Açlık grevlerinin ardından Kürt sorunu

Kürt siyasi hareketine yönelik PKK ve KCK davalarından yüzlerce tutuklu ve hükümlünün açlık grevi direnişi 67. gününün ardından Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla birlikte 18 Kasım günü sonlandırıldı. Açlık grevlerinin sonlanmasıyla birlikte, sürece ve sonrasında ortaya çıkan tablo üzerine çeşitli görüşler ortaya kondu. 
Hükümet kanadı, Abdullah Öcalan’a herhangi bir taviz verilmediğinin altını çizerek duruşundan geri adım atmadığını vurgulamaya çalıştı. Bununla birlikte, o, Öcalan’ın inkâr edilemez rolünü kabul ederek PKK liderini öne çıkardı. 
Medyada da hükümete yakın yayın organları ve yazarlar, Abdullah Öcalan’ın Kürt hareketinin bütünü ve sokaktaki Kürt halkı üzerindeki otoritesinin bir kez daha ortaya konmasını “çözüm” adına olumlu bir gelişme biçiminde yorumladılar. 
Özetle, açlık grevlerinin ilk sonucu, Abdullah Öcalan’ın, kendisinin de ifade ettiği “rolünü” oynayabilmesi için muhatap alınması gerekliliğinin öne çıkarılması ve özellikle Türk toplumunun buna biraz daha hazırlanması oldu.
Açlık grevleri sürecinin, en önemli sonuçlardan bir diğeri, içerideki kararlı direniş sonucunda, başını Kürt emekçilerinin ve gençliğinin çektiği kitlesel sokak hareketinin bir kez daha gücünü göstermesiydi. Özellikle Kürt illerini günlerce eylem alanına çeviren ve geçmişteki serhildanları andıran bir kararlılıkla sokağa çıkan Kürtler, yarattıkları basınçla önce BDP milletvekillerini açlık grevine girmeye zorladılar; ardından da ölümler başlamadan Abdullah Öcalan’ın devreye girmesini sağladılar. 
Bunda, Erdoğan’ın eylemi küçümseyen söylemlerinin yanı sıra, perde arkasında yürütülen görüşmelerin de etkili olduğu söylenebilir. Hükümet, açlık grevlerini uzunca bir süre görmezden gelmiş, kritik aşamaya girilmesiyle birlikte saldırganca şoven milliyetçiliğe sarılmış ama sonuçta, kitlesel sahiplenme nedeniyle Türkiye’nin başlıca gündem maddesi haline gelen açlık grevlerinde adım atmak zorunda kalmıştır. Zira hükümet, geçtiğimiz aylardaki yoğun gerilla saldırılarından çok, açlık grevleri sürecinde bir kez daha kendisini gösteren kitlesel halk muhalefetinden ve onun yaratabileceği siyasi altüst oluşlardan korkmaktadır. 
Açlık grevlerine karşı hükümetin ortaya koyduğu tavır, Kürtler arasında AKP’ye duyulan öfkenin yaygılaşmasına ve BDP’nin siyasi ve toplumsal gücünü arttırmasına da yol açtı. Bu gerçeklik, KCK operasyonlarıyla büyük darbe vurulan BDP örgütünün görece güçsüzleşmesine rağmen, bölgede halkın sokağa dökülerek bu operasyonları bir anlamda boşa çıkarmasıyla kendisini gösterdi. Bu durumda, açlık grevlerinde herhangi bir ölümün olması demek, dizginlenmesi pek de mümkün olmayan ve belki de doğudan batıya doğru hızla yayılacak bir kitle hareketinin ortaya çıkması anlamına gelecekti. Hükümetin göze almak istemediği şey tam da budur.
Talepler ve olasılıklar
Önce, Kürt tutukluların gerçekleştirdiği eylemin, bir “ölüm orucu” eylemi gibi tüm talepler karşılanana kadar sürdürülmediğini; açlık grevlerinde dile getirilen taleplerde adım atılması durumunda eyleme son verilebildiğini akılda tutmakta yarar var. Bununla birlikte, direniştekilerin ölüm sınırına geldikleri de bir gerçekti (eyleme ilk başlayan gruptakilerin bedenlerinde kalıcı hasar oluşması riski hala var). Zaten hükümeti uzlaşmaya zorlayan da açlık grevlerinde ölüm sınırına gelinmiş olması ve olası ölümlerin yol açacağı kitlesel öfke patlamasıydı.
Öcalan’ın konumu
Açlık grevlerinde ifade edilen taleplerin kısa bir süre içerisinde hayata geçirilmesini de hiç kimse beklemiyordu. Ama gelinen noktada, yalnızca, eylemlerde de daha çok öne çıkan “Öcalan’a tecritin sonlandırılması” yönünde kısmi bir adım atılırken, diğer taleplerin ne ölçüde karşılanacağı bir “sır” olmayı sürdürüyor.
Bununla birlikte, Öcalan’a herhangi bir tecritin uygulanmadığını söyleyen hükümet, onun ailesiyle görüşmesinin önünde hiçbir engelin olmadığını ama avukatlarıyla görüşmesinin “istismar edildiği” için engellenmeye devam edileceğini, açlık grevlerinin ardından da açıkça vurguladı. 
Bu durumda akla iki olasılık geliyor. Bunlardan birincisi, hükümetin müzakere sürecini, geçmişte olduğu gibi hem Öcalan’la hem de PKK lider kadrosuyla birlikte değil ama yalnızca Öcalan’la sürdürmek istediği, avukat görüşmesinin de bu yüzden engellendiğidir. İkincisi ise -ki bu, birincisini dışlamıyor- avukat görüşmelerinin, Kürtlere “taviz verilmediğini” göstermek için, derhal başlatılmak yerine bir süre erteleniyor olmasıdır.
Her iki durumda da, hükümet, açlık grevi sürecini kendisi adına en az zararla atlatmasının ardından, bu süreci yeni bir burjuva çözüm ve silah bıraktırma sürecinin başlangıcı olarak kullanmak istiyor izlenimi vermektedir. Burada, hükümetin, bir anlaşmanın sağlanabilmesi ve PKK liderlerinin ikna edilebilmesi için, Öcalan’ın bir kez daha vurgulanan otoritesinden yararlanmak istendiği ortada. Hükümet, geçmişte olduğu gibi Öcalan’ın “görüşmelerden çekildiğini” açıklamasına yol açacak bir ortamın doğmasını engellemek için ağırlıklı olarak -belki de yalnızca- Öcalan’ın -gizli görüşmelerle- muhatap alınmasını hedefliyor da olabilir.
Hükümet hangi hesabı yapıyor olursa olsun, açlık grevleri sonrasında, en azından burjuva siyasi çevrelerde, sorunun burjuva-liberal çözümüne biraz daha yakın bir hava oluşmuş gibi görünüyor. “Kürt açılımı” sürecinden de bildiğimiz, PKK lider kadrosunun silahlar bırakıldıktan sonra yurtdışına gitmesine yönelik olasılıkların dillendirilmesi de -yeni bir şey olmamakla birlikte- mevcut ortamda, ilgili siyasi çevrelerde, öncekinden daha farklı algılanmaktadır. Bu planın, başbakan tarafından net bir şekilde ifade edilmesi ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ndan da destek alması, hükümetin, geçmişteki sürecin aksine daha rahat bir şekilde adım atmasını sağlayabilir.
Anadilde savunma
Açlık grevlerinin bir diğer talebi ise anadilde savunma hakkının hayata geçirilmesiydi. Açlık grevleri sonlanmadan önce konuyla ilgili bir çalışma yaptığını açıklayan hükümetin getirdiği yeni düzenleme, keyfi biçimde uygulanmayan mevcut düzenlemenin dahi gerisindedir. Değiştirilen yasadaki düzenlemeye göre, Kürtçe savunmanın önünde, KCK davasındaki yargıçların keyfi tavrı dışında, zaten herhangi bir engel bulunmuyordu. 
Baştan sona siyasi bir yıldırma kampanyası olan KCK davaları öncesinde, mahkemelerde Kürtçe ve Arapça savunma yapılabiliyor, bunun için gerekli tercümanı da –ücreti devlet tarafından karşılanmak üzere- mahkeme atıyordu. Yeni düzenlemeyle, Kürtçe savunmanın önüne yargıçlar eliyle dikilen fiili engeller yasallaştırılmaktadır. Artık, yargılanan kişi, yalnızca iddianamenin okunması sırasında ve esas hakkındaki mütalaasını verirken anadilinde konuşabilecek. Dahası, bunu yaparken de tercümanını kendisi tutup parasını kendisi vermek zorunda. Aynı zamanda yargıç, bu kısıtlı anadilde savunmayı bile engelleme hakkına sahip. Özetle, hükümet talebi karşılıyor izlenimi yaratıp, gerçekte anadilde savunma hakkının gasp edilmesini yasallaştırmaktadır.
BDP önderlik edemedi
Açlık grevlerinin gözler önüne serdiği en önemli gerçek, Kürt hareketinin önderliğinin, kısa bir süreliğine de olsa, BDP’den ya da PKK’den çıkıp cezaevlerindeki KCK tutuklularının eline geçmesiydi. KCK davasından tutuklu olan Kürt siyasetçileri, BDP’nin, açlık grevlerinin başlamasından sonra dahi tam bir atalet sergilediği ortamda, inisiyatifi ele almış ve Abdullah Öcalan’ın, açlık grevlerinin sonlandırılması için gönderdiği mesajda vurguladığı gibi, “dışarıdakilerin yapması gereken işi ve sorumluluğu kendi üzerlerine almışlardır”.
Yine Öcalan’ın sözleriyle ifade edersek, “kendi görev ve sorumluluklarını zaten zor şartlarda olan, hasta olan, dört duvar arasındaki tutsaklara yükleyen dışarıdakiler”, çok geç harekete geçmiş ve gerçekte, önderlik etmeleri gereken tutukluların peşinden sürüklenmişlerdir. 
Bu anlamda, açlık grevleri, TBMM’nin koridorlarında, grup toplantılarında, komisyonlarında ve genel kurulunda hükümetle uzlaşma peşinde koşmayı görev edinmiş Kürt politikacılarına, somut siyaset üretmek ve onları yaşama geçirmek için kitlelerin içinde ve önünde yer almak gibi bir görevleri olduğunu; tersi durumda, tabanın onları aşabileğini de hatırlatmıştır. 
Burjuvazinin çözümsüzlüğü
Liberal burjuva politikacıların yaymak istediği “iyimser” havaya rağmen, açlık grevleri sürecinin ardından hükümetin geleneksel tavrını değiştirmeye başladığını düşünmek için çok erken. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, üç ana talepte, Öcalan’la görüşmelerin yeniden başlaması sinyalinin dışında ciddi bir adım atılmış değil. Aksine anadilde savunma hakkı neredeyse tamamen gasp edilmiş durumda. Öte yandan, KCK operasyonları yeniden sıklaşmaya başlıyor. 
Buna, süreci bir kırılmaya götürebilecek olan, hükümetin, BDP milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırma hazırlığı eşlik ediyor. Ancak, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve bunu tutuklanarak cezaevine gönderilmelerinin izlemesi durumunda, bu kez Kürt emekçilerinin ve gençliğinin kitlesel öfkesini dizginlemek hiç de kolay olmayacaktır.
Küçük burjuva liberal solun bir zamanlar büyük umutlar beslediği “Kürt açılımı”nın başlangıcından beri vurguladığımız gibi, hükümetin “Kürt sorunu”nun çözümünden anladığı şey, Kürt halkının gasp edilmiş olan demokratik haklarını tanımak değil, PKK’ye silah bıraktırmaktır. Hükümet, tüm adımlarını, bölgeye yönelik emperyalistlere taşeronluk planları çerçevesinde ama bu amaca tabi bir şekilde atmaktadır.
Bu nedenle, hükümet, açlık grevlerinin ardından oluşan ortamı ve Abdullah Öcalan’ın otoritesini kendi çözümü adına kullanmayı planlıyor. BDP de, yaptığı tüm açıklamalarda müzakere sürecinin canlandırılmasını ve bu eksende bir çözümün yaratılmasını yüksek sesle dile getiriyor. Suriye’deki Kürt sorununun fiili bir özerklik ve Özgür Suriye Ordusu ile bölgesel iktidar mücadelesi ekseninde ilerlediği, Irak’ta ise Türkiye’nin desteklediği Kürdistan yönetimiyle merkezi iktidar arasında iç savaş koşullarının oluştuğu bir ortamda, AKP hükümeti “kendi” Kürt sorununu çözmek zorunluluğuyla karşı karşıya bulunuyor.
Şubat ayındaki değerlendirmemizde şu tespiti yapmıştık: 
“Kesin olan şu ki, bu iş, Ortadoğu’da savaş tamtamlarının yeniden çalmaya başladığı bir süreçte, hiç de kolay olmayacak. Öte yandan, bizzat bu durum, Türkiye burjuvazisinin ve hükümetinin kendi çözümünü bir an önce hayata geçirmesini gerektiriyor. Bu yüzden, şu an her iki tarafın da ifade ettiği gibi kesintiye uğrayan görüşmelerin, önümüzdeki dönemde yeniden başlaması, Öcalan'ın “rolünü oynaması” için uygun koşulların yaratılması ve adımlar atılması olası.”[1] 
Benzeri bir süreç, bugün, Suriye ve Irak’taki yakıcı gelişmelerin de dahil olmasıyla birlikte devam ediyor.
Türkiyeli egemenler, bölgede kartların yeniden karıldığı, Kürtler açısından Irak’ta zaten mevcut olan statünün Suriye’de de fiilen oluştuğu bir ortamda, Kürt sorununun Türkiye’deki çözümünün kendi denetimleri dışında gerçekleşmesini istemiyorlar. Fakat bu, AKP hükümetinin, her durumda, kendi burjuva çözümü yolundaki hedefine ulaşabileceği anlamına gelmemektedir. Bunun başlıca sebebi, bölgedeki kapsamlı altüst oluşlar ve sürece müdahil olan birçok aktörün varlığıdır.
Irak ve Suriye’deki gelişmelerin bir kez daha gözler önüne serdiği başlıca gerçek, dört devlet arasında parçalanmış olan Kürt sorununun burjuva sınırlar içinde sağlanacak bir çözümünün kalıcı olamayacağı; aksine yeni çatışmaların tohumlarını taşıdığıdır. Bu, söz konusu coğrafya, ABD önderliğindeki Batılı emperyalistlerin yıllardır savaşlar ve müdahaleler yoluyla yeniden biçimlendirmeye çalıştığı Ortadoğu olduğunda, emperyalistlerin ve onların bölgesel taşeronlarının çıkar mücadeleleri, yeni savaşlar ve farklı uluslardan emekçilerin birbirlerini boğazlaması anlamına gelmektedir.
İşçi sınıfının devrimci çözümü
Bu yüzden, açlık grevleri sürecinde Türkiye işçi sınıfının en dinamik kesimi olduğunu bir kez daha ortaya koyan Kürt emekçilerinin ve gençliğinin mücadelesinin, Türkiye ve bölge işçi sınıfının birleşik mücadelesi haline getirilmesi; tüm emperyalist güdümlü burjuva çözüm programlarının yırtılıp atılması son derece önemlidir. Arap, Kürt, Türk, Musevi, Fars; hangi kimlikten olursa olsun bölgedeki tüm işçilerin emperyalistler ve yerel egemenler tarafından çizilmiş yapay sınırları ortadan kaldıracak ve her türlü ulusal baskıya son verecek olan iktidarının yaratılması, aynı zamanda, kalıcı barışın ve özgürlüğün biricik güvencesi olacaktır. 
Kapitalist rekabet içinde bütün bir Ortadoğu’yu gericilik, savaş ve katliam alanına dönüştürmüş olan mülk sahibi sınıfların Kürt sorununa ilişkin “çözüm”ü, bütün halklardan emekçilere yeni yıkımlardan başka bir şey getirmeyecektir. Bölgenin içine sürüklendiği felaketten tek çıkış yolu, tüm ülkelerin işçilerinin enternasyonalist-sosyalist bir partide birleşmesi ve bütün zenginlikleri hakça paylaşan gerçekten eşit ve özgür emekçiler toplumunu yaratmak için sermayenin egemenliğine son vermesidir.  Bu, dili, dini, etnik kökeni ne olursa olsun, emekçilerin, bir Ortadoğu Sosyalist Devletler Federasyonu’nda bir araya gelmesi perspektifine sahip devrimci işçi hükümetleri kurmak için emperyalizme ve yerel egemenlere karşı örgütlü mücadeleye soyunması demektir. 
Bu mücadelenin başarısı, onun enternasyonalist doğasına uygun uluslararası devrimci siyasi önderliğin şubelerinin tüm ülkelerde inşasını gerektirir. Bu önderlik, IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’dir. Toplumsal Eşitlik olarak, bütün işçi sınıfı sosyalistlerini, aynı zamanda Kürt halkının meşru demokratik haklarının tüm işçiler tarafından sahiplenilmesi ve emperyalistlere ve burjuva devletlerin saldırılarına karşı kararlı bir şekilde savunulması anlamına gelen bu perspektif uğruna mücadeleye çağırıyoruz.

Dipnotlar

[1] Toplumsal Eşitlik dergisi, 1. Sayı: Roboski Katliamı, Operasyonlar ve “Kürt Açılımı”; Yusuf Ateşçi, Şubat 2012