Roboski Katliamı, Operasyonlar ve “Kürt Açılımı”

Kürt sorunu, içinden geçmekte olduğumuz dönemde de Türkiye'deki başlıca siyasi sorun olma özelliğini koruyor. Bunun böyle olmasında hem ulusal hem de uluslararası dinamikler oldukça etkili. Öyle ki, bu meseleye bölgedeki siyasi ve toplumsal gelişmeleri, devletlerarası ilişkileri göz ardı ederek yalnızca Türkiye'yle sınırlı bir gözle bakıldığında sağlıklı bir değerlendirme ve çözüm yöntemi geliştirmek mümkün değil. Bu yazıda, Kürt sorununda son aylarda yaşanan gelişmeler çerçevesinde, sermaye sınıfının “Kürt açılımı”nın ne yöne gittiğini, gelişmelerin neye haberci olduğunu ve gerçek çözümün nerede yattığını değerlendirmeye çalışacağız.
Roboski katliamı
Şırnak'ın Uludere (Qıleban) ilçesinin Ortasu (Roboski) köyü yakınında 28 Aralık 2011 gecesi gerçekleşen katliam Türkiye Cumhuriyeti tarihinin katliamlar dizisine bir yenisini daha eklemiş oldu. Kaçakçılık yaparak yaşamaya ve geçimini kazanmaya çalışan çoğu çocuk 34 sivilin Türk Hava Kuvvetleri'ne bağlı F-16'larla bombalanarak katledilmesi, Genelkurmay Başkanlığı yaklaşık bir gün sonra konuyla ilgili açıklama yapana kadar, hükümet ve burjuva medya tarafından sessizlikle karşılandı. 
Devletin ve medyanın bu derin sessizliği, ister onların katliamın üstünü örtebileceklerini düşünmelerinden, ister birilerinin ondan yararlanma hesabından, isterse sözde bir “operasyon hatasından” kaynaklansın, savunmasız 34 Kürt gencinin devlet tarafından öldürüldüğü gerçeği ortada durmaktadır. Dahası, bu katliamın sorumluluğu, yıllardır süren “darbe operasyonlarının” ardından, artık ordunun “başına buyrukluğu” ya da “komplosu” gibi mazeretlerin arkasına sığınacak durumda olmayan AKP iktidarındadır. Ancak AKP, bu olayda, ordunun üzerine gidip sorumluları açığa çıkartmamış; tersine, onları koruma altına almıştır. AKP iktidarının bu tavrı, yıllardır süren operasyonlar eşliğinde “diz çöktürmüş” olduğu asker bürokrasi ile ilişkilerini, tam da Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale hazırlıklarının yapıldığı bir süreçte bozmak istemediğini gösteriyor.
Katliamın duyulmasının ardından ülkenin dört bir yanında sokaklara dökülen binlerce insanın polisin sert saldırısına uğraması, aslında Roboski olayının üstünün ne olursa olsun örtüleceğini gösteriyordu. Önce hükümetin “operasyon kazası” açıklamasıyla kendisini aklama çabası geldi. Ardından, konu dünya basınına da ulaştığı için, ikiyüzlüce, katliam üzerine haber yapmaya başlayan medya kuruluşları başbakan tarafından sert bir dille eleştirildi. Başbakan Erdoğan 3 Ocak günü Genelkurmay Başkanı'na şu sözlerle teşekkür ediyordu: “… hepsine bu konulardaki hassasiyetleri için teşekkür ediyorum. Medyaya rağmen teşekkür ediyorum. Çünkü bazı gerçekleri görüyoruz, biliyoruz." [1]
Tüm bunlar, yani “operasyon kazası” açıklaması, Genelkurmay başkanının görevden alınmak yerine teşekkürle ödüllendirilmesi ve medyanın konuyu neden daha önce haber yapmadığı için değil de neden -geç de olsa- haber yaptığının sorgulanması, 34 Kürt gencinin öldürülmesinin devlet katında bir hiç anlamına geldiğini göstermişti. Peki, katliama yönelik bir olay yeri incelemesi başlatılmış mıydı?
Çeşitli sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerinin oluşturduğu bağımsız bir heyetin yaptığı inceleme ve açıkladığı rapor [2], olayın ertesi günü dahi, bu konuda herhangi bir adımın henüz atılmamış olduğunu, savcılığın olay yerine dahi gitmediğini ortaya koydu. 29 Aralık günü saat 17'den itibaren incelemelere başlayan heyetin ortaya koyduğu gerçekler, Genelkurmay'ın ve hükümetin yaptığı açıklamaların ve medyada yer alan haberlerin gerçeği yansıtmadığını gösterdi.
Genelkurmay, yaptığı açıklamada, “Olayın meydana geldiği yer, bölücü terör örgütünün ana kamplarının konuşlu olduğu, sivil yerleşim bulunmayan, Irak kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir.” [3] diyordu, fakat olay yerinin Irak'ta bulunan Sinat-Haftanin'e uzak olduğu, Türkiye'deki Roboski köyüne 4-5 km uzaklıkta ve tam sınırın üstünde, sıfır noktasında olduğu ortaya çıktı. Öyle ki, patlamanın ardından etrafa yayılan kalıntıların bir kısmı Türkiye tarafında, bir kısmıysa Irak tarafındaydı. 
AKP hükümetinin “istihbarat eksikliği” ve “operasyon kazası” açıklamaları da, Genelkurmay'ın açıklaması ve köylülerin açıklamaları eliyle boşa düşmektedir. Genelkurmay'ın açıklama- sında ifade edilen Sinat-Haftanin bölgesinin aksine, köylülerin vurulduğu noktanın PKK'lilerin sınırdan geçiş amacıyla kullandıkları bir nokta olmadığını Roboski köyü muhtarı şöyle ifade ediyor: “Düşünüyorum niye bu olay oldu. Bir mantıklı izah bulamıyorum. Bölge PKK’nın geçiş güzergâhı değil, çünkü Irak tarafı düzlüktür, oradan Türkiye sınırına sızma yapılması mümkün değil, kim gelirse Türk askeri tarafından fark edilir. Zaten bu güzergâhta şimdiye kadar hiçbir çatışma yaşanmadı. Genellikle operasyon yapılacağında muhtar ve korucubaşı uyarılır kaçakçıların bölgeye gitmemesi, giden varsa da gelmemesi gerektiği belirtilir.” [4]
Saldırıdan sağ kurtulan köylülerin açıklamaları da, sınırdaki askeri birliğin sınır ticaretinden haberdar olduğunu ortaya koyuyor. Genelkurmay, yaptığı açıklamada, saat 18.30 civarında İnsansız Hava Araçları'yla (İHA) sınıra bir grubun yaklaştığının tespit edildiğini ve yaklaşık bir saat süren bombardımanın, 3 saat sonra, saat 21.37'de başladığını ifade ediyor. Tüm açıklamalar, herhangi bir istihbarat eksiğinin ya da operasyon kazasının söz konusu dahi olmadığını göstermektedir. 
Saldırıdan sağ kurtulan Servet Encü'nün sözleri katliamı tüm çıplaklığıyla ifade ediyor:  “Olayın olduğu gün akşam 2-3 köyden 7-8’er kişilik olmak üzere toplam 40’a yakın kişi katırlarımızı alıp sınırı 2 km kadar geçtik. Orada Iraklılardan mazot, şeker ve gıda aldık. Haftanin ve Sinat’a da gitmedik. Geri dönerken askerler yolumuzu kestiler. Her zaman keserdiler. Ancak geçmemize izin verirlerdi. Bu kez izin vermediler. Bizi sınırda beklettiler.  En son da üzerimize bomba yağdırdılar. ... Bombalama başlayınca askerler arabalarına binip gittiler.” [5]
Sağ kalanların ve bölge köylülerinin açıklamaları, tüm çağrılara rağmen hiçbir askeri yetkilinin olay yerine gelmediğini ve hiçbir sağlık aracının bölgeye sevk edilmediğini ortaya koyuyor. Ne yazık ki, yaralıların bir kısmı, katır sırtında hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken hayatını kaybetti.
Başka hiçbir geçim imkânı olmaması nedeniyle nesillerdir canlarını tehlikeye atarak sınır ticareti yapmak zorunda olan yoksul emekçi köylülerin katli, haritalar üzerinde çizili olan ve mayınlar ve askerlerce korunan burjuva ulusal sınırların akıldışılığını da sergilemektedir. Resmi makamların veya medyanın tüm çarpıtma ve üzerine örtme çabalarına karşın, Roboski katliamı, Kürt sorununda son aylarda dozu giderek yükseltilen “askeri ve siyasi operasyon” zemininin doğurduğu dizginsiz saldırganlığın kaçınılmaz bir ürünüdür. Operasyon görüntülerinin katliamın ardından yaklaşık bir ay geçtikten sonra savcılığa verilmesi ve hükümetin “tazminat ödeyeceğiz” açıklaması, sorumluların açığa çıkarılması yerine “kan parası” ödenip olayın üstününün örtülmeye çalışıldığını gösteriyor.
KCK operasyonları
2009 Nisan ayında başlayan ve son dönemde yoğunlaşan KCK operasyonları kapsamında bugüne kadar 5 bine yakın kişi tutuklanmış bulunuyor. Yalnızca son altı ayda tutuklananların sayısı ise 2 bine yaklaşmış durumda. Hatırlayacak olursak, ilk operasyonlar “Kürt açılımı”nın başladığı döneme denk düşmekte ve hatta “açılım”ın doruk noktasını ifade eden Habur sürecinde de yaşanmaktaydı. Bugün, operasyonların son altı ayda hız kazanması da siyasi iktidarın “açılım” sürecinde benimsediği ve ifade ettiği yeni stratejinin bir ürünü olarak okunmalı.
KCK operasyonları “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla gerçekleştiriliyor olsa da, bugüne kadar herhangi bir silah veya silahlı eylem delil olarak ortaya konulabilmiş değil. Asıl olarak BDP'li siyasetçilerin hedef tahtasında olduğu operasyonlar dalgasında aydınlar, avukatlar ve gazeteciler de KCK üyesi olma suçlamasıyla tutuklanmış bulunuyor. Hükümetin sözde “demokratikleştirilmiş” ve “bağımsızlaştırılmış” yargı eliyle, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) aracılığıyla sürdürdüğü KCK operasyonlarında burjuva hukukunun sınırları bile fazlasıyla aşılmış durumdadır. 
1991 yılında çıkarılan ve 2006 yılında yapılan değişikliklerle son haline kavuşan TMK, başından itibaren sosyalistleri, Kürtleri ve muhalifleri yargı eliyle susturmak ve ezmek için devletin kullandığı başlıca araçlardan biriydi. TMK'ye göre her türlü eylem, gösteri, propaganda ya da kitap “terör örgütü üyeliği” için delil kabul edilebilmektedir, her şey yargı kurumu görevlilerinin “bağımsız” denilen inisiyatiflerine bırakılmıştır. Birçok yasal derginin ve kitabın suç delili sayılması, insanların onlarca yıl önce ortadan kalkmış olan örgütlerin üyeliğiyle yargılanması, öldürülenlerin suçlu bulunması vb. akıldışı kararlar artık sıradanlaşmış durumda. Henüz yargılanmadan “terör örgütü üyesi” ilan edilenler bir tarafta dururken, Hrant Dink'in öldürülmesinin arkasındaki örgütün bulunamaması, egemenlerin hukukunun nasıl işlediğini gösteriyor.
Kürtçenin ve Kürtlerin hala yasal olarak varlıklarının kabul edilmediği gerçeği, KCK davalarında yaşananlar eliyle gözler önüne seriliyor. En son, Ocak ortasında Mardin Kızıltepe'de gerçekleşen operasyonda tutuklananlardan Mashar Akman'ın anadili Arapçada savunma yapma talebi kabul edilirken, Kürt tutukluların Kürtçe savunma talebi reddediliyor. [6] Bu durum, Kürtlerin yasalar önünde eşitliğinin reddedilmesini de ifade ediyor.
Peki, KCK operasyonlarıyla ne amaçlanıyor? Kürt sorununda “çözüm”ün çok yakın olduğu düşüncesinin topluma yansıtıldığı 2009 sürecinde başlayan operasyonların hızlanarak sürüyor olması, hükümetin, mevcut Kürt önderliğini bir an önce etkisizleştirme ve kendi çözümünü dayatma çabasının ifadesidir. Ne olursa olsun, bölgedeki Kürtlerin önemli bir kesiminin siyasi desteğine sahip ve örgütlü bir BDP, “açılım”ın ve hükümetin programında da yer alan yerel yönetimler yasasının uygulanmaya başlaması durumunda, AKP’nin bölgedeki başlıca rakibi olacak. Bu durum ne AKP’nin ne de genelkurmayın işine geliyor.  
“Kürt açılımı”nın sınıfsal arka planı
Başbakan Erdoğan “Kürt açılımı”nın Habur tarzında sürmeyeceğini Eylül ayı ortasında açıklamıştı. Peki, nasıl sürecek? Kürt sorununda hükümetin tavrını anlayabilmek için, öncelikle onun sermayenin çözümü olarak ortaya koyduğu “açılım”ın ne olduğunu analiz etmek gerekiyor. “Kürt açılımı” ya da “demokratik açılım” gerçekten de hükümetin ve destekçisi liberal kesimlerin iddia ettiği gibi kardeşleşme ve demokrasiyi geliştirme amacıyla ortaya çıkan bir proje mi yoksa arkasında egemen sınıfın ekonomik-siyasi çıkarları mı bulunuyor?
AKP hükümetlerinin “demokrasi ve insan hakları” söylemini yalnızca bilinç bulandırma amacıyla kullandığı “Kürt açılımı”, küresel sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda geliştirilmiştir. 
Küreselleşme sürecinin ve sermayenin bölgeye yönelik uluslararası programının bir parçası olan “açılım”, kapitalizmin daha fazla kâr elde etme güdüsünün bir ürünü olarak, bölgenin siyasi istikrarının sağlanmasını, uluslararası enerji ve ulaşım yollarının güvence altına alınmasını ve ucuz işgücünün küresel sermayenin emrine sunulmasını hedeflemektedir. Kapitalistlerin bölgesel asgari ücretin hayata geçirilmesi talebini de içeren bu hedefi başarıya ulaştırabilmek için de PKK'nin silahsızlandırılması gerekmektedir. 
Küresel sermayenin, yalnızca Türkiye'deki Kürt emekçisini değil, Irak, Suriye ve Ermenistan'daki yoksul emekçileri de hedefleyen bu uluslararası projesi, 2009 yılındaki “sıfır sorun” döneminde Suriye'yle vizelerin kaldırılması ve Ermenistan'la bahar havasının esmesiyle beraber ilerliyordu. PKK'nin silahsızlandırılması, küresel sermayenin Türkiyeli ortakları eliyle gerçekleştirmeye çalıştığı bölgesel planlarının önemli bir parçası olarak, şimdi, ABD emperyalizminin İran’a ve Suriye’ye yönelik askeri müdahale hesaplarıyla birlikte daha fazla önem kazanmış durumda.
Özetle, “Ermenistan açılımı”nın yerini ciddi bir gerginlik almış, Türkiye-Suriye yakınlaşması, BAAS rejiminin tavrı ve AKP iktidarının Suriye'deki muhalefete doğrudan destek vermesi nedeniyle tepe taklak olmuş; Türkiye'nin “sıfır sorun” dış politikası, kapitalist gelişmenin kaçınılmaz içsel çelişkileri nedeniyle neredeyse iflas etmiş durumda. Bunlara bir de, Türkiye-İsrail ilişkilerinin geldiği son noktayı ve Irak'ın ABD'nin çekilmesiyle beraber içine girdiği belirsizliği eklediğimizde, AKP iktidarının “açılım” politikasının “yumuşak güç” kullanmaktan çok, askeri müdahalelerin de dahil olduğu askeri seçenekler eliyle sürdürüleceği bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz.
Nereye?
Habur sürecinin ardından yapıldığı ortaya çıkan MİT-PKK görüşmelerinin gerçekte 2006 yılından beri sürdürüldüğü hükümetçe de kabul ediliyor. PKK'yi muhatap alarak görüşmelerin yürütüldüğü, Abdullah Öcalan'la da cezaevinde yıllardır görüşmelerin sürdürüldüğü ortaya çıkmış durumda. 
Bütün bunlar, çatışmaların görüşmeye engel olmadığını göstermektedir. Öcalan’ın ev hapsine alınması ve serbest bırakılması da dahil “açılım” sürecinde tartışılan birçok konuyu kapsayan görüşme notları, gerçekte, kamuoyuna gelişmeler ya da durum nasıl yansıtılırsa yansıtılsın, devlet ile PKK’nin anlaşmasının hiç de zor olmadığını ve ölümlerin önüne geçilebileceğini kanıtlamaktadır. Hal böyleyken, üç milyon seçmeninin desteğini almış BDP'nin hiçbir şekilde muhatap kabul edilmemesi, aksine ona yönelik ciddi bir yıldırma operasyonunun sürdürülmesi, hükümetin Kürt sorununda “bu sorun çözülecekse onu da ben çözerim” noktasında olduğunu gösteriyor. 
Habur sürecinden bugüne, devlet ile PKK arasındaki ilişkilerde birçok kırılma yaşandı. Hem bölgesel hem de yerel gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, bu kırılmalar kaçınılmazdı. Son ciddi kırılmanın, Temmuz ayındaki Silvan saldırısı ve aynı güne denk gelen demokratik özerklik ilanıyla yaşandığını; hükümetin, Ağustos ayındaki Çukurca saldırısının ardından görüşmelere son verme ve operasyonları hızlandırma noktasına geldiğini biliyoruz. Yine, Temmuz ayının sonunda, Öcalan görüşmelerden çekildiğini ilan etmişti (avukat görüşmeleri, o zamandan beri, hükümetin çıkarttığı çeşitli engellerden dolayı yapılamıyor).
Özetle, içinden geçmekte olduğumuz dönemde, hükümetin “açılım” sürecini nasıl sürdüreceği ve kısa vadede PKK'nin silah bırakmasını sağlayacak hangi adımları atacağı birer soru işareti. Kesin olan şu ki, bu iş, Ortadoğu’da savaş tamtamlarının yeniden çalmaya başladığı bir süreçte, hiç de kolay olmayacak. Öte yandan, bizzat bu durum, Türkiye burjuvazisinin ve hükümetinin kendi çözümünü bir an önce hayata geçirmesini gerektiriyor. Bu yüzden, şu an her iki tarafın da ifade ettiği gibi kesintiye uğrayan görüşmelerin, önümüzdeki dönemde yeniden başlaması, Öcalan'ın “rolünü oynaması” için uygun koşulların yaratılması ve adımlar atılması olası. Bu, PKK önderliği silah bırakma koşulunu, Murat Karayılan'ın açıklamasıyla, yeni anayasada Kürt etnisitesinin tanınması ve Kürtlere yönelik herhangi bir tehdidin kalmamasına [7] kadar çekmişken, her zamankinden daha mümkün görünüyor. Bununla birlikte, PKK’nin şubat ayında yeni bir dönemi başlatacağı açıklaması da hesaba katıldığında, önümüzdeki dönemin şimdikinden çok daha karmaşık olacağını öngörmemek için hiçbir sebep bulunmuyor. 
Hangi çözüm?
Üretim araçlarındaki özel mülkiyete dayalı bugünkü sınıf tahakkümü, gerçekte ulusal baskının kaynağını ve dolayısıyla nasıl ortadan kaldırıla- bileceğini de gösterir. Burjuvazi, her dönem etnik, dinsel, cinsel vb. farklılıkları ideolojik manipülasyon için kullanmış ve ezme-ezilme ilişkilerini sürekli yeniden üretmiştir. Bu durum, kapitalizmin çelişkili doğasına içkin olduğu için yalnızca onun ortadan kaldırılmasıyla sonlanabilir ve halkların gerçek kardeşliği toplumsal eşitlik temelinde kurulabilir.  
Yalnızca Kürtlerin değil, bütün halklardan emekçilerin sömürüsü ve canı pahasına küresel sermaye ve yerli ortaklarının çıkarları doğrultusunda ortaya konulan burjuva “çözüm” programları, ulusal baskıları ve diğer ezme-ezilme ilişkilerini yeniden üretecek; bölgede yeni çatışmaların ve savaşların tohumlarını atacaktır (bunu görmek için Irak’a bakmak yeter).
Ezilen halklara yönelik baskıya son vermenin tek yolu, onu üreten maddi koşulları ortadan kaldırmaktır. Eğer geçici pansumanlarla “idare etmek” değil de sorunu gerçekten çözmek istiyorsak, kapitalist üretim biçimine son vermek için, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin uluslararası birliği temelinde bir program ve mücadele geliştirmek zorundayız. Bunun dışında, kapitalizm ve ulusal sınırlar çerçevesinde geliştirilecek her türlü “çözüm” önerisi, sorunu bir sonraki daha güçlü patlamaya kadar ertelemek anlamına gelecektir. 
Bu yüzden, yaklaşık 92 yıl önce Komünist Enternasyonal'de alınan kararlar, devrimcilere yol göstermeyi sürmektedir: “[...] Komünist Enternasyonal'in milliyetler ve sömürgeler sorunundaki bütün politikası, özünde, tüm uluslardan ve ülkelerden proleterlerin ve emekçi kitlelerin, toprak sahiplerini ve burjuvaziyi devirmek için verilecek ortak devrimci mücadele içinde birleştirilmesine yönelik olmalıdır. Çünkü ancak böyle bir birlik, kapitalizm karşısındaki zaferi güvence altına alır ki bu zafere erişilmeksizin ulusal baskıyı ve eşitsizliği ortadan kaldırmak mümkün değildir.” [8]  
Başta Kürtler olmak üzere, ezilen halkların siyasi eşitliği ve tüm demokratik haklarının tanınması talebinin emekçi kitlelerin gerçek ve kalıcı çözümü olarak ortaya çıkabilmesi, proleter sınıf politikasının ve toplumsal eşitlik hedefinin gözden yitirilmemesiyle mümkün olacaktır.

Dipnotlar

[1] radikal.com.tr, 3 Ocak 2012
[2] Roboski Katliamı Raporu: http://www. kesk.org.tr/node/827 
[3] aynı rapor
[4] aynı rapor
[5] aynı rapor
[6] KCK Davasında Arapça Savunma Kabul Edildi, 20 Ocak 2012, http://www. ntvmsnbc.com/id/25315576/
[7] http://www.rudaw.net/english/news/turkey/4335.html
[8] Komünist Enternasyonal'in II. Kongresi'nde kabul edilen “Milliyetler ve Sömürge Sorununa İlişkin İlkeler”den.