2013 bütçesine genel bir bakış
TBMM Genel Kurulu'nda 10 gün aralıksız devam eden “2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu” görüşmeleri, 20 Aralık tarihinde sona erdi. 2013 bütçesi, daha önceki yıllarda gerçekleştirilen bütçe görüşmelerinde olduğu gibi, bir kez daha, meclis çoğunluğunu elinde tutan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), küresel sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin güncel ekonomik talepleri doğrultusunda sergilediği tavırla yasalaştı.
2013 bütçesi, bütünüyle büyük şirketlerin, bankaların ve finans kuruluşlarının talepleri doğrultusunda şekillendirildi. Bu bütçenin en çarpıcı özelliği, krizin faturasını oldukça kapsamlı bir biçimde emekçilere çıkartmasıdır. Bu amaçla, dolaylı vergiler arttırıldı; çeşitli vergilere, harçlara ve cezalara yüzde 7,8 oranında zam yapıldı. 
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında yüzde 34,1 oranında olan bütçe hacmi, 2012 yılında yüzde 25,7’ye kadar gerilemiştir. Faiz dışı bütçe giderlerinin ulusal gelire oranı ise, 2002 yılında yüzde 19,4 iken 2012 yılında yüzde 22,3 oldu. Ancak aradaki bu büyük fark -pek çok burjuva iktisatçısının iddia ettiğinin aksine- gerileyen borç yükünden ve faizlerden kaynaklanmıyor. Ortalama faiz oranınının mali kriz nedeniyle tüm dünyada sıfıra yaklaştığı bir dönemde, faiz yükünün AKP iktidarı eliyle hafifletildiğini söylemek, aslında gerçeği ifade etmemek demektir.
Hükümet, dünyadaki genel durumun tersine, hala yüksek faiz ödeyerek sıcak para (küresel sermaye yatırımlarını) çekme gayreti içindedir. Buna karşılık, yabancı sermaye girişlerinin Türkiye ekonomisine özgü yapısal sorunları (en önemlisi cari açığın finansmanı sorununu) çözemediği iyice açığa çıkmış durumda. Hükümet ise IMF programı çerçevesinde Kemal Derviş’in başlatmış olduğu ekonomik yağma programını harfiyen uygulamaya devam ediyor.
Bankacılık sektörü verileri, kredi hacmindeki ve kârlılıktaki artışın, mali kuruluşların faaliyet hacminde gözlenen artıştan çok daha fazla olduğunu ve bankacılık sektörünün 2012 yılını en kârlı kapatan sektörlerden biri olduğunu gösteriyor. Küresel piyasalardan Türkiye’ye akan yabancı sermayenin en büyük dilimini (yüzde 43) banka kredileri oluşturmaktadır. Bu durum, ülkeye giren kredilerin spekülatif karakterini gösteriyor. 
Bu süreçte, borç yükü hafifleyen bütçede faiz dışı fazlada bir gerileme gözlenmişti. Yine 2002’de ulusal gelire oranı yüzde 3,5 olan faiz dışı fazla, en yüksek seviyesine yüzde 6 ile 2005 yılında ulaşmış ve sonraki yıllarda devamlı olarak gerilemişti. Pek çok ekonomiste göre, faiz dışı fazla, 2013 yılında yüzde 1,2 oranına kadar gerileyecek. Bu durumda, faiz dışı fazla ile ulusal bütçedeki faiz yükü arasındaki ilişkinin, Türkiye’nin borç stoku üzerinde olumsuz bir etki yapması bekleniyor. 
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (Massachusetts Institute of Tecnology) ekonomi profesörü olarak çalışan Daren Acemoğlu, Türkiye ekonomisinin reel faiz ve cari açık sorunu üzerine şunları söylemişti: “Türkiye'de reel faizler çok düşük, cari açık yüksek. Bu ABD ve Avrupa'nın 2000'lerde yaptığı gibi. ABD 2000'lerde çok düşük reel faizlerle büyüdüğü için iki konuda mağdur oldu. Hareket alanı kalmadı. İkincisi bu kadar düşük reel faizlerin olduğu yerde problemler oluyor. Bunlar normal dönemlerde sıkıntı yaratıyor. Bir de bunu dünyanın sıkıntılı olduğu dönemde düşünürseniz bu büyük bir risk faktörü.”[1]
Sadece 2013 yılını kapsayan bir hesaplamada, ulusal gelire oranla faiz giderleri yüzde 3,4 iken, faiz dışı fazlanın yalnızca yüzde 1,2 olması, faiz ödemeleri için hükümetin yeni borçlanmaya gideceğinin de bir kanıtı. Öyle ki 2002 yılında ulusal gelire oranı yüzde 74 olan borç stoku, 2005 yılından itibaren gerilemiş olmasına rağmen, tüm özelleştirme ve faiz ödemelerine karşın, 2012 yılında ancak yüzde 35’e çekilebilmişti. Bu durum, 2013 kamu bütçesinden yerli ve yabancı sermaye sahiplerine faiz adı altında önemli miktarda kaynak aktarımı yapılacağının da bir işareti. Ayrıca, bu ek maliyetler, bütçe harcamalarının kamusal harcamalara (emekçilere) ayrılan kısmının daha da küçülmesi sonucunu doğuracak. 
Nitekim eğitim harcamalarına bütçeden ayrılan miktarın ulusal gelire oranı sadece yüzde 3,7. Bu oran, nüfusunun yarıya yakınını gençlerin oluşturduğu bir ülke için fazlasıyla düşüktür. Kriz koşullarına rağmen, ileri kapitalist ekonomilerde bile eğitim harcamalarının ulusal gelire oranının hala yüzde 8-9 dolaylarında seyrettiği düşünülürse, Türkiye’nin eğitim performansının yerinde saydığını söyleyebiliriz. Kamusal hizmetlerin diğer bir ayağını oluşturan sağlık harcamalarına bütçeden ayrılan miktarın ulusal gelire oranı ise yüzde 1,5’i aşmamakta. 
Diğer yandan, hükümetin savunma harcamalarının ulusal gelir içindeki payının yüzde 1,5 düzeyinde tutulacağını söylemesi hiç de inandırıcı değil. Zira bir taraftan örtülü ödenek, diğer taraftan “Savunma Sanayii Destekleme” gibi fonlar aracılığıyla, bütçede açıklanandan çok daha büyük bir kaynak “terörle mücadele” adı altında silahlanma harcamalarına gidiyor. Bu yağmadan aslan payını alanların başında da Türkiye’ye her yıl milyonlarca dolarlık silah satan küresel silah tekelleri ile “yerli silah sanayi”ne soyunan Koç gibi büyük sermaye grupları geliyor. 
Diyanete ayrılan ödenek
AKP’nin Sünni-İslam ekseninde yürüttüğü politikaların bir halkası olarak Diyanet’e yüklediği misyon, bu kuruma bütçeden ayrılan ödenekle açığa çıkmaktadır. Zira varlığı anayasadaki laiklik ilkesi ile çelişen Diyanet İşleri Başkanlığı’na 2013 Bütçesi’nde ayrılan ödenek, İçişleri, Dışişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Kültür ve Turizm, Aile ve Sosyal Politikalar, Bilim Sanayi ve Teknoloji, Ekonomi Bakanlıkları dahil olmak üzere birçok devlet kuruluşundan daha büyük. Siyasi seçkinlerin ideolojik-kültürel tercihlerine bağlı olarak Diyanet’in oynadığı bu rol, gerçekte zaten tam olarak var olmayan “laiklik ilkesini” ayaklar altına alarak, toplumsal yaşamın sermaye sınıfı lehine “muhafazakârlaştırılması” işlevini görmektedir ki bu şekilde patronlar için daha uysal ve itaatkâr bir işçi-gençlik kuşağı yaratılmak istenmektedir.    
Diğer yandan, her konuda olduğu gibi vergiler konusunda da bütçe görüşmeleri derin bir toplumsal eşitsizliğe işaret etti. Vergi gelirleri 2002 yılında ulusal gelirin yüzde 17’sini kapsıyordu. Ekonomistler, bu oranın 2013 yılında yüzde 22,3 düzeyine çıkacağı tahminini yapıyor. Ancak bu, kesinlikle, zenginlerden vergi alındığı anlamına gelmiyor. 
Türkiye’nin de dahil olduğu OECD ülkelerinde ortalama vergi yükü ise yüzde 30-40 aralığında. Türkiye’de vergi adaletsizliği hat safhada. Her şeyden önce, dolaysız vergilerde kayıt dışılık nedeniyle oluşan vergi kaçakları bir yana, geliri ne olursa olsun herkesin eşit miktarda ödediği dolaylı vergilerin genel vergiler içindeki oranı yüzde 55’in üzerinde seyretmektedir. 
Yerli ve yabancı sermayeye servet aktarımını hedefleyen liberal bütçeler her zaman beraberlerinde yeni iktisadi ve sosyal dengesizlikler yaratmıştır. AKP döneminde sadece 2005 yılında bütçe dengesi “pozitif” bir nitelik kazanmıştı (ki bu da 2000-2005 aralığında küresel ekonomide yaşanan büyüme sürecinin bir ürünüydü) ama 2009 ve 2010 yıllarında ulusal bütçenin dengesi negatif yönde bozulmaya başladı ve bu bozulma devam ediyor. 
2013 yılı, özellikle borç yükü, reel faiz ve cari açık konularında hükümeti oldukça sıkıştıracak. Başka bir deyişle, uzun süredir ekonomi alanında devam eden yapısal problemlerin tümü katlanarak büyümeye devam edecek. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bütçe görüşmelerinin kapanış konuşmasında şunları söylemişti:  “2013'te de ülkemizi hep birlikte, istikrarla, güvenle, kardeşlik ve dayanışmayla büyütmeye devam edece- ğiz.” Erdoğan’ın, Türkiye ekonomisinin geleceğine ilişkin “olumlu beklentileri”, sadece gerçek durumu gizle- meye dönük bir hamledir; zira 2012 rakamları yaklaşan bir ekonomik depremi / krizi haber vermektedir.
Türkiye’nin mevcut ekonomik tablosu, onun -iktidarın bizi inandırmaya çalıştığı gibi- küresel mali krizin çok da dışında olmadığına işaret etmektedir. 
Siyasi sonuçlar
Türkiye’nin Yunanistan ve İspanya’dakine benzer bir ekonomik çöküş ve sosyal yıkım sürecine girmesi halinde büyük toplumsal hareketlerin patlayacağını söylemek için alim olmak gerekmiyor. Bununla birlikte, bu durum, kendiliğinden bir şekilde mevcut hükümetin yıkılmasıyla ve yerine devrimci bir işçi sınıfı alternatifinin geçmesiyle sonuçlanmayacaktır. 
O durumda, kuşkusuz, sahte “solcu” önderliklere “büyük işler” düşücek; onlar krizin yol açacağı çalkantıların devrimci bir biçim almaması için, işçi sınıfını başta sendikalar olmak üzere, sözde “sol” ve “sosyalist” partilere yedeklemek için büyük gayret gösterecekler. Oysa bütün bir tarihsel deneyim, bu tür kriz ortamlarında işçi sınıfından ve emekçilerden yana kalıcı adımların, sınıf uzlaşmacılığı yoluyla değil; başını işçi sınıfının çektiği köklü değişimlerle atılabileceğini göstermektedir. Bu, ekonomik ve toplumsal yaşamın devrimci bir tarzda tepeden tırnağa işçilerin ve emekçilerin kontrolüne geçmesi ve bütün üretim süreçlerinin demokratik bir temelde planlı şekilde yeniden örgütlenmesi demektir.
Böylesi bir seferberlik ancak büyük şirketleri, bankaları ve finans kuruluşlarını ulusallaştıracak ve sosyalizm hedefine sahip bir işçi hükümeti uğruna mücadele etmeyi gerektirmektedir. Bu türden bir sosyalist perspektifin sadece Türkiye’de değil tüm dünyada gerçekleştirilebilmesinin ön şartı, işçi sınıfı içinde enternasyonalist ve devrimci partilerin inşa edilmesidir.

Dipnotlar

[1] http://www.usasabah.com/Roportajlar/2012/06/23/mit-profesoru-daron-acemoglu-turkiye-holding-egemenliginden-kurtuldu