Çin’in yeni önderliği: bir kriz yönetimi

Geçtiğimiz hafta, partinin 18. Ulusal Kongresi’nde atanan yeni Çin Komünist Partisi (ÇKP) önderliği, derinleşen krizin önderliği olacak. Ekonomi, küresel kapitalizmin tarihsel çöküşünün ortasında çarpıcı biçimde yavaşlıyor ve ABD, Çin’in Asya’da ve uluslararası düzeyde potansiyel bir rakip olarak yükselmesini engellemek için diplomatik ve stratejik bir saldırı sürdürüyor.
Göreve gelen genel sekreter Xi Jinping ve yedi kişilik Siyasi Büro Daimi Komitesi, bütünüyle, ülkenin 1,3 milyarlık halkından gizli olarak seçildi. Bu ÇKP açısından yeni bir şey olmamakla birlikte, “beşinci” önderler kuşağı, 1949’un devrimci altüst oluşlarıyla ve onunla bağlantılı toplumsal kazanımlarla herhangi bir bağlantıları olduğunu iddia edemez.
Xi, ÇKP’nin, dünya görüşü bütünüyle 1970’lerde başlamış olan kapitalist restorasyon, özellikle de 1978 sonrasında Deng Xiaoping tarafından biçimlendirilmiş bir bürokratlar kuşağını temsil etmektedir. Xi, geçtiğimiz on yıl boyunca, çeşitli sahil bölgelerindeki ve kentlerindeki parti aygıtına başkanlık etmiş ve ÇKP’deki diğer mevkidaşları gibi, süper zengin seçkinlerin doğmasına yol açan “şirketleri ve sermaye girişini çekici kılma” sloganı altında faaliyet göstermiştir.
Xi, tek siyasi sermayesi ailesinin “kızıl aristokrasi” ile bağları olan özellikle horlanmış bir tabakadan gelen bir “küçük prens” olarak tanınıyor. Onun babası Xi Zhongxun, 1970’lerin sonlarında, Deng tarafından Shenzhen’de ilk “özel ekonomik bölge”yi kurmakla görevlendirilmişti. Küçük prensler, Çin’in yeni burjuvazisinin, devlet varlıklarının -sıkça Batılı şirketler ve bankalarla anlaşmalı olarak- yağması yoluyla servet birikimi sağlamadaki insafsızlığıyla kötü bir ün salmış, güçlü bir kesimini oluşturmaktadır.
Xi’nin kongrede yaptığı konuşma, Marksizme ya da sosyalizme ilişkin göstermelik de olsa hiçbir göndermenin olmamasıyla ve Çin ulusunun büyüklüğüne yaptığı övgüyle dikkat çekiciydi. ÇKP’nin propagandasında giderek baskın bir tema haline gelen Çin milliyetçiliği, işçi sınıfının sosyal koşullarına yönelik bir başka acımasız saldırıya hazırlandığı sırada, partiye bir taban yaratma yönünde gözükara bir girişimdir.
Rejim bir dönüm noktasındadır. Geçtiğimiz on yıl, Çin’in, ortalama yüzde 10’luk yıllık büyümenin eşlik ettiği durdurulamaz görünen ekonomik büyümesiyle damgalanmıştır. Xİ’nin önceli Hu Jintao 2002’de göreve getirildiğinde, Çin’in gayrisafi yurtiçi hâsılası, onu dünyanın altıncı büyük ekonomisi yapacak şekilde, 1,5 trilyon dolardı. Bugün, Çin, 7,3 trilyon dolarlık gayrisafi yurtiçi hâsılasıyla dünyanın ikinci büyük ekonomisi. 2002 yılında, Çin’de dolar milyarderi yoktu; şimdi, o, ABD’den sonra en fazla dolar milyarderine sahip ülke.
Bu büyük ekonomik büyüme bütünüyle küresel ekonomiye bağımlıydı. Batılı yatırımlara, teknolojiye ve piyasalara güvenen Çin, dünyanın başlıca ucuz emek platformu haline gelmiştir. 2008’deki küresel mali krizin patlaması, ihracatı aniden düşürüp 23 milyon işyerini ortadan kaldırdığında, Çin’in ekonomik kırılganlığını hemen göstermişti. 
Hu yönetimindeki ÇKP önderliği, uluslararası bir ekonomik iyileşme umuduyla, ekonomik yavaşlamayı ve toplumsal huzursuzluğu, yoğun bir teşvik paketi ve ucuz kredi akışı dolayımıyla atlattı. Ama Avrupa zorlu bir borç krizine ve durgunluğa sürüklendi ve ABD ile Japonya’da sürmekte olan bir durgunluk söz konusu. Bunun sonucunda, Pekin, çılgınca gayrimenkul spekülasyonunun ve yerel büyük yönetim borçlarının yol açtığı ekonomik bir yavaşlamayla ve mali istikrarsızlık ihtimaliyle karşı karşıya.
18. Kongre, Çin ekonomisinin uluslararası mali sermayenin - devletin elinde olmayı sürdüren birçok işletmenin özelleştirilmesini ve üretkenlik artışını içeren- talepleri doğrultusunda yeniden yapılanmasına zemin hazırladı. İşyerleri ve çalışma koşulları ortadan kaldırıldıkça ve en tepedeki bürokratlar devlet teşebbüslerini özel mülkleri haline getirerek zenginleştikçe, sınıfsal gerilimler kaçınılmaz olarak artacaktır.
Xi önderliği, aynı zamanda, Çin’in etkisini baltalayan ve tüm Asya’da stratejik bağlar kuran ABD’nin aralıksız baskısıyla karşı karşıya. Pekin’in dış politikasına, geçtiğimiz on yıl boyunca, Hu’nun, Çin’in var olan büyük devletlerle çatışmaya girmeden büyük bir güç haline gelebileceğini öngören “barışçıl yükseliş” formülü yol gösterdi.
Bu yaklaşım, Bush yönetimi Afganistan’daki ve Irak’taki savaşlarla meşgul olduğu sırada işliyor gibi görünüyordu. Ama derinleşen küresel kriz gerilimleri uluslararası ölçekte kızıştırdı. ABD emperyalizmi ucuz emek kaynağı olarak Çin’e bağımlıdır ama kendi küresel egemenliğine potansiyel bir rakibi hoşgöremez. Obama yönetiminin Asya’ya “dönüş”ü, Çin’i stratejik olarak kuşatmayı ve onun Washington’dan dayatılan küresel düzeni kabullenmesini garanti altına almayı hedefleyen önleyici bir mücadeledir.
ÇKP yönetimi, aynı diğer ülkelerdeki hükümetler gibi, karşı karşıya olduğu krize yönelik olarak, işçi sınıfına karşı sınıf savaşı sürdürürken rakiplerine karşı bir çatışmaya ve savaşa hazırlanmaktan başka herhangi bir çözüme sahip değildir. O bunu, güçsüzlük ve siyasi yalıtılmışlık koşullarında yapmaktadır. Geçtiğimiz on yılın ekonomik büyümesi, ülkenin 1,3 milyarlık nüfusu içinde kentlerde yaşayanların oranının yüzde 38’den yüzde 50’nin üzerine çıkmasında görüldüğü üzere, Çin işçi sınıfını bir hayli genişletmiştir.
Çinli işçiler, hazırlanan toplumsal yıkıma ve savaş tehlikesine karşı, yalnızca, işçi sınıfının, iflas etmiş olan kâr sistemini ortadan kaldırmak için uluslararası ölçekte verdiği mücadelenin bir parçası olarak ÇKP yönetimini devirmeyi hedefleyen siyasi bir saldırı yoluyla mücadele edebilirler. Bu, öncelikle, uluslararası Troçkist hareketin Stalinizme ve Maoculuğa karşı vermiş olduğu siyasi mücadeleden gerekli derslerin çıkartılması; Çin’de, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin bir şubesinin kurulması demektir.
19 Kasım 2012