Sonu gelmeyen kemer sıkma

Medya, Avro Bölgesi maliye bakanlarının [26 Kasım] Pazartesi günkü toplantısından çıkan, Yunan halkının -eğer on yıllar değilse- yıllar sürecek bir kemer sıkma ile karşı karşıya olduğu biçimindeki asıl mesajı büyük ölçüde görmezden geldi.
Bir karşılaştırma yaparsak, medya tarafından manşete çıkarılan konular (Yunanistan’ın borçlarının 2020’de mi yoksa 2022’de mi gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 120’sinin altına ineceği; kredi faiz oranları düşürülüyor mu yoksa borç kesintisi mi dayatılıyor) tali ve büyük ölçüde varsayımsal karaktere sahipti. Onlar meseleyi, bir kurbanı, er ya da geç ölmeden önce olabildiğince uzun süre sömürmek için ona ne kadar yemek artığı verileceği sorusuna indirgediler.
Bir araya gelmiş olan maliye bakanları, IMF’nin başındaki Christine Lagarde ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi, bir dizi meselede farklı düşünmelerine karşın, Yunanistan’ın kanının iliklerine kadar emilmesi gerektiği konusunda anlaştılar. Her şeyin onların planları doğrultusunda ilerlemesi durumunda, Yunanistan, her kuruşu doğrudan uluslararası bankaların kasalarına gidecek olan büyük bir bütçe fazlası yaratmaya başlayacak. Üç yıllık kemer sıkmanın şimdiden yaratmış olduğu toplumsal yıkım göz önünde bulundurulduğunda, bunun, ülkenin bütünüyle harabeye çevrilmesi anlamına geldiğini kavramak için alim olmak gerekmiyor.
Yunanistan, Batılı ülkelerde II. Dünya Savaşı’ndan bu yana tanık olunmamış bit toplumsal deneye tabi tutuluyor. Bu tür bir yıkım, yalnızca Şili’deki Pinochet gibi kanlı askeri diktatörleri ya da Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından yaşananları; yani, tüm ekonominin cani oligarkların elinde yağmalanmasını ve yıkımını hatırlatıyor. 
Yunanistan, bütün Avrupa ve gerçekten de tüm dünya için bir model işlevi görmektedir. Bankalar, dünyayı 2008’de krize sürükledikten sonra devlet hazinesinden aktarılan trilyonlarla kurtarıldıktan sonra, bu fonların ücretlerde ve toplumsal koşullarda yapılacak kapsamlı kesintiler dolayımıyla karşılanmasında ısrar ediyorlar.   
“Mali disiplin”, bütün ana akım partilerin taptığı bir yarı tanrı haline getirildi. Onlar, işçi sınıfının geçmişte edindiği toplumsal kazanımların tamamını ortadan kaldırmak için kendi mekanizmalarını (Avrupa’da borç frenlemesi, ABD’de “mali uçurum”) yarattılar. Yüz milyonların toplumsal hakları ayaklar altına alınırken, bankaların kârlarına ve zenginlerin servetine dokunulmuyor. 
Kapitalizm, yeniden Karl Marx tarafından betimlendiği haliyle ortaya çıkmaktadır: İşçilerin sermaye sahipleri tarafından sömürüsü üzerine kurulu, az sayıda insanın zenginleşmesiyle ve ezici çoğunluğun yoksullaşması üzerine kurulu acımasız bir sınıflı toplum.
Bu toplumsal karşı devrime karşı direniş hızla büyüyor. Yunanistan’dan gelen haberler, yaygınlaşmış hoşnutsuzluğu, öfkeyi ve kızgınlığı ifade ediyor. Benzeri kemer sıkma programlarının uygulandığı Portekiz’de ve İspanya’da, grevler ve gösteriler yayılıyor. Ama direniş, kendiliğinden bir şekilde, tutarlı bir siyasi perspektif yaratmaz.  
Sendikalar ve bir sürü siyasi örgüt, direnişi kontrol altına almaya ve onu çıkmaza sokmaya çalışıyor. Bu süreçte, en önemli rol Yunan Radikal Sol Koalisyon (SYRİZA) tarafından oynanmaktadır. SYRİZA, lafta kemer sıkma politikasını mahkûm ederken, Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyeliğine olan uyumunu ve Yunan devlet borçlarını geri ödemeye istekli olduğunu vurgulamaktan yorulmuyor. O, uluslararası alacaklılara, Antonis Samaras başkanlığındaki güçsüz koalisyon hükümetine siyasi bir alternatif olarak hizmet sunmaktadır. SYRİZA, solcu imajından ve sendikalarla olan ilişkilerinden hareketle, bütçe kesintilerini daha iyi uygulayacağını iddia ediyor.
SYRİZA, bir dizi sahte solcu parti tarafından Avrupa için bir rol model olarak öne sürülüyor. Alman ve Fransız ‘Sol Parti’lerinin önderleri Oskar Lafontaine ile Jean-Luc Mélenchon, ortak açıklamalarında, Avrupa’da, SYRİZA örneği üzerine kurulu “yeni sol siyasi çoğunluklar”ın geliştirilmesi çağrısında bulundular.
Lafontaine ve Mélenchon, “Avrupa Birliği genel bir kemer sıkmanın aracı olarak kullanılıyor” ve “Avrupa sosyal demokrasisi mali sermayenin, onun kredi derecelendirme kuruluşlarının ve piyasaların talimatlarına karşı herhangi bir direniş sergilememektedir” gibi sözlerle kendi “umutsuzluk”larını ifade ediyorlar. Sanki bu örgütlerin şimdi yapmakta olduklarından başka bir şey yapması beklenebilirmiş gibi.
Lafontaine ile Mélenchon, en güçlü Avrupalı şirketlerin çıkarlarının bir aracı olan Avrupa Birliği’nin ve sosyal demokrat partilerin protestolar yoluyla emekçilerin çıkarlarını temsil etmeye zorlanabilecekleri yanılsamasını kasıtlı olarak geliştirmektedir.
Gerçekte, Yunanistan’da ve Avrupa’da, işçi sınıfının toplumsal kazanımları ve demokratik hakları, yalnızca, kapitalist sistemin alaşağı edilmesinden ve toplumun sosyalist temelde yeniden örgütlenmesinden yana devrimci bir perspektife dayanarak savunulabilir. SYRİZA, ‘Sol Parti’ler, sendikalar ve onlara bağlı bir dizi sahte sol örgüt, bu tür bir perspektife şiddetle karşılar.
Bu örgütlerle ilişkileri kesmek, Avrupa Birliği’ne karşı başarılı bir mücadeleye girişmenin asli ön koşuludur. İşçiler ve gençlik, tüm Avrupa’da bu örgütlerden bağımsız bir şekilde örgütlenmeli ve birleşmelidir. Onlar, Avrupa’nın her yerinde işçi hükümet lerinin ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’nin kurulması için mücadele etmeliler. İşçiler ve gençler, her şeyden önce, kendi devrimci partileri olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ni ve onun şubelerini inşa etmeliler.