Yeni Anayasa Tartışmalarında Kadının ve LGBT Bireylerin Konumu

Yeni anayasayı hazırlama süreci, AKP iktidarının öncülüğünde, küresel sermaye ile daha uyumlu bir Türkiye modeli yaratma çabasıyla el ele yürümekte. Bu süreçte aktif rol oynamaya çalışan birçok siyasi grup, 'eşitlikçi, demokratik ve özgürlükçü' bir anayasa hayaliyle meclisin anayasa komisyonuna taslaklar sunmaya devam ediyor. Oysa yeni anayasanın, küresel sermeyenin ve Türkiye burjuvazisinin gereksinimleri için değişeceği bilgisi, ne sır ne de bir sürpriz. Buna rağmen yeni anayasanın herkese eşit mesafede ya da ötekileştirmeyen bir kurgusunun olacağına inanmak safdillikten başka bir şey değil.  
Anayasa çalışmalarına LGBT örgütleri ve kadın örgütleri dahil olma çabasındalar. Peki, bu mücadele anayasa gerçeğinin neresinde kalıyor? Ya da soruyu tersinden sorarsak, anayasa gerçeği kadınların -feminist ve sosyalist feminist kadınların-  ve LGBT bireylerin mücadelesinin neresinde kalıyor?
Bu süreci daha iyi okuyabilmek için, içinde kadın hareketindeki çeşitli grupları barındıran Anayasa Kadın Platformu ve LGBT örgütlerinin anayasa çalışmalarına göz atmakta yarar var.
Anayasa Kadın Platformu’nun anayasa taslağı
Anayasa Kadın Platformu, 2007 genel seçimlerinin hemen ardından, Ekim 2007 tarihinde kuruldu ve bugüne dek, çeşitli taleplerini anayasa komisyonuna iletti. Platform, 2007 yılında AKP tarafından Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında bir grup akademisyene hazırlatılan anayasa taslağındaki 26 maddenin değiştirilmesi yönünde taleplerini komisyona sunmuştu. Platform, son taslağını ise 5 Ocak 2012 tarihi itibari ile TBMM Anayasa Komisyonu’na ulaştırdı. Burada, platformun, 5 Ocak tarihli taslağını [1] inceleyeceğiz.
Taslak üzerine
Platform, metne, nüfusun yarısını oluşturan kadınların özgürlük, demokrasi ve adalet eksikliklerinden zarar gördüğünü, bu amaçla anayasanın hazırlanışında platformun da yer aldığını belirterek başlıyor ve yeni anayasanın hazırlanması sürecinde yalnızca kadınlar için değil, feminist bir bakışla tüm toplum adına yer aldıklarını belirtiyor. Taslak, girişin ardından, anayasanın yapılış yöntemine ve temel ilke ve değerlerine yönelik düşüncelerin ifade edildiği iki kısa bölümden oluşuyor. 
Anayasanın yöntemi, söz konusu taslakta, anayasa meclisinin ‘toplumsal ve siyasi temsil gücü yüksek’, yani toplumun farklı sınıflardan, farklı görüşlerden kesimlerinin bir arada çalışması olarak belirlenmiş. Daha başta belirtmek zorundayız ki, kapitalist toplumlarda anayasa hiçbir zaman bu anlayışla inşa edilmez. Çünkü diğer tüm hukuki süreçleri kendisine bağlayacak ölçüde etkili yasalar bütününün, egemen sınıfın sözcükleriyle ve talepleriyle yazılmış olması gereklidir. 
Taslağın temel ilkeler bölümünde ise, sosyalist bir devrimden umudunu kesmiş küçük burjuva hareketlerin adeta diline pelesenk olmuş bütün arzularının başlıklara bürünmüş hali yer almakta: ‘Birey temelli’, ‘çoğulcu’, ‘temel hak ve özgürlükleri genişleten’, ‘hiyerarşiyi azaltan’, ‘doğaya saygılı adil bir sosyal devlet’… 
Bu taslağı birçok yönden eleştirmek mümkün, ancak bu yazı kapsamında, onun daha sınırlı bir eleştirisiyle yetineceğiz. Eleştirimiz, anayasa çalışmalarına katılmayan örgütlere sıklıkla yöneltilen ‘AKP iktidarına olan güvensizlik sebebiyle sivil anayasa çalışmalarına katılmama’nın ötesinde, kapitalizmin bekası için çalışan iktidarların anayasa hazırlama süreçlerinin demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü sıfatlarıyla anılamayacak olmasına ilişkindir. Hele ki, anayasayı erkek egemen söylemden arındırma mücadelesi içinde olmak… Açıkça söylemek gerekir ki, kadının özgürlüğü mücadelesi için çalışan kadın örgütlerinin, kapitalizmin yıkılması için sınıfsal mücadeleden elini ayağını çekerek,  patriarkal kapitalizmi ilerici yönde dönüştürme çabası boşa kürek çekmekten başka bir uğraş değildir.  
Şimdi, biraz daha ayrıntıya girerek, metnin kendisinin, feminist ya da sosyalist feminist hareketin amacıyla çelişen yüzüne değinmek istiyoruz. 
Aileden bağımsız özgür birey olarak kadın
Platform, yeni anayasa çalışmalarına erkek egemen sistemin dönüştürülmesi için katıldıklarını taslakta ifade etmişti. Fakat bizler kapitalizmin ehlileşemeyeceğini onun tarihinden biliyoruz. Tanıklıklarımız bununla sınırlı değil. Çünkü onun doğası, tarihi içinde oluşturduğu heteroseksist ve erkeğin egemen olduğu aile-toplum yapısıyla birebir ilişkili. Bu, kapitalist sistemde, kadının özgürlüğünün, onun aileden ayrı düşünülmesinin ya da erkek egemen sistemin bu amaç etrafında dönüştürülmesinin imkânsız olduğu anlamına gelir. Oysa platform tam olarak bu dönüşümü gerçekleştirme söylemiyle anayasanın hazırlanmasında sorumluluk üstleniyor.
Taslağın ‘Temel İlkeleri’nde, ‘Birey Temelli’ başlığı altında, kadını aileden bağımsız özgür birey olarak ele alma çabası, kapitalist sistemdeki her iktidar için ütopik bir taleptir. Çünkü sermayenin özne olduğu bir sistemde kadının aileden önceliği söz konusu değildir. Sermayenin var olabilmesi için, aile ekonomisinin ayakta kalması gerekir. Burjuva aile ise bireyin çıkarlarını ve mutluluğunu hedef alan bir yapı değil, aksine, ailenin kapitalist yeniden üretime ve bireyin aileye sunduğu katkıyı baz alan bir yapıdır. Dolayısıyla, o, kadının en büyük düşmanıdır. Çünkü sadece, aileden ayrı düşünülmeyen bir kadın sermayenin lehinedir.  Onun aile içindeki ekonomik döngüsü, kapitalist sistemin sacayaklarından birisidir. 
Genel ahlak vurgusu
Temel hak ve özgürlüklerin, ‘genel ahlak’ gibi keyfi nedenlerle sınırlandırılmaması gerektiği belirtilmiş taslakta. Genel ahlak, yani burjuva ahlakı, aynı zamanda kadının aileden ayrı bir birey olarak algılanması yönündeki en büyük engeldir. Burjuva ahlak, aynı zamanda, aile kurumunun dayandığı yazılı olmayan yasalar bütünüdür ve onun ortadan kalkması bu sistem içinde mümkün değildir. Çünkü onun yokluğu, başta aile kurumu olmak üzere özel mülkiyetin ifadesi olan bütün kurumların çözülmesini ifade eder.
Kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin
Kadına yönelik her türlü şiddetin ve kadına karşı işlenen suçların devasa bir artış gösterdiği günümüzde, yasaların kadını korumakta oldukça yetersiz olduğu aşikâr. Buna bir de yasa uygulayıcıların eril yönelimi eklenince, kadına yönelik suçların cezasız kalması gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Dolayısıyla, kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi mücadelesinin hukuki alanda da sürmesi gerekiyor. Ancak, pozitif hukuk, kadınlar lehine revize olduğunda, kadına yönelik suçların ve şiddetin son bulmayacağı da ortada. Çünkü yaşadığımız toplum düzeninin bütün araçları, kadının varlığına karşı bir işleyişe sahip. Bu durumda bu toplumsal kurguyu oluşturan sisteme karşı mücadele etmeden yalnızca hukuki alanda mücadele sürdürmek hem kendisiyle çelişen bir süreci hem de ikiyüzlü bir oluşumu bizlere gösteriyor. Kadınlar, bugünkü hukuk eril olduğu için şiddet görüyor değildir. Aksine, hukuk, patriarkal kapitalizm kadının üzerine basarak yükselebildiği için bugünkü normlara sahiptir.
Kadın-erkek arasındaki işbölümünün eşitlikçi yapısı
Bugünkü anayasanın kadın-erkek eşitliğine ilişkin maddesi (10. madde) pratikte çoğu zaman uygulanmamaktadır. Bunun en önemli sebebi, toplumsal yaşamdaki, çoğu kadın-erkek arası işbölümüne ilişkin ön kabullerdir. İşbölü- münün cinsiyetçi kimliği, tıpkı, genel ahlak ve burjuva aile gibi kapitalist sistemin dayanaklarından birisi. Onun varlığı patriarkanın tarihi kadar eski. Ancak kurumsallaşmış cinsiyetçi işbölümünün kapitalizmin genç dönemlerine denk düştüğünü söyleyebiliriz. 
Sanayi üretiminin kadının ucuz emeğine duyduğu yakıcı ihtiyaç, kadının bazı işlerde uzmanlaşmasını gerektirdi. Patriarkal kapitalizmin vazgeçilmezi olan aile ve onun yöneticisi konumundaki erkeğin iktidarı, kadının düşük ücretli çalışması ve bazı işlerden men edilmesi sonucunu doğurdu. Bugün sermeye sahipleri için devamının zorunluluk arz ettiği cinsiyetçi işbölümü, kadın ile erkeğin eşit olduğu kabulüyle çelişen bir durum yaratmaktadır. Çok basit bir örnekle, İşkur’un kadınlara yönelik verdiği mesleki eğitimler teknik becerileri geliştirmekten uzaktır. Kadınlara terzi, cilt bakım uzmanlığı ve kuaför eğitimleri, erkeklere ise makine operatörlüğü gibi teknik becerileri geliştirecek eğitimler veriliyor. Bu durum, elbette, yalnızca İşkur için geçerli değil. Kadının ve erkeğin yapacağı işler çalışma hayatında ayrışmaktadır. Bunun asıl sebebi, kadının aile içindeki ‘görevinin’ ona unutturulmamasıdır. Yuvayı yapacak olan dişi kuşun(!), ‘kadınlığa uygun düşecek işlerde çalıştırılmasının’ nedeni ise,  kadının aile ve toplum içindeki işlevinin sağlamlaştırılması gereğidir. Serbest piyasada ucuz işgücü olarak görülen kadın, ev içinde de ücretsiz işçi olarak çalışmalı ki kar oranları düşmesin! Dolayısıyla, kadın-erkek arasında eşitlikçi bir işbölümü talebi, bu sistem içerisinde karşılanamaz. 
LGBT örgütlerinin talepleri
LGBT örgütlerinin yeni anayasaya yönelik talepleri, Anayasa Kadın Platformu’nun talepleriyle büyük ölçüde paralellik gösteriyor. Onların taleplerini diğer platformlardan ayıran en belirleyici özellik ise, anayasanın var olan 10. maddesine yapılması talep edilen ekler. LGBT örgütleri, anayasa tartışmaları başlamadan önce, söz konusu maddeye, ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsel kimlik’ ifadelerinin eklenmesi gerektiğini, kadın örgütlerinin dahi böyle bir talebi yokken, gerek yayınlarında gerekse meydanlarda ifade etmişlerdi. Anayasa Kadın Platformu’nun taslağında da kendisine yer bulan bu ek talep, LGBT örgütlerinin yıllarını verdikleri mücadelenin ürünüdür.
Onların mücadelesiyle, bu süreçte,  Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kanunu Tasarısı Taslağı ile Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı Taslağı’ndan cinsel kimliğe ve yönelime ilişkin ayrımcı ifadeler çıkarıldı. Bu, yıllardır hakları gasp edilen, şiddete maruz kaldıkları hallerde bile LGBT bireylerin suçlu gösterilmelerini engelleyebilecek yasal tanınmaya yönelik ciddi bir adımdır. Bu kazanımın ardından, LGBT örgütleri, anayasanın 10. maddesine eklenmesi gereken cinsel yönelim ve cinsel kimlik ifadelerinin peşindeler. Kısacası, onların anayasaya yönelik taleplerinin merkezinde 10. madde yer alıyor.
Yıllardır bu alanda mücadele eden örgütler, Ayrımcılığa Karşı Gökkuşağı Koalisyonu [2] adı altında bir birliktelik sağladılar. Bu koalisyonun içinde yer alan, Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPOD), 16 Aralık 2011 tarihinde, yeni anayasa sürecine ve içeriğine ilişkin kapsamlı bir doküman yayınladı ve anayasa komisyonuna sundu. Anayasa Kadın Platformu’nda eleştirdiğimiz hususlar, bu dokümanda da benzer şekilde yer aldığı için, uzun uzadıya tekrar etmeyeceğiz.  Yalnızca şunu belirtmek gerekiyor: Bu metin, ‘özel hayatın dokunulmazlığı’ ‘bağımsız ulusal insan hakları kurumunun anayasal hak olarak düzenlenmesi’ ve ‘sığınmacı, göçmen ve mültecilerin haklarının anayasal güvence altına alınması’ talepleriyle diğer taslaklardan ayırt edilmektedir.
Bir diğer LGBT örgütü, Sosyalist Eşcinsel Biseksüel ve Trans Hareketi’nin (Sosyalist EBT) anayasa tartışmalarına bakışı ise, ‘saldırgan bir iktidarın yapacağı anayasaya yapılacak katkının gereksiz olduğu’ [3] yönünde oldu. Ancak Sosyalist EBT’nin anayasaya ilişkin tavrı, genelde burjuva iktidarların anayasasına verilen bir tepkiden çok, bir AKP karşıtlığından öteye geçmediği için oldukça eksik.
Anayasa gerçekliği, emekçi kadınlar ve LGBT bireyler
Var olan hukuka karşı mücadele etmek, haklarımızın yasal olarak tanınması ya da açıkça bizlere yönelik haksızlıklara yol açacak hukuki boşlukları doldurma çabası, elbette, anlamsız olarak nitelenemez. Ancak bu mücadele, sınıfsız bir toplum uğruna mücadeleyle bütünleşmiyorsa ve daha da önemlisi onu dışlıyorsa, onun ayakları yere basmıyor demektir. 
Küresel sermayenin kadının görünmeyen emeğine duyduğu ihtiyaç, onun konumunun aile ile ilişkilendirilmesini ve genel ahlakın burjuva aileyi ayakta tutmasını; işbölümünün cinsiyetçi bir şekilde örgütlenmesini gerektirmektedir. Sınıflı toplumların tarihi boyunca var olan ama kapitalizmle varlığını iyice güçlendiren patriarka kurumuna karşı söylemlere sahip feminist, sosyalist feminist ya da LGBT örgütlerin, salt pozitif hukuku hedef alan söylemleri ve sistemi dönüştürme çabası, sonuç vermeyecek bir uğraştır. 
2004 yılında, kadın örgütlerinin başarılı çalışması sonucunda değiştirilen TCK’yi ele alalım. TCK’de birçok cinsiyetçi madde değiştirilmişti. Evlilik içi tecavüz ve cinsel saldırı suç olarak tanımlanmış, töre cinayetleri ayrı bir madde olarak ele alınmış, “haksız tahrik” maddesi yeniden düzenlenmiş ve suçu işleyene yönelik cezai indiriminin önüne geçilmişti. Ancak yasa uygulayıcılar, bu maddelerin uygulanmasında çoğu zaman fiili direnç gösterdiler. 
Birkaç örnek verelim: N.Ç. davasında hakimin yorumu, 13 yaşındaki bir çocuğun tecavüze uğrarken ‘yaptıklarının bilincinde olduğu’ yönündeydi. Pembe Hayat Derneği’nin üyelerinin kanunsuz bir şekilde yolunu kesip kimliklerini soran polislerin dernek üyelerine şiddet uygulaması sebebiyle açılan davada hakim, şiddeti uygulayan polisleri korumuş ve dernek üyelerine, polise mukavemet suçundan hapis cezası vermişti. Bir diğer örnek, İzmir’de ailesiyle birlikte eğlenmek için bir mekâna giden Fevziye Cengiz’in başına gelenler. Fevziye Cengiz, mekâna gelen polislerce hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmış ve gözaltında dakikalarca şiddet görmüş ve cinsel tacize uğramıştı. Yaşananlar polis kamerasına ve basına yansıdığı halde, Fevziye Cengiz’in açtığı davada, polisler yerine Cengiz yargılanmış, polislerin onun ‘konsomatris olduğu’ yönündeki savunması mahkeme heyetince kabul edilmiş ve şiddet açıkça meşru kılınmıştı. Fevziye Cengiz, bugün polise mukavemet suçundan 6,5 yılla yargılanırken, şiddeti ve tacizi gerçekleştiren polisler hala görevlerinden alınmış değil. 
Hukuki düzenlemelere rağmen, hukuk uygulayıcılarının eril kararları bugün kadınların ve LGBT üyelerinin hayatlarına mal olmakta; kadına yönelik suçların cezasız kalması bu suçları arttırmaktadır. Yani hukuki reform mücadelesi, bu sistemin lağvını gerçekleştirecek sosyalizm mücadelesinden bağımsız kaldıkça, bizleri bu sistemin hukukunun dört duvarı arasında volta atıp durmaktan öteye taşımayacak. Oysa bizim, haklar ve özgürlükler yolunda düzen sınırları içinde volta atmaktan çok uzun soluklu bir yürüyüşe ihtiyacımız var. 

Dipnotlar

[1] http://yenianayasa.tbmm.gov.tr/docs/ anayasa-kadin-platformu.pdf
[2] Ayrımcılığa Karşı Gökkuşağı Koalisyonu’nu oluşturan gruplar: Hebûn Diyarbakır LGBTT Oluşumu, İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, Kadın Kapısı Derneği, Kaos GL Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği, Lambdaİstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği, SPOD Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, Voltrans Trans Erkek Oluşumu 
[3] http://sosyalistebt.wordpress.com/ 2012/01/15/kurt-vekilin-dili-taninmazken-bir-transin-sesi