Oyak-Renault’daki işgal ve sendikaların çürümüşlüğü

2012-2014 MESS Grup toplu iş sözleşmeleri (TİS) sürecinin başlamasıyla birlikte metal işçileri arasındaki hoşnutsuzluk da kendisini dışa vurdu. 2010 TİS sürecinde tüm sendikaların gerçekleştirdiği satış sözleşmeleriyle durdurulmuş olan işçiler, benzeri bir sürecin bir kez daha yaşanmasına karşı birçok fabrikada hareketlilik yarattılar. Bunlardan kitlesel bir harekete dönüşerek kendisini dışa vuran ilk eylem Eskişehir’deki Arçelik işçilerinin 10 km’lik yürüyüşüydü. Bunu 12 Kasım’da Bursa’daki Oyak-Renault fabrikasının, 16.00-24.00 vardiyasında çalışan işçiler tarafından işgal edilmesi izledi. 
Metal işçilerinin patlayan ama kısa sürede şimdilik dindirilen öfkesinin ardında ne yatıyor? İşçiler, bütün dünyadaki sınıf kardeşlerinin uğradığı saldırının bir benzerini yaşamaktadırlar. Küresel ekonomik kriz karşısında patronlar, büyük ölçekli fabrikalarda işçi sayısını azaltmaya ve daha az sayıda işçiye aynı -hatta daha fazla- işi yaptırmaya yöneldiler. 6000 işçinin çalıştığı Renault’da da işçiler düşük ücretle ve üretimi artırma baskısı altında çalışıyorlar. Bu durum, 2010’daki satış sözleşmesinin bir benzerinin kabul edilmemesi gerektiği bilincini ve Türk Metal’in bu yöndeki girişimine karşı bir öfke patlaması doğurdu.
12 Kasım günü, 16.00-24.00 vardiyasındaki 1.500 civarında işçinin Türk Metal’in TİS taslağıyla ilgili konuşma talebinin sendikacılar tarafından reddedilmesi, zaten patlamaya hazır öfke için bir kıvılcım oldu. Montaj bölümünde başlayan iş bırakma eylemi hızla tüm bölümlere yayıldı ve işçiler “sendika istifa” ve “sendika dışarı” sloganlarıyla harekete geçtiler. 
Türk-Metal sendikasının harekete geçirdiği çeteler, fabrika içerisindeki eyleme destek vermek için gelen Bosch işçilerine dizginsizce saldırdı ve üç işçiyi ağır yaraladı. Bu saldırı fabrikadaki işgalin sürdürülmesini ve daha da önemlisi diğer fabrikalara yayılmasını önlemeye yönelik açık bir tehditti.
Renault yönetimi de işçilerin birleşmesini önlemek amacıyla 24.00-08.00 vardiyasını iptal ederek işçileri fabrikaya gelmemeleri konusunda uyardı. 24.00’da vardiyaları sona eren işçiler mücadelelerini sürdürmek istiyorlardı ama patronların, polisin ve sendikacıların yoğun baskısı sonucunda servislere binerek evlerine gitmeye ikna edildiler. Bu, Renault’daki mücadelenin şimdilik yenilgiye uğratıldığı anlamına geliyordu. Ardından, patronun karşı saldırısı başladı: 60 civarında işçi hiçbir açıklama yapılmadan işten atıldı. Atılan işçilerin Türk Metal’e muhalif işçiler olduğu ve sendikanın patrona verdiği listede bulundukları ifade ediliyor.
Renault işçileri, Türk Metal’in TİS taslağının geri çekmesini talep ediyor ve sendikadan istifa etmek istiyorlardı.
2010 süreci ve satış sözleşmeleri
Renault’da kısa sürede bastırılan patlama, Türkiye işçi sınıfı hareketindeki durgunluğa son verebilecek bir kıvılcımı içinde taşımaktadır. Fakat metal işçilerinin eyleminin yarattığı heyecan gerçek durumu olduğu gibi değerlendirme ve gerekli dersleri çıkarmayı engellememeli. Bugün, yine 2010 sürecinde olduğu gibi metal sürecini izleyen ve değerlendirmelerde bulunan solun neredeyse tamamı, meseleyi Türk Metal ile Birleşik Metal-İş ikilemi içine hapsediyor, işçilerin yalnızca “Türk Metal’e karşı ayağa kalktığını” söylüyor ve onların Birleşik Metal’de örgütlenmeleri gerektiğini savunuyor.
Bu sendikalist yaklaşımın arkasında, Türk Metal’in faşist yönetimi ile Birleşik Metal-İş’in sözde “solcu” yönetimi arasında yapılan bir tercih yatmaktadır. Sendikalizmin destekçisi sahte solculara göre, Birleşik Metal işçilere çok daha iyi bir sözleşme sunmaktadır. Aynı zamanda o 2010 TİS sürecinde “zafer” kazanmıştır!
Gerçekte ise, Türk Metal ile Birleşik Metal-İş bürokrasileri arasında, ideolojik farklılık dışında, işçi sınıfını dizginleme ve yenilgiye uğratma perspektifinde hiçbir farklılık bulunmamaktadır. Bu açık gerçeği, 2010 TİS sürecinde Birleşik Metal-İş’in “grev” söyleminin arkasına gizlenen satışını ele alan yazılarımızda ifade etmiştik. İşçilerin kabaran öfkesini ve mücadele azmini o süreçte sendikacılığa yedekleyen “sol” da, “tarih yazıldığı” ve “büyük bir zafer elde edildiği” hayalini yayarak, işçilere açıkça ihanet etmişti.
2010 toplu sözleşmelerinin imzalanmasının ardından yaptığımız genel değerlendirmede şunları yazmıştık: 
“Gelişmeleri yakından takip eden Marksist devrimciler ile bu sonucu “zafer” ve “Türk-Metal’e atılmış bir tokat” olarak değerlendiren çeşitli sol çevreler arasında uzlaşmaz bir karşıtlık olduğunu tespit etmek gerekiyor. Bazı sol çevreler, Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin Türk Metal üyesi işçilere kıyasla “çok daha yüksek bir ücret zammı” elde ettiği gibi hayali bir durumdan hareketle, bütünüyle sendikalist-ekonomist bir yaklaşım sergilerken, şimdiye kadar gelişmeleri titizlikle analiz eden Marksist devrimciler, Birleşik Metal-İş’in Türk Metal’den öz ve biçim olarak hiç de farklı olmayan bir sözleşmeye imza attığı tespitini yapmaktadır.” [1]
Bu yalın gerçek karşısında gözlerini tamamen kapatan “sol”, işçilerin, Türk Metal’in “kötü” gardiyanlığından Birleşik Metal’in “güleryüzlü” gardiyanlığına geçiş (Bosch işçileri) örneklerini göklere çıkarttı. Oysa 2010-2012 dönemi TİS’lerinde Türk Metal ve Birleşik Metal-İş aynı sözleşmelere imza atmıştı: 
“2010-2012 dönemi MESS-Birleşik Metal-İş Grup Toplu İş Sözleşmesi’ne göre; işçilerin saat ücretlerine ilk altı ay için işyeri ortalamasının %5,35’i oranındaki miktarda maktu ücret zammı; ikinci altı ay için işyeri ortalamasına 1.9.2010-28.2.2011 tarihleri arasındaki TÜİK TÜFE artış oranı miktarında maktu ücret zammı; üçüncü ve dördüncü altı ay için ise TÜİK TÜFE artış oranında zam yapılması kararlaştırıldı. Ayrıca sosyal haklarda %10 ve %15 arasında, sözleşmenin ikinci yılında ise TÜİK TÜFE oranında artış yapılmasında mutabakata varıldı.” [2] Türk Metal’in sözleşmesi: “İmzalanan Toplu İş Sözleşmesi ile; işçilerin saat ücretlerine ilk altı ay için işyeri ortalamasının %5,35’i oranındaki miktarda maktu ücret zammı; ikinci altı ay için işyeri ortalamasının 1.9.2010-28.2.2011 tarihleri arasındaki TÜİK TÜFE artış oranı miktarında maktu ücret zammı; üçüncü ve dördüncü altı ay için ise TÜİK TÜFE artış oranında zam yapılması kararlaştırıldı. Ayrıca sosyal haklarda %10 ve %15 arasında, sözleşmenin ikinci yılında ise TÜİK TÜFE oranında artış yapılması kararlaştırıldı.” [3]
Kelimesi kelimesine aynı olan bu sözleşmeler nedeniyle Birleşik Metal-İş’i göklere çıkaran ve bugün de bunu sürdüren “sol”un, işçilere, iki sendika arasındaki farkı ve nasıl bir “zafer” elde edilmiş olduğunu açıklamaları gerekmektedir. 
Peki, bugün değişen bir şey var mı? Birleşik Metal-İş yetkilileri, kendi TİS taslaklarını “işçilerle birlikte” hazırladıklarını ileri sürüyorlar. Bu, gerçekte yaşananlar hakkında hiçbir şey bilmeyenleri ve “sol” sendika bürokrasilerine ilişkin yanılsamalara sahip olanları ikna edebilir. Ama gerçekte, Birleşik Metal-İş de aynı Türk Metal gibi, sözleşmeleri, işçilere hiçbir şekilde danışmadan hazırlamakta,  imzalanan TİS metinleri bile işçilere verilmemektedir. 2010’daki metal “grevi” sürecinde, Birleşik Metal-İş bürokratlarının toplu olarak değil ama tek tek patronlarla kapalı kapılar arkasında anlaştığı bir gerçektir.
Bugün, Türk Metal’in satış sözleşmesinde ilk altı ay için yüzde 18 zam istenirken, Birleşik Metal-İş’in “sol” sözleşmesinde yüzde 19 zam isteniyor. Sonraki altı aylık dönemler içinse yüzde 5! [4] İşçiler, her iki sendikanın da daha baştan satış sözleşmeleriyle girdikleri TİS sürecinde, ilk dönem için yüzde 18-19’luk talebin patronlarla yapılacak gizli görüşmelerle yüzde 5-7 aralığına çekileceğini biliyorlar. 2010’daki yüzde 5,35 oranı bir ilerlemenin değil ama gerilemenin ifadesi olmuştu. Aynı şekilde, metal işçilerinin militan mücadelesinin sendikalar tarafından engellendiği bu süreçte de, önemli hak gasplarıyla sonuçlanacak bir sözleşme ortaya çıkacaktır.
Metal işçileri bir kez daha sermayenin gardiyanlığını başarıyla üstlenen sağ ve “sol” sendika bürokratlarının ve onların “solcu” koltuk değneklerinin kıskacı altındadır.
“Uluslararası destek”
Oyak-Renault işçilerinin mücadelesi aynı zamanda sendikaların uluslararası rolünün de altını çizmektedir. Renault’daki saldırılar ve işten atmalar sonrasında Fransa Genel İşçiler Konfederasyonu (CGT) ve Güney Kore Metal İşçileri Konfederasyonu (KMWU) Renault Genel Merkezi’ne mektup göndererek “dayanışma” gösterisinde bulundular. Yapılanların “Renault Temel Haklar Şartı”na ve ILO sözleşmesine aykırı olduğunu dile getiren konfederasyonların bu baştan son göstermelik ve burjuva hukukuyla sınırlı adımı, sendikalist sol tarafından “uluslararası destek” başlıklarıyla övüldü.
Burada ayrıntılı bir şekilde girmek mümkün olmasa da, özellikle CGT’nin Fransa işçi sınıfının mücadelelerinin bastırılmasında tarihsel bir rolü olduğunu ve bugün de bu rolü başarıyla yerine getirdiğini vurgulamak gerekiyor. CGT, sermayenin Avrupa’daki otomobil-metal sektöründeki işçilere yönelik saldırısına destek olmada önemli bir rol üstlenmiştir. ABD’deki otomobil işçilerine yönelik kapsamlı sosyal saldırıda Obama’ya açık destek veren Birleşik Otomobil İşçileri sendikası başkanı, şimdi Avrupa’da. Onun görevi, küresel otomotiv devlerinin Avrupa işçi sınıfına yönelik saldırısını desteklemede IG Metall ile CGT’deki ortaklarına yardımcı olmaktır.
Türkiye’deki sendika bürokrasilerinin Avrupalı abileri, onların idolleridir. Avrupalı sendikacılar, şirket yönetim kurullarında yer almakta ve aylık yüz bin avroyu aşkın gelirler elde etmektedirler. Bu, onlara sermayeye hizmetleri karşısında verilen bir ödüldür: “Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca, Avrupa otomobil sanayiinde, altında sendikaların imzasının olmadığı tek bir ücret kesintisi, işten çıkartma ya da fabrika kapatması gerçekleşmemiştir. İşçiler direnmeye çabaladıklarında tehditle karşılaşmakta ya da işten çıkarılacak ilk kişiler olmaktadır.” [5]
Avrupa çapında bir mücadele 
Renault işçilerinin fabrika işgali, Türkiye işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu açıkça yansıtıyor. Renault işçileri, diğer sınıf kardeşleri gibi, sermayenin saldırılarına ve sendikaların kıskacına karşı mücadele etmeye hazırdırlar. İşçilerin öfke patlamasının kısa sürede dizginlenmesi, onların ikna edilmelerinden değil; mücadele perspektiflerinin ve örgütlülüklerinin sınırlılığından kaynaklanmaktadır.
İşçiler, şimdilik, Türk Metal egemenliğine karşı sendikadan istifa etmek ve belki de Birleşik Metal-İş’e geçmek düşüncesiyle hareket etmektedir. Sendikacıların ve küçük burjuva solun da yoğun çabasıyla, sendikalar arasında niteliksel bir farklılık olduğu izlenimi yayılmaktadır. 
Geleneksel (sosyal demokrat ve Stalinist) önderliklerin onlarca yıllık çarpıtmalarının ve Marksist hareketin mevcut sınırlılıklarının da etkisiyle, tarihsel ve uluslararası deneyimlerden habersiz olan işçiler, mücadele içinde öğrenmek durumunda. Renault deneyimi, işçiler ayağa kalktıklarında patronun, sendikaların ve devletin nasıl telaşa kapıldığını ve onları durdurmak için elinden geleni ardına koymadığını göstermiştir. 
Bu eylem, aynı zamanda, işçilerin en basit talepler uğruna giriştikleri mücadelelerin bile, tabanda oluşturacakları kendi eylem komiteleri aracılığıyla örgütlenmedikleri takdirde, patron-sendika-devlet ortaklığı karşısında, kaçınılmaz biçimde yenilgiye uğrayacağını, bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Eğer Renault işçileri, 12 Kasım’da kendiliğinden patlayan fabrika işgali öncesinde, devrimci bir mücadele programına ve bunun üzerinde yükselen taban komitelerine sahip olsalardı, hem Renault’daki süreci ilerletebilir hem de diğer fabrikalarda onları izleyen sınıf kardeşleri ile birlikte örnek bir mücadele hattı oluşturabilirlerdi. İşçi sınıfını devrimci bir özne olarak gören böylesi bir perspektifi Birleşik Metal-İş’in ya da sendikalist solun gerçekleştiremeyeceği açık bir gerçektir. Onlar yalnızca, işçilerin ileriye doğru attığı her adımda onları durdurmaya ve onların mücadele azmini kırmaya çalışıyorlar.
Sermayenin topyekûn saldırısına karşı, sendikalı ve sendikasız işçilerin birleşik bir mücadele cephesinin yaratılması gerekiyor ve bu, kaçınılmaz biçimde, sendikacılığın işçi sınıfını boğan ulusal ve siyasal sınırlarının aşılmasını dayatmaktadır.
Bugün yüz binlerce Avrupalı otomobil işçisinin karşı karşıya olduğu saldırı, Türkiye’de yaşanacakların da bir ön habercisidir. Sermaye sınıfının uluslararası saldırısı yalnızca enternasyonalist-sosyalist bir mücadelenin örgütlenmesiyle püskürtülebilir. İşçi sınıfının bu perspektif ile Avrupa çapında eylem komitelerini örgütlemesini ve her bir fabrikadaki saldırının tüm işçilere yönelik olduğunun bilinciyle mücadele etmesini sağlamak, yalnızca sosyalist bir perspektifle mümkündür. 
Sermayenin giderek yoğunlaşan saldırılarına başarıyla karşı koyabilmek için, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin ve onun Britanya ile Almanya’daki şubelerinin ortaya koyduğu bu perspektifin, Türkiye’de de hayata geçirilmesi gerekiyor. Metal işçileri, kendilerini diğer fabrikalardaki ve sektörlerdeki işçilerden yalıtarak sermayenin saldırılarına karşı savunmasız bırakan sendikaları aşmak ve tüm sınıf kardeşleriyle birleşmek üzere harekete geçmeli; tüm işçileri sermayeye karşı birleştirecek yeni bir devrimci işçi sınıfı partisinin yaratılması mücadelesine katılmalıdırlar.

Dipnotlar

[1] Metal “grevi” üzerine bir değerlendirme; Yayın Kurulu, 28 Nisan 2011: http://www.toplumsalesitlik.org/tr/turkiye-2/metal-grevi-uzerine-bir-degerlendirme
[2] MESS’in açıklaması; 2011: http://www.mess.org.tr/ti.asp?eid=4475&icid=0
[3] MESS’in açıklaması; 2010: http://www.mess.org.tr/ti.asp?eid=4325&icid=0
[4] Birleşik Metal-İş 2012 TİS taslağı açıklaması: http://birlesikmetal.org/tis/yazi-linkleri/gebze%20basin.pdf
[5] Otomobil sektöründeki işleri savunmak adına Avrupa çapında bir mücadele için; SEP (Almanya ve Britanya), 19 Kasım 2012: http://www.toplumsalesitlik.org/tr/perspektif/otomobil-sektorundeki-isleri-savunmak-adina-avrupa-capinda-bir-mucadele-icin