Büyükşehir Yasası ve kentsel dönüşüm
TBMM İçişleri Komisyonu’nda hararetli tartışmalara sahne olan Büyükşehir Belediye Yasası 12 Kasım’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı. Görüşmelerin başından itibaren CHP ve MHP milletvekillerinin önergeler vererek, yoklamalar isteyerek hatta kavga ederek engellemeye çalıştığı yasa, komisyon süreci de dahil, toplam 16 gün içinde Meclis’ten geçti. 
Böylece, içeriği düşünüldüğünde, Avrupa’da ya da normal bir burjuva demokrasisinde aylarca sürecek bir tartışma süreci sonunda çıkabilecek bir yasanın, Türkiye’nin “özgün” burjuva demokrasisinde böylesi kısa bir sürede yasalaşabildiğine tanık olduk. 
AKP iktidarının bu aceleciliğinde, kuşkusuz, hem ekonomideki sorunların hem de seçimler yaklaşırken oy oranlarında gözlenen düşüşün etkisi var. AKP’nin, daha önceki yıllarda, özellikle 1980’li yılların sonunda ANAP-Turgut Özal döneminde çok sayıda örneğini gördüğümüz “seçim bölgeleri ile oynama” taktiğine sarılması, onun artık düşüşe geçtiğini kabullendiğinin de göstergesi sayılabilir. Ancak yasanın çıkartılma amacının sadece seçim bölgeleri ile oynamak olmadığı çok açık. 
Büyükşehir Yasası ne getiriyor?
Yasanın ana amacı kırsal alanların büyükşehir sınırlarına katılması. Bu yolla, yapılacak seçimlerde kırsal alandan gelen oylarla iktidarın avantaj sağlaması ve il özel idarelerinin kapatılmasıyla kurulacak olan ‘Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi’ aracılığıyla büyükşehirlere müdahalesinin arttırılması amaçlanıyor. Bu ana fikir etrafında yapılan düzenlemeler ve değişikliklerle birlikte, 29 il özel idaresi, 1591 belde belediyesi (belediyelerin neredeyse yarısı) kapatılacak ve 16082 köy tüzel kişiliği kaldırılarak mahalleye dönüştürülecek. Küçük sermaye gruplarına karşı, büyük sermayenin yararına hizmet eden bu yasayla birlikte, kırsal alanlar ile taşranın imar yetkileri merkezde toplanacak ve büyük sermayenin rant pazarı genişletilecek. Büyükşehirlerin sınırlarının genişletilmesiyle büyükşehir vergisi toplanan nüfusta da devasa bir artış sağlanmış olacak.
Büyükşehir Belediye Yasası’nı, daha önce çıkartılıp uygulamaya konan 2B, Yabancılara Mülk Satışı ve son dönemde gündemde olan Kentsel Dönüşüm projeleri ile birlikte değerlendirmek gerekiyor. Hemen belirtelim ki, acele hazırlanıp hızla kanunlaştırılarak arka arkaya uygulamaya konulan bu yasalar, AKP iktidarının giderek derinleşen küresel kriz, Türkiye ekonomisinin sıcak paraya olan ihtiyacı, ülke dışından spekülatif amaçlı gelen sıcak paranın sabit yatırıma dönüşmemesi gibi nedenlerden dolayı ne denli zor durumda olduğunu göstermektedir.
2B Yasası 
Resmi tanımı ''31 Aralık 1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerden, tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanlarının Hazine adına orman dışına çıkarılması uygulaması'' olan 2B arazileri konusunda AKP iktidarı son noktayı koydu. Burjuva basın ise yaklaşık 500.000 hektarlık orman alanının yok edilmesi ve işgal edilip parsellenerek satılması konusunda neredeyse tartışma bile yapmadan, konuyu sadece ekonomik alanla sınırladı. 
Ekonomiye kaynak yaratılması için satışa çıkartılan ve yasal olarak orman alanı olduğu halde işgal edilip üzerine binalar yapıldığı için “orman vasfını yitirmiş” sayılan 2B arazilerinin satışından, 2013 bütçesine 4,8 milyar TL kondu. Bu rakamın, başvuru sayısına göre 10 milyar TL’yi aşması bekleniyor. Temel olarak bakıldığında özellikle büyükşehirlerde AKP’nin oy depoları olarak görülen yerlerde (örneğin İstanbul-Sultanbeyli) 2B alanlarının yoğunluğu göze çarpıyor. Dolayısıyla AKP iktidarı bu uygulama ile hem ekonomiye para girişi sağlarken, hem de kendi seçmenlerinin çok önemli bir talebini karşılamış oluyor. Ama yasanın asıl amacı, hükümetin kendi projeleri için kaynak yaratırken aynı zamanda devasa orman arazilerini az sayıdaki büyük sermaye grubuna peşkeş çekmesidir.
Yabancıya mülk satışı
Yabancılara mülk satışının yasalaşması, konut arzının arttığı ancak iç talebin azaldığı bir ortamda inşaat sektöründe ve emlak piyasasında yaşanacak olası iflasları erteledi. Bununla birlikte, Fİ Yapı, KC Grup gibi, bir dönem yazılı ve görsel basına sürekli reklam veren firmalar iflaslarını açıklayarak, battıklarını ilan ettiler. Bu iflas furyasının özellikle “mahalle arası müteahhitler” düzeyinde hala sürdüğü biliniyor. Daralan iç piyasada, 2002-2010 arasında 85 bin 676 yabancı uyruklu kişi ev ya da arsa sahibi olurken, son beş yılda 14,4 milyar dolarlık gayrimenkul satın alındı. Yabancılara mülk satışının önünü açan Mütekabiliyet Yasası ile gelecek yıl 5 milyar dolar, uzun vadede ise 10 milyar dolar ek yabancı yatırımı öngörülüyor. Özellikle Arap ve Körfez ülkelerinden gelen konut alımı talebi, bu alanda atıl olan ve satışı durma noktasına gelen inşaat projelerinin bu alıcılara pazarlanmasını gündeme getirdi. 
Ancak dar kafalı ulusalcılarımızın “memleketi satıyorlar”, “İsrail’liler GAP bölgesini parça parça alıyormuş” gibi söylemleriyle biraz komedi unsuru eklenen bu satışlar, Türkiye ekonomisinin açığını, yeni yasa sayesinde yapılacak “yamalar”la da kapatamıyor. 
Bu süreçte, bankalar konut kredisi pazarlamalarına hız verirken, “kazanılmamış bir paranın uzun vadeli borçlanmaya ayrılması”, konut kredisi kullanan ve bu yolla ev sahibi olma hayali kuranların kâbusu olmaya devam ediyor. Türkiye’de kısa vadeli çözümlerle sürekli ertelenen ekonomik krizin patlaması durumunda yaşanacak toplu işten çıkartmalar sonucunda bu kredilerin ödenemeyeceğini ve bize özgü bir “mortgage krizi” yaşanması olasılığının çok yüksek olduğunu belirtmek gerekiyor. Geçmişte, üretim sanayisine yapılan yatırımlar nedeniyle gelişen banka-sanayi bütünleşmesi, bugün (özellikle AKP döneminde) üretim sanayisinin aksine inşaata yönelen burjuvazi nedeniyle banka-inşaat biçiminde bir bütünleşmeye dönüşmüş durumda. Bu yüzden inşaatın çöküşü bankaları da derin bir şekilde tehdit etmektedir. 
İnşaat sektörünün büyüme oranında yaşanan düşüş, azalan taleple de birlikte krizin yaklaşmakta olduğunu gösteriyor. Hükümet, Türkiye ekonomisinin ve burjuvazisinin can damarlarından biri haline gelmiş olan inşaat sektörünü canlandırmak ve olası krizini aşmak için kentsel dönüşüme sarılmıştır. 
“Rantsal dönüşüm”
Türkiye ekonomisinin motor sektörlerinden olan inşaat sektörünün “büyümesi” ve yeni rant alanlarının yaratılması için, son dönemde, “kentsel dönüşüm” adı altında şehir merkezlerinin işçilerden, emekçilerden, dar gelirlilerden temizlenmesi projesi yaşama geçiriliyor. Bu bölgelerdeki evler yıkılarak yerlerine rezidans konutlar, ofisler ve AVM inşaatları yapılıyor.
1950’li yıllardan sonra kentlerde -özellikle de İstanbul’da- başlayan gecekondulaşma, daha çok fabrikaların yakın çevrelerinde işçilerin barınma ihtiyacından kaynaklanıyor; iktidar-patronlar ve belediyeler de bu duruma karşı çıkmak şöyle dursun, onu destekliyordu. İstanbul’da, özellikle “Ankara Asfaltı” denilen ve şimdi Üsküdar Harem’den Gebze-İzmit’e kadar uzanan E5 hattında bulunan irili ufaklı yüzlerce fabrikanın etrafında yeni yerleşim alanları oluşmaya başlamıştı. 
Bu dönemde “şehirliler” için aynı bölgede en cazip yerleşim yerleri ise Kadıköy’den başlayan ve Bostancı’ya uzanan sahil ve tren yolunun yakın çevresiydi. Ayrıca, zamanla, İstanbul Boğazı kıyılarında kurulmuş olan o dönemin büyük fabrikalarının etrafında da (Beykoz Deri Kundura, Paşabahçe Cam, Paşabahçe Tekel, İstinye Tersanesi, Kavel vd.) işçi mahalleleri oluşmuştu. Haliç kıyıları, Kazlıçeşme ve Topkapı da İstanbul’un, gecekondularla dolu, başlıca sanayi bölgeleriydi. 
İstanbul’un nüfusu, 1950’lerde başlayan ama asıl olarak 1970’li ve 1980’li yıllardan sonra hızlanan kırdan kente göç yoluyla büyük ölçüde arttı. 2000’li yıllara gelindiğinde, artık bir “megaköy” haline gelen İstanbul, Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiye eklemlenmesiyle birlikte, daha farklı bir değişim sürecine girdi. Özelleştirmeler sonucunda ve “zarar ettiği” gerekçesiyle kamu sektöründeki büyük fabrika ve tersanelerin kapatılması, Haliç çevresindeki sanayi bölgesinin ortadan kaldırılması ve şehir dışında organize sanayi bölgelerinin oluşturulması rant peşinde koşan sermaye gruplarının, gözlerini artık şehir merkezi sayılan yerlerdeki işçi mahallelerine çevirmesine neden oldu. 
Burjuvazinin gözünde işçi sınıfına bırakılamayacak kadar değerli olan bu bölgelerde, tersine göçü hızlandıracak faktörler devreye sokuldu. Kapatılan fabrika ve atölyeler nedeniyle iş ile ev arasındaki mesafeler açılmaya, İstanbul’un bir ucunda oturup diğer ucunda çalışmak olağan hale gelmeye başladı. Konut kiralarının artması, ücretlerin düşmesi, ek ödemelerin ortadan kalkması, ulaşımın pahalılaşması vb. sonucunda, işçiler, artık yaşayamaz hale geldikleri kent merkezlerinden uzaklaşmaya başladılar. Her şeye rağmen merkezde yaşamaya devam edenlerin gönderilmesi için de “deprem tehlikesi” imdada yetişti ve “kentsel dönüşüm” projeleri hayata geçirilmeye başlandı. 
Bu “tezgâh” için çıkartılan yasa, sözkonusu toplu sürgünün meşru zeminini oluşturdu. “Kentsel dönüşüm” projesi adı altında, Sulukule’de yaşayan Romanlar neredeyse İstanbul’un dışına, Kayabaşı’na gönderilirken onların evleri lüks villalara dönüştürüldü ve burjuvalara satıldı. Aynı yolla, Tarlabaşı’ndaki tarihi evler boşaltıldı. Benzer örnekler Balat, Fener, Kuştepe, Fikirtepe gibi geleneksel işçi semtlerinde hala yaşanıyor. TOKİ ve onların müteahhitleri ise bu bölgelerde yaşayanlara arsaları karşılığında rezidans dairelerden ev teklif ettiklerinden söz ediyorlar ama bu alışveriş sonrasında onlardan fark olarak ne kadar para istediklerini ve onları kaç yıllığına borçlandırdıklarını anlatmıyorlar. Zaten, işçilerin büyük çoğunluğu, eski mahallelerinde oluşturulan orta sınıflara özgü yeni yaşam biçimine uyum sağlayamayacağını bildiğinden, para karşılığında kent merkezlerini terk ederek çevredeki semtlere gidiyor. 
“Deprem önlemleri” ve gerçek çözüm
Türkiye genelindeki kabaca 19,5 milyon yapının yüzde 55'i birinci derece deprem bölgesinde bulunuyor. Anadolu’daki şehir merkezlerinin neredeyse tamamı fay hatları üzerine kurulmuş durumda. Bu binaların yüzde 65'inden fazlası da ya kaçak ya da ruhsatsız olarak inşa edilmiş. Ayrıca sanayi kuruluşlarının yüzde 98'i, barajların yüzde 95'i de deprem bölgelerinde. 
İstanbul ise bilim insanlarının ‘her an olabilir’ dediği yıkıcı bir deprem tehlikesi ile karşı karşıya. Kentteki 1 milyon 600 bin binanın en az yüzde 70’inin imara aykırı şekilde, plan ve projesi olmadan, denetimsiz yapıldığı biliniyor. Tüm bu koşullar atında deprem senaryoları yapılıyor ve binlerce binanın yıkılacağından, çok sayıda insanın öleceğinden söz ediliyor. 
1999 Marmara depreminin ardından geçen 13 yılda, burjuva iktidarlar laf üretmekten başka bir iş yapmadılar; zaten yapamazlardı. Onlar, ellerinin altında TOKİ gibi konut üretimi konusunda hazır bir kuruluş olmasına rağmen, bu kurumu kapitalist kâr ve rant amacıyla kullandılar. Gerçek bir kentsel dönüşüm planlamak yerine, TOKİ-Emlak Konut işbirliğiyle özellikle İstanbul’da lüks konutların üretimine hız verdiler. 
Burjuva iktidarların beklenen deprem konusunda aldıkları en somut önlem, yüz binlerce ceset torbası almak ve kamu binalarını depreme karşı güçlendirme çalışmalarına başlamak oldu. Tüm bunlar yapılırken, hiç kimse, “halk olası bir depremde enkaz altında kalacağına göre o kamu binaları ne işe yarayacak?” diye sormadı. Oysa 13 yılda yüz binlerce sosyal konut üretip ulaşımı ve altyapısı ile planlı bir İstanbul yeniden inşa edilebilirdi. Ancak iktidarın emrindeki TOKİ, bunun yerine, Ağaoğlu ve Varyap gibi ahbap şirketlerle anlaşıp “arsa satışı karşılığı kâr ortaklığı” yöntemiyle, Ataşehir gibi büyük çoğunluğu lüks konutlardan oluşan yeni ilçeler yaratmayı ve kasasını doldurmayı tercih etti. Kapitalizm altında başka türlü olması da beklenemezdi.
Yaşanan pratik, bize, demokratik ve bilimsel bir planlamayla hem kentin deprem karşısında yıkılmasını önleyecek hem de onu her anlamda sağlıklı yaşanılabilir bir alan haline getirecek dönüşümün, yalnızca rant ve kâr kaygısının olmadığı sosyalist bir düzende gerçekleşebileceğini gösteriyor. 
Merkezine insanın yerine parayı ve kârı koyan kapitalist sistem varlığını sürdürdükçe, sellerden, depremlerden, açlıktan ve hastalıklardan gerçekleşen bütün ölümlerin arka planında her zaman para, rant ve çıkarda cisimleşen kapitalist ilişkiler olacaktır. İnsanlığın ortak geleceğini maddi kaygılar taşımadan inşa etmenin; onu doğal afetlerden korumak için tüm önlemleri almanın tek yolu sosyalist bir toplum yaratmaktır.