Türkiye ekonomisinin durumu ve işçi sınıfı
Geçtiğimiz ay kredi değerlendirme kuruluşu Fitch, Türkiye’nin yabancı para cinsinden kredi notunu BB+’dan bir kademe artırarak BBB’ye yükseltti. Böylece Türkiye “yatırım yapılabilir ülkeler” grubuna dahil oldu. Fitch, not artışına gerekçe olarak, ihracatın ithalatı karşılama oranındaki artışı (ya da cari açığın GSYH’ye oranının düşmesini), kısa dönem makro finansal risklerdeki iyileşmeyi, kamu borcundaki azalmayı ve güçlü bankacılık sistemini gösterdi. 
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, üst perdeden konuşma alışkanlığını Fitch’in not artırımı karşısında da sürdürdü: 
"Önemli bir gelişme olmakla birlikte hala Türkiye’nin kredi notunun olması gereken seviyede bulunmadığını düşünüyoruz. Bütün ekonomik göstergeleri bizden daha geri olan ülkelerin A düzeyindeki kredi notuna sahip olduğu bir ortamda, bizim için hala B düzeyinde kredi notunda ısrar edilmesini hakkaniyete uygun bulmuyoruz." 
Erdoğan’a göre, Türkiye’nin ekonomik performansı, onun daha üst sıralarda yer almasını gerektiriyor. İyi de, ekonomik veriler, başbakanın veya Fitch’in iyimserliğini doğruluyor mu?
Cari açık finansmanı ve borç yükü
Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, Türkiye’ye yabancı sermayenin gelmesi için, kredi notunun Fitch tarafından arttırılmasına ihtiyaç yok. AKP iktidarı döneminde, Türkiye ekonomisine önemli miktarda yabancı sermaye gelmiş ve bu sermaye, ekonominin en büyük sorunu olarak görülen cari açığın finansmanında da -şimdiye kadar- önemli bir rol üstlenmiştir. 
Ayrıca, son dönemde ortaya çıkan cari açık verilerinde çok önemli bir aldatmaca var ki o da Türkiye-İran doğalgaz ticaretinde altın kullanımı meselesidir. Türkiye, ABD tarafından İran'a uygulanan ambargonun altını kapsamamasını fırsat bilerek, İran'dan doğalgaz alımında altını kullanıyor ve altın işlemini ihracat kaleminde gösteriyor. Bu da, hem cari açık gerekse ekonomik büyüme verilerine 9 ayda 11 milyar dolara yaklaşan bir miktarın eklenmesiyle, istatistiklerde ciddi bir sapmaya yol açıyor. Örneğin, geçen yılın ilk 9 ayına göre 21,2 milyar dolar azaltılmış görünen cari açıkta yaşanan gerçek düşüş, bu altın ihracatı çıkartıldığında, 12,7 milyar dolardan ibarettir. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye'nin altın üretmeyen ama ithal eden bir ülke olduğu bilinmesine rağmen, altının ihracat kaleminde gösterilmesini, şu zavallı ifadelerle savunmuştu: "Biz eğer her ihracatımızı bir sebebe bağlamaya çalışırsak, 20 binden fazla ürün ihracatı yapıyoruz. Altın 20 bin üründen bir tanesi. 20 binden fazla ürün çeşidinin analizini yapmak gerekir. Böyle bir şey olmaz." 
Bununla birlikte, Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin niteliği, ekonominin yapısal sorunlarına yalnızca geçici çözümler üretebiliyor. Merkez Bankası’nın (MB) verilerine göre, AKP iktidarı döneminde (2003-2012 ilk 9 ay) Türkiye ekonomisine 455 milyar dolar dış kaynak girişi olmuş. Ancak bunun yalnızca yüzde 26’sı (119,9 milyar dolar) üretim için gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımları olurken, gelen yabancı sermayenin en büyük kesimini yüzde 43 ile banka kredileri oluşturmuş (194 milyar dolar). Ekonomiye giren sıcak para ise yüzde 23. Toplamda 102,8 milyar dolar olan sıcak para girişinin 79 milyar doları devlet tahvillerine; 23,8 milyar doları da borsaya yatırılmış. 
Yani, AKP iktidarı döneminde ülkeye giren her 100 TL’nin 23 TL’si yüksek faiz ve rant için [1]; yüzde 26’sı ise kalıcı sermaye olarak gelmektedir. Kalıcı olarak ekonomiye giren doğrudan yabancı sermaye ise ağırlıklı olarak gayrimenkul satın alımı, özelleştirmeler ve özel bankaların satın alınması şeklinde gelmekte; bunun da üretim ve istihdam artışına ciddi bir katkısı olmamaktadır Özetle, tüm bu veriler, cari açığın finansmanında önemli bir kalem olan dış kaynağın bileşiminin, ekonominin yapısal sorunlarını çözmeye olan katkısının sınırlılığını göstermektedir. 
Dahası, 455 milyar doları bulan ve AKP döneminin toplam cari açığı olan 332,8 milyar doların çok üzerinde olan bu dış kaynak akışı, döviz kurlarının düşük kalması yönünde baskı yaparak ithalatı teşvik etmekte, bu da cari açığı olumsuz etkileyebilmektedir. Kısacası, spekülatif sermaye ve özel sektör dahil borç yükündeki artış, ekonomideki kırılganlığı fazlasıyla artırıyor. Ekonomik yapının sağlamlığının önemli göstergelerinden olan kısa vadeli dış borç stokunun MB döviz rezervine oranına baktığımızda, bu oranın 2007’den itibaren yükseldiğini ve iki yıldır kısa vadeli dış borcun MB döviz rezervinin üstünde olduğu gözüküyor.
Borçla büyüme
Türkiye ekonomisinin 2012 büyüme rakamları da, iyimser tahminler yapmak bir yana, yaklaşan krizin habercisidir. AKP iktidarı döneminde GSYH -küresel ekonomik krizin derinleştiği 2008-2009 yılları dışında- ortalama yüzde 7’nin üzerinde büyümüştü. 2012’nin ilk iki çeyreğinde ise büyüme rakamları hiç de iç açıcı değildi: İlk çeyrek büyüme oranı yüzde 3,3, ikinci çeyrek yüzde 2,9. 2012 için tahmin edilen yüzde 4’lük beklenti ise yüzde 3’e çekilmiş durumda. 
Türkiye ekonomisi, AKP iktidarı boyunca, elverişli uluslararası ortam sayesinde elde edilen dış kaynak/ borçlanma ile kredi kartı ve bireysel kredi kullanımındaki artış sayesinde, ardı ardına yüksek oranlarda büyüdü. 
Artan, sadece kamu ve özel sektör borçları değil. Tüketici kredileri ve kredi kartı borçlarında, AKP iktidarı döneminde devasa bir artış gözlemlendi. Tüketici kredileri ile kredi kartı borçlarının toplamı, AKP'nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana 37 katın üzerinde artış göstererek, 6 milyar 605 milyon liradan Kasım 2012 itibariyle 245 milyar 781 milyon liraya çıkmış durumda. Aynı dönemde batık tüketici kredisi ve kredi kartları sayısı da 28 kat artmış durumda. Bugün, 2,4 milyon kişi bankalara olan borcunu ödeyemiyor.
Bununla birlikte, dış kaynak girişi ve beraberinde borçlanmayla büyüyen Türkiye ekonomisinde daha çok iç pazara dönük üretim yapılıyor. Dolayısıyla ekonomik büyümede iç talep oldukça belirleyici ve iç talepte de inşaat sektörü fazlasıyla öne çıkmış durumda. Fakat veriler, sermaye birikimi açısından önemli bir kaynak oluşturan inşaat sektöründe stokların giderek şiştiğini ve arz-talep arasındaki makasın arz yönünde açıldığını gösteriyor. Dolayısıyla, ekonominin büyümesinde önemli rol oynayan inşaat sektörünün, aslında onun bir diğer “yumuşak karnı” olduğunu söyleyebiliriz. [2]
Krizin bedeli işçi sınıfına ödettiriliyor
Borç ekonomisi ve dış borçlanma üzerine kurulu Türkiye ekonomisinin, küresel krizin yaşandığı bir dönemde eski performansını sergilemesi mümkün değil. Tüm dünyada, özellikle de Avrupa’da krizin bedeli, kemer sıkma politikaları dolayımıyla işçi sınıfına ödettiriliyor. Hükümetler, şirketleri ve bankaları kurtarma operasyonlarıyla katladıkları bütçe açıklarını, işçilerin sosyal haklarını gasp ederek ve ücretleri düşürerek telafi etmeye çalışıyorlar. Bütün ülkelerin hükümetleri, her geçen gün yoksullaşan emekçi kesimler karşısında daha baskıcı bir yapıya bürünüyor; gerici dinci ve milliyetçi ideolojiler yeniden yükseltiliyor. 
AKP hükümeti de dünyanın dört bir yanında yaşanan bu süreçten muaf değil. AKP hükümetinin dış politikada giderek saldırganlaşmasının; içeride ise her türlü muhalefet karşısında baskıcı yöntemlere başvurmasının arkasında, küresel ekonomideki kriz ve onun Türkiye’ye yansıması yatmaktadır. Ekonomide kontrolü kaybeden AKP, bu yıl 25 milyar lira dolayında öngörülen bütçe açığını fazlasıyla aşacağını anlayınca, dolaylı vergi artışı ve zamlar yoluyla, elini bir kez daha emekçilerin cebine attı. Benzin, elektrik, doğal gaz gibi temel tüketim maddelerine ardı ardına zamlar geldi. Son zamlarla birlikte, doğalgaza ve elektriğe bir yıl içinde üçüncü kez zam yapılmış oldu. Bir yıllık zam oranı, doğalgazda yüzde 49’a, elektrikte yüzde 31’e ulaşmış durumda. Eylül ayının son haftasında da akaryakıt fiyatlarına yüzde 10’un üzerinde zam gelirken; mazotun fiyatı yüzde 13,5, benzininki yüzde 12, kömürünki ise yüzde 9,5 arttı. Son olarak da BOTAŞ, kamu elektrik santrallerine verdiği doğalgaza yüzde 37 zam yaptı; bu zammın önümüzdeki aylarda elektrik fiyatlarına yansıması kaçınılmaz görünüyor.
Devrimci işçi alternatifi
Küresel ekonomik krize burjuvazinin yanıtı tüm dünyada aynı oldu: Bir yandan kemer sıkma politikaları eliyle işçi sınıfına karşı kapsamlı bir ekonomik saldırı sürerken; diğer yandan, yükselen emekçi muhalefetini bastırmak ve daha kapsamlı altüst oluşlara hazırlanmak için devletlerin baskı aygıtlarını güçlendiren hükümetler hızla otoriterleşiyor. Krizin yaşandığı bütün ülkelerde, çok sayıda baskıcı yasa çıkartılırken, göçmen işçilere yönelik saldırılar artıyor ve milliyetçilik/ayrılıkçılık yükseltiliyor. 
Öte yandan, devasa bütçe açıklarına karşın, hükümetler milyarlarca doları bankalarla şirketlerin kurtarılmasına ve dizginsiz silahlanmaya harcamaktan vazgeçmiyor. Emperyalist devletler arasında krizle birlikte daha da keskinleşen rekabet, Ortadoğu’da, Doğu ve Güneydoğu Asya’da ve Afrika’da bölgesel savaşları kışkırtıyor. 
Küresel ölçekte sürdürülen bu kapsamlı uluslararası kapitalist saldırıya işçi sınıfının yanıtı da uluslararası olmak zorundadır. Marksistlerin, hızla artan yoksulluk, işsizlik, milliyetçilik ve savaşlar karşısındaki en önemli görevi, işçilere şu gerçekleri anlatmaktır: Krizin sebebi bizzat kapitalist sistemdir ve burjuvazinin bütün kesimleri bu saldırıda kader birliği yapmaktadır. Yanlış bir şekilde “işçi örgütü” olarak adlandırılan sendikalar, işçi sınıfına yönelik bu saldırılarda bankaların ve şirketlerin emrinde çalışan gardiyan işlevini görmekte ve bütün ülkelerde işçilerin karşısına dikilmektedirler. İşçilerin hem uluslararası ölçekte hem de ulusal düzeyde gerçekleşen bu burjuva toplumsal karşı devrim dalgasına başarıyla karşı koyabilmesi için, sermayenin ve devletlerin emrinde çalışan bu örgütlerin prangasından kurtulması; yeni kitlesel devrimci öz örgütlenmelerini yaratması gerekiyor. 
İşçi sınıfının kendi mücadele örgütlerini yaratmasının önündeki başlıca engel, onu her durumda sermayenin sendikacı gardiyanlarına bağlamaya çalışan sahte sol kesimlerdir. Orta sınıfların siyasi temsilcisi ve doğaları gereği reformist olan bu akımlar, sendika bürokrasileri ile onların içinde çalıştıkları burjuva “sol” partileri hakkında liberal ya da ulusalcı zehirli hayaller yayıyor ve işçi sınıfının bağımsız devrimci uluslararası siyasi örgütlenmesinin önünü kesmeye çalışıyorlar.
Bu akımlar, ABD’de, Obama’nın küresel şirketlerin çıkarları için emperyalist politikalarını sürdürmek üzere yeniden seçilmesini desteklediler; Avrupa’da, başta Yunanistanlı, İspanyalı, Portekizliler olmak üzere sermayenin saldırısına direnmeye çalışan işçilere karşı emperyalist Avrupa Birliği’nin kurumlarını savunuyorlar; Mısır’da işçi sınıfını ABD’nin taşeronluğuna soyunan Müslüman Kardeşler’e yedeklemeye çalıştılar. Onların Türkiye’deki uzantıları ya da benzerleri de, on yıllardır, yükselen her işçi hareketini, patlayan her işçi direnişini keskin “sol” sloganlar eşliğinde yenilgiye uğratılmak üzere, sendikaların denetiminde tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. 
Küresel ekonomik krizin Avrupa’daki yansıması da kendisini en çarpıcı şekilde, küresel bankalar ve şirketler için bir deneme alanı haline getirilen Yunanistan’da gösteriyor. 
Türkiye ekonomisinin de içine girmekte olduğu süreç, Avrupa’da yaşanmakta olanların çok da uzak olmadığını göstermektedir. Türkiye ekonomisinin Yunanistan’dakine benzer biçimde altüst olması, kendiliğinden bir şekilde hükümetin devrilmesini ve devrimci bir işçi alternatifinin doğmasını sağlamayacaktır. Sözünü ettiğimiz sahte sol kesimlerin rolü tam da böylesi bir dönemde ortaya çıkacak ve onlar işçi hareketini sendikalara ve “sol” burjuva partilere yedeklemeye çalışacaklardır.
Tüm bunlara karşı işçi sınıfının gereksinim duyduğu şey, karşı karşıya olduğumuz bütün felaketlerin sorumlusu olan kapitalist sömürü düzenini ortadan kaldırmayı ve onun yerine yalnızca insanların gereksinimlerini karşılamak üzere, dünya çapında demokratik planlama temelinde örgütlenmiş sosyalist bir toplumu hedefleyen devrimci ve enternasyonalist bir partidir. Böylesi bir parti altında işçi sınıfının seferber edilememesi, birçok ülkede olduğu gibi devrim koşullarının kaçırılması anlamına gelecek.

Dipnotlar

[1] Geçen ay yapılan Halk Bankası hisselerinin arzında 2,5 milyar dolarlık bir satış gerçekleşmiş ve bu satışta yabancılar yaklaşık %80 pay almıştır.
[2] “İnşaat Balonu Ne zaman Patlar?”, Mustafa Sönmez- mustafasonmez.net