre önce iflas etmiş olan sendikaların yerine yeni türde kitlesel örgütlerin yaratılmasını ve Marksist partinin inşasını içeren bu perspektifin yokluğunda ortaya çıkacak kendi- liğinden kitlesel hareketlerin başarıya ulaşma şansı ne yazık ki olmayacaktır.