Üniversitelerdeki İşgal ve Kantin Boykotları Deneyimi

Bir süredir üniversitelerden gelen işgal ve boykot haberleri burjuva basında dahi yer alıyor. Adeta zincirleme biçimde yayılan eylemler, öğrenci gençlik hareketi açısından da titizlikle değerlendirilmesi ve tartışılması gereken öğretici deneyimleri ifade ediyor. Önce Boğaziçi Üniversitesi'nde başlayan işgal eylemi, sonrasında ise ODTÜ'de ve Trakya Üniversitesi'nde başlayan kantin boykotları, bir süredir Türkiye'deki üniversitelerde gerçekleşmemiş eylem biçimlerini gündeme taşıdı. Bu eylemleri genel biçimiyle ele almadan önce, onların nasıl başladığını ve gerçekleştiğini hatırlamakta fayda var. 
Boğaziçi Starbucks Şenliği
Boğaziçi Üniversitesi'nde, daha önce üniversite rektörlüğüne kapatılması taleplerini ileten öğrenciler bir sonuç alamayınca, üniversite yerleşkesinde bulunan Starbucks'ı işgal ettiler. Üniversitenin ticarileştirilmesi ve çokuluslu şirketlerin talanına açılması sürecine karşı çıkarak başlatılan ve 6 Aralık'tan beri sürdürülen Starbucks İşgali, bir diğer adıyla "Boğaziçi Starbucks Şenliği" öğrenci hareketi açısından önemli bir gelişmedir. 
İşgal gerçekleştikten belli bir süre sonra üniversite rektörü Prof. Dr. Kadri Özçaldıran, öğrencileri muhatap alma durumunda kalarak, üniversite içerisindeki spor salonunda yaklaşık 300 öğrencinin katılımıyla, beş saatlik bir görüşme gerçekleştirdi. Rektöre, "Starbucks ihalesinin iptal edilmesi, Eski Çarşı kantin alanının yeniden düzenlenmesi, Öğrenci Kooperatifi'nin idaresinde kâr amacı gütmeyen bir kantinin açılması" gibi taleplerini bildiren öğrenciler henüz net bir sonuç almış değiller. 
Boğaziçi Starbucksİşgali'ne ilişkin yaygın bir kanı ise, eylemin Starbucks "özelinde" gerçekleşiyor oluşudur. Fakat sanılanın aksine, Starbucks'ı işgal kararı alan öğrenciler, aslında onun nezdinde bir bütün olarak üniversitenin çokuluslu şirketlerin talanına açılmasına karşı çıkıyorlar. Çünkü üniversitelerin ticarileşmesi, yüksek öğrenimi tekellerin doğrudan denetimi altına almanın yanı sıra, kaçınılmaz olarak öğrencilerin ve üniversitedeki eğitim emekçilerinin yaşam alanlarını sabote etmekte; pahalı ve kalitesiz gıdaların satımını yaygınlaştırmaktadır. 
Öte yandan, "Occupy Wall Street" hareketine benzer biçimde, işgalin örgütleniş sürecinde ve devamında, öğren- cilerin “doğrudan demokrasi” vurgusu ön plana çıkıyor. Ayrıca işgal alanının "zengin" bir kullanımı da söz konusu: yemekler pişiriliyor, film gösterimleri gerçekleştiriliyor, toplantılar düzenleniyor, bazen de eğitim emekçilerinin veya dışarıdan ziyarete gelen siyasi platformların katılımıyla söyleşiler düzenleniyor... 
ODTÜ'de kantin boykotları
ABD'de gerçekleşen ve dünya gündemine oturan "Occupy Wall Street" hareketinden izler taşıyan Boğaziçi Star- bucksİşgali'nden sonra, ODTÜ'de ve Trakya Üniversitesi'ne de kantin boyko-tu biçimindeki eylemler yayıldı. ODTÜ' de İnşaat ve Jeoloji Mühendisliği bölüm kantinlerinde öğrenciler boykot başlattı. 
Son zamlarla artan kantin fiyatlarının öğrencilerin belirlediği fiyat düzeyine çekilmesi için, önce bölüm öğrencileri arasında forum düzenlendi ve sonrasında kantini boykot kararı alınarak, 14 Aralık'ta boykot süreci başlatıldı. Boykot sürecinin devamında ise, öğrencilerin karşısına önce kantin işletmecisi çıktı ve öğrencilere, "yüksek kira bedelinden" yakındı. Rektörlük ise öğrencilere "ihale kanunları gereği kira bedelinin düşmesi yasal olarak mümkün değil" yanıtını verdi. Öğrenciler sonuç alana dek boykotu sürdürmeye kararlılar. 
Buradaki öğrenciler de kurdukları boykot masasında kolektif çalışıyorlar, imkan dahilinde ücretsiz çay ve yiyecek dağıtımı yapıyorlar ve "mide" ismini verdikleri bağış kutusunda da yardım topluyorlar. Yine ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Kantini'ndeki yüksek fiyatlardan ötürü 22 Aralık'ta başlatılan kantin boykotu sekiz gün sürdü ve fiyatların aşağı çekilmesiyle birlikte kazanımla sonuçlandı. 
TÜİİBF kantininde boykot
Öğrenciler, Boğaziçi ve ODTÜ'nün ardından, Trakya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) kantininde de boykot başlattılar. Trakya Üniversitesi'nin diğer kantinleri daha evvel zaten kafeleştirilmiş, üniversitenin tek kantinine sahip fakülte olarak İİBF kalmıştı. Son yapılan zamlar ve sağlıksız gıda satımı, öğrencilerin kantin boykotu başlatması sonucunu doğurdu. 
Diğer fakültelerin öğrencilerinin ve üniversitedeki bazı eğitim emekçilerinin desteğiyle güç kazanan boykot eylemi, yine öğrencilerin evlerinden getirdiği yiyecekler ve kendileri demleyerek dağıttıkları ücretsiz çaylarla birlikte, kantinde samimi bir hava oluşturmuş durumda. 
Öğrencilerin temel taleplerinin başında "zamların geri çekilmesi, hijyen şartlarının düzeltilmesi ve kantinlerin kafeleştirilmesinin son bulması" geliyor.
Üniversiteler ticarethaneye dönüşüyor
Henüz üç üniversitede başlayan eylemlerle birlikte, üniversitelerdeki yeni-liberal dönüşüm ve ticarileşme sorunu bir kez daha gündeme geldi. Üniversitelere dönük gerçekleşen yeni-liberal dönüşümler, ticarileşme ve eğitimin pahalılaşması sorunlarını kapsamlı şekilde irdeleyebilmek için, dünya ekonomisinde yaşanan dönüşüme bakmak gerekiyor. Özellikle, 1970'li yıllardan itibaren başlayan küreselleşme sürecinin eğitime yansıması da önceki yıllardan çok farklı sosyal sonuçlara yol açtı. En basitinden, küreselleşme öncesi dünyada tek tek ulus devletlerin ulusal kalkınma stratejileri, mevcut ulusal sınırlar içerisinde kalifiye işgücü ihtiyacını dayattığından, üniversitelerin kapıları sermaye sınıfı tarafından işçi ve emekçi çocuklarına açılmıştı. Yine, ulusal korumacı – kalkınmacı “sosyal devlet” altında kamu fonlarından desteklenen üniversiteler büyük ölçüde yasal özerkliğe sahipti. Bu koşullar altında, öğrenciler ve öğretim üyeleri, çoğu durumda işçi sınıfı hareketiyle bağlantılı bir muhalefet hareketi içinde yer alıyor ve sendikalar ile birlikte, hükümet politikalarını etkileyebiliyorlardı.
Fakat küreselleşme süreciyle birlikte ulusal ekonominin ve “sosyal devletin” ortadan kalkması, yüksek öğrenimde de yapısal bir dönüşüme yol açtı. Üniversiteler daha öncesinde "ulusal sınırlar" içerisine dönük ve "ulusal sermayenin" ihtiyaçları doğrultusunda eğitim hizmeti verirken, içerisinde yaşadığımız yıllarda bu hizmetin önkoşullarını ve yapısını bütünüyle sermayenin "küresel ihtiyaçları" belirlemeye başlamıştır. Bütün ülkelerdeki eğitim kurumları çeşitli yapısal dönüşümlerle yeni sürece entegre olmaya çalışırken, bu entegrasyonun Türkiye ayağı da 'Bologna Süreci'* olarak bilinen dönüşümler dizisiyle gerçekleşiyor. 
Bologna Süreci, küreselleşme sürecinin maddi altyapısını oluşturan bilimsel-teknolojik devrimlerle birlikte mevcut küresel rekabetin sonucu olarak, Avrupa'da bilgi-yoğun teknolojilerin geliştirildiği yüksek öğrenim kurumlarında kapitalist tekellerin gereksinimleri doğrultusunda bir reform ihtiyacının sonucu olarak ortaya çıktı. Süreç boyunca birçok Avrupa ülkesinin katılımıyla gerçekleştirilen toplantılarda belirlenen hedefler, uluslararası kapitalist kuruluşların ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak, eğitimi metalaştırmak, işgücü pazarının küreselleşmesinin önünü açmak vb. idi. 
Sürecin Türkiye ayağında ise dönüşümler tüm hızıyla yaşanıyor. Türkiye yıllara yayılacak şekilde altına imza attığı raporlarla, mevcut reform sürecine ilişkin küresel entegrasyonun altyapısını oluşturdu. YÖK ve TÜSİAD başta olmak üzere çeşitli kurumların katılımıyla, eğitim kurumlarına istinaden yapılan öneri raporlarının çizgisi, serbest piyasa kurallarına uyarlanma konusunda ortaklaşıyor. Tüm bu raporların öngördüğü üzere ve gerçekleşen değişimlerin sonucunda, eğitim metalaştırılıyor, üniversiteler ticarethaneye dönüştürülüyor, üniversite kurumları özelleştiriliyor ve özel şirketlerde olduğu gibi özel güvenlikler eliyle korunuyor.
En basitinden sınavla geçiş sisteminin sonucu olarak, üniversiteye hazırlanış sürecinden itibaren yüksek dershane ücretlerinden başlayan, üniversiteye bir şekilde girebildikten sonra da harçların, barınma ve ulaşım fiyatlarının pahalılığıyla birlikte tamamlanan ticari döngü, üniversitelerin kapılarını işçi ve emekçi çocuklarına kapatıyor.
Kamu fonlarının kesilmesi ve tekellerin egemenliği sonucunda, üniversitelerdeki rektörler tüccar, öğrenciler ise müşteri haline getirilmektedir. Devlet üniversiteleri açısından dahi, rektörler neredeyse üniversite alanının her metrekaresini "paraya" dönüştürme peşindedir. Sonuçta, üniversitede eğitim hızla metalaşırken, üniversitedeki yaşam alanları sabote ediliyor. 2008 yılında eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan "Devlet üniversiteleri paralı olmalı" derken, aslında sürecin gidişatını özetliyordu. Artık devlet üniversiteleri, öğrencilerden aldığı yüksek harçlarla, giderek daha çok özel üniversitelere benzemeye başladı. 
Ebette süreç bunlarla sınırlı değil. Özellikle üniversite-sanayi işbirliği konusunda önemli adımlar atılırken, üniversitelerin içerisine kurulan teknokentler ve teknoparklar, kapitalist kuruluşların AR-GE çalışmalarını üniversite bünyesinde gerçekleştirebilmelerinin ifadesidir.  
Sonuç yerine
Boğaziçi, ODTÜ ve Trakya Üniversitesi'ndeki işgal ve boykot deneyimlerinden yola çıkarak, sermayenin üniversitelerdeki dönüşüm programını daha iyi kavrayabilmek için sorunun kökenlerini yazının sınırları dahilinde derinleştirmeye çalıştık. Kuşkusuz, sermayenin eğitim kurumlarına dönük saldırılarına karşı bir mücadele hattı örmeden önce, bu "saldırıların" maddi altyapısını kavrayabilmek öğrenci gençlik açısından hayati önem taşıyor. 
Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleşen Starbucks'ı işgal eylemi, aslında, sermayenin üniversite içerisinde nesneleştirdiği öğrencileri, tek tek kapitalist şirketlere dönüşen üniversite kurumlarındaki işleyişe eklemlendirmek için kurulan 'Öğrenci Temsilcilikleri Konseyleri'ni de boşa çıkarmıştır. Çünkü ÖTK'ler aslında öğrenci temsili adı altında, tamamen bürokratik işleyişin parçası olan ve üniversiteye ilişkin öğrencilerin gerçek talepleri açısından hiçbir şey ifade etmeyen kurumlardır. ÖTK'lerin de içerisinde bulunduğu toplantılardan çıkan "dönüşüm" kararlarının, bu örnekte de olduğu gibi kimin çıkarına hizmet ettiği ortada. Bu anlamıyla işgal deneyimi, ÖTK'lerin işlevsizliğini ve esas kazanımların üniversite bileşenlerinin kendi öz-örgütlülükleriyle var edeceği bir inşa sürecinden geçtiğini hatırlatmıştır.    
Özellikle ODTÜ ve Trakya Üniversitesi'ndeki kantin boykotu deneyimleri, bu kapsamlı yeni-liberal dönüşümler karşısında şimdilik günlük çıkarları savunma zeminine oturuyor olabilir. Fakat, bu eylemlerin maddi zeminini göz önünde bulundurduğumuzda, onların sağlıklı bir perspektif edinmeleri durumunda kapitalizme karşı mücadelenin bir parçası haline gelebileceğini de görebiliriz. Dolayısıyla şimdilik, kantin fiyatlarını aşağı çekme talebi "günlük bir talep" olarak karşımızda dursa da, bu eylemler nihai kazanımlar yolunda bir köprü niteliği taşımaktadırlar. Marksist öğrencilere düşen en önemli görev, günlük talepler etrafında oluşan deneyimler ile sermayenin üniversitelere dönük saldırılarına son verecek nihai mücadele hattı arasında bağ kurmak ve bunun üzerinden mücadele etmektir.
Öğrenci gençliğin boykot, işgal ve benzeri mücadele araçlarının, özellikle tabandan yükseldiğinde ne kadar etkili olduğu biliniyor. Ama tarih, toplumsal patlamaları önceden hissedip harekete geçen öğrenci gençliğin mücadelesinin, işçi sınıfının sosyalist perspektifiyle bütünleşmemesi durumunda başarıya ulaşamayacağının örnekleriyle de dolu. 
Üniversite öğrencilerinin, kapitalizmin eğitim kurumlarındaki işleyişini hedefleyen talepleri, devrimci işçi sınıfının sömürü düzenine karşı mücadelesiyle kesişmektedir. Marksist öğrenciler, geleceğe dönük ekonomik ve siyasi krizleri göz önünde bulundurarak, üniversitelerin işçi sınıfına ve onların çocuklarına açıldığı, üniversiteleri işçilerinin ve eğitim emekçilerinin yönettiği, öğrenci gençliğin öz-örgütleriyle denetlediği, kapitalist kâr için değil toplum için eğitimi gerçekleştirecek Özgür Emekçiler Üniversiteleri hedefiyle mücadeleyi öğrenci gençlik ve üniversite emekçileri içerisinde büyütmeliler.