Kürt sorununda yeni “açılım”
Başbakan Erdoğan, 28 Aralık’ta Urfa’da yaptığı konuşmada, “Artık şiddet sussun; siyaset konuşsun” çağrısı yaparak, Kürt sorununun burjuva liberal çözümüne yönelik yeni adımların gündemde olduğunu ilan etti. Başbakanın bu açıklamasının “öylesine” söylenmiş sözlerden ibaret olmadığı ve belirli bir ön çalışmanın ardından yapıldığı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Aralık ayı ortalarında İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüğünün ortaya çıkmasıyla görüldü. Hükümet ile Öcalan arasındaki diyalog süreci, aslında, geçtiğimiz Eylül ayından bu yana sürüyor. Anımsanacağı üzere, Öcalan, bu görüşmeler sırasında, KCK tutuklularına açlık grevine son verme çağrısı yapmış ve bu çağrı hemen yerine getirilmişti.
Burjuva muhalefet partilerinden MHP “teröristle görüşme olmaz” biçimindeki alışıldık tavrını yinelerken, CHP’nin Başbakan Erdoğan’ın Abdullah Öcalan ile görüşmeler yapıldığını doğrulamasına yönelik ilk tepkisi “kuşkulu” bir iyimserlik oldu. BDP TBMM grup başkan vekili İdris Baluken ise 1 Ocak günü yaptığı açıklamada, “olup olmadığını ve içeriğini bilmediğini” belirttiği görüşmelere “temkinle” yaklaştı. Bununla birlikte, burjuva medyasının ve siyasi çevrelerin başbakanın açıklamasına yönelik tepkisi, genelde olumlu oldu. 
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Öcalan’ın merkezinde olduğu bir müzakereyi destekleriz” derken, medyada, PKK’nin de sürece bir şekilde dahil edilmesi gerektiğine ilişkin yorumlar artmaya başladı. Aynı günlerde, hem KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar’dan hem de Kandil’deki Murat Karayılan’dan, olumlu yaklaştıkları ve sürece kendilerinin de dahil edilmesi gerektiğine dair açıklamalar geldi.
Burjuva siyaset ve medya çevrelerinde Başbakan’ın açıklamalarına ilişkin kafa karışıklığı ve kuşkular sürerken, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Ahmet Türk ile Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) Batman milletvekili Ayla Akat Ata, 3 Ocak günü İmralı’ya giderek Öcalan ile görüştü. Basında yer alan bilgilere göre, Öcalan, bu görüşmede, sürecin sabote edilemeyeceğini ve devletle sürdürülen görüşmelerin olumlu ilerlemesi durumunda “bu yıl içinde önemli adımlar” atılabileceğini söylemiş ve “benim dışımda bir irade kabul etmem” demişti.
Öcalan’la yapılan bu görüşmenin ardından, hem hükümetten hem de BDP kanadından, acelecilikten ve aşırı bir iyimserlikten uzak durulması gerektiğini ifade eden açıklamalar yapıldı. Türk ve Ata, 4 Ocak günü, BDP ve DTK yöneticileriyle toplantılar yaptı. BDP ve DTK yöneticilerinin görüşmelerle ilgili herhangi bir açıklama yapmama kararı aldığı bu toplantıların ardından, BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, Zübeyir Aydar’ı bilgilendirmek amacıyla Brüksel’e gitti. Aydar, 6 Ocak günü yaptığı açıklamada, “Örgüt bir bütündür ve önderliğinin arkasındadır... Başkanımızla başlatılan diyalog bizim talebimizdir. Buna karşı olmamız düşünülemez” diyerek, sürece açık destek verdi.
Aynı gün Fırat Haber Ajansı’na bir açıklama yapan Karayılan da, “önemli olan silahlı güçlerdir. Bunun için bizim direkt Öcalan ile diyalogda olmamız gerekiyor... geniş komutanlık kademesinin ve savaşçı yapısının ikna edilmesi sorunu vardır... devlet ve hükümet samimiyse önce Öcalan’ın önünün açılması gerekiyor” dedi. Karayılan’ın, hükümetin, Sri Lanka’daki Tamil Kaplanları’na yönelik operasyonlara benzer bir “imha ve katliam” planını boşa çıkarmıiş olduklarını da söylediği bu açıklaması, Erdoğan’ın siyasi danışmanlarından Yalçın Akdoğan tarafından, “Karayılan Öcalan’a racon kesiyor” sözleriyle yorumlandı.
CHP ise, şimdilik Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “PKK ile hükümet arasında, silahların bırakılması ve şiddetin son bulması ile sonuçlanacak bir diyaloğa karşı çıkmayız” sözlerinde ifadesini bulan çizgisini koruyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 8 Ocak günü yaptığı açıklamada, AKP hükümetini açıkça “terörle işbirliği” yapmakla suçladı; CHP’yi ise, sert bir biçimde, bu “suça” ortak olmakla eleştirdi.
Önceki sayımızda açlık grevlerinin ardından oluşan ortam için şöyle yazmıştık: “… hükümet, açlık grevi sürecini kendisi adına en az zararla atlatmasının ardından, bu süreci yeni bir burjuva çözüm ve silah bıraktırma sürecinin başlangıcı olarak kullanmak istiyor izlenimi vermektedir. Burada, hükümetin, bir anlaşmanın sağlanabilmesi ve PKK liderlerinin ikna edilebilmesi için, Öcalan’ın bir kez daha vurgulanan otoritesinden yararlanmak istediği ortada.”[1] Gelinen noktada, sürecin o yazımızda ifade etmeye çalıştığımız çizgi doğrultusunda ilerlediğini söyleyebiliriz. İki ayı aşkın süre boyunca süren açlık grevleri, hükümet adına, bugünkü süreci geliştirmek için bir basamak olarak kullanılmıştır.
AKP hükümetinin Öcalan ile başlattığı ve bugüne kadar izlediği çizgiden farklı olarak BDP’yi de dahil ettiği görüşmeler, Kürt sorununda yeni bir burjuva “çözüm” hamlesini ifade etmektedir. Bununla birlikte, bu süreç, daha önceki görüşme süreçlerinde yaşanmış olanlardan daha büyük “travmalar”a gebe koşullar altında işliyor ki tarafların şimdiye kadar yaptıkları açıklamalar, onların da bu durumun farkında olduğunu gösteriyor. 
Bu ortamda 9 Ocak akşamı Paris’te gerçekleşen suikast sürecin ilerlemesine yönelik ciddi bir darbe niteliği taşıyor. PKK kurucu kadrolarından Sakine Cansız’ı ve KNK temsilcileri Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in Paris’teki Kürdistan Enformasyon Bürosu’nda uğradıkları silahlı saldırı sonucu öldürülmeleri, özellikle Sakine Cansız’ın Öcalan’a yakın bir isim olduğu düşünüldüğünde oldukça net bir mesaj içeriyor. Önümüzdeki günler bu ve benzeri provokatif saldırıların devamının gelmesi ve sürecin kesilmeye çalışılmasına gebedir.
Bu süreci zorlaştıran en önemli etmen, aynı zamanda onun hızlandırılmasını dayatan bölgesel ve uluslararası koşullardır. Bunların başında, İran’a yönelik emperyalist müdahale planları, Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile merkezi hükümet arasında yaşanan gerginlik ve nihayet Suriye’de sürmekte olan iç savaş yer alıyor. Bunların her birinde taraf olan AKP hükümeti, bölgede istediği kadar aktif bir politika izleyebilmek için elini-kolunu büyük ölçüde bağlayan Kürt sorununu bir şekilde çözmek istiyor. Dahası, bu konuda somut adımlar atılması, Türkiye’yi ilk bölgesel çatışmada ateş hattına sürme hesabı içinde olan ABD ve Batılı emperyalistler tarafından da talep ediliyor.
Sorunun bir şekilde çözülmesi, yani örgütü silahsızlandırmak ve bölgede siyasi istikrarı sağlamak iç siyasi dinamikler eliyle de dayatılmaktadır. Bütün özgüven açıklamalarına karşın ciddi bir ekonomik krizin çok uzakta olmadığını çok iyi bilen AKP iktidarı, hem bu krizin yol açacağı toplumsal çalkantıları en aza indirmek hem de yeni anayasanın yapım sürecinde ve 2014 yılında gerçekleşecek seçimlerde Kürtlerin desteğini arkasına almak istiyor. AKP’nin siyasi kaygıları, kuşkusuz, bütün burjuva muhalefet partileri tarafından -elbette temsil ettikleri sınıf ve tabakaların çıkarları adına- paylaşılmaktadır. 
Öte yandan, Kürt sorununa mülk sahibi sınıfların farklı siyasi temsilcileri tarafından önerilen çözümlerin hiçbirinin merkezinde Kürt işçilerinin ve emekçilerinin toplumsal çıkarları yer almamaktadır. Onların hiçbiri, Kürt işçilerinin ve yoksul köylülerinin azgınca sömürülmesine ve yoksulluğuna son verecek; onları Türk, Arap, İranlı ve diğer kardeşleriyle toplumsal eşitlik ve özgürlük temelinde kaynaştıracak bir perspektife sahip değil. Mülk sahibi sınıfların partileri, Kürt emekçilerine ve yoksul köylülerine oldukça sınırlı etnik ve kültürel “kimlik” hakları tanırken, gerçekte amaçları küresel şirketlerin ve bankaların bölgeye ilişkin planlarında daha aktif rol oynama ve bunun karşılığında yağmadan pay alma hesabıdır. 
AKP iktidarı, örneğin, Kürtlerin anadillerini kullanma hakkını bile piyasa kurallarına tabi kılmaktadır. Anadilin öğretilmesini, “talep düzeyine göre açılacak olan”  özel kurslara havale eden AKP, anadilde savunma hakkını sözde uygulama adına, mahkemelerdeki Kürtçe çevirmenliğin faturasını da yargılanan Kürt’e göndermenin hesabını yapıyor. Burjuva partilerin hiçbiri, bütün kamu hizmetlerinin iki (Türkçe ve Kürtçe) ya da daha fazla resmi dilde ve ücretsiz olarak verilmesi gerektiğini öne sürmüyor; bunu açıkça savunmuyor. Onların hiçbiri, örneğin, güneydoğuyu Türkiye’nin Çin’i yaparak Kürt işçilerini, “bölgesel asgari ücret” adı altında küresel şirketler ve onların yerel taşeronları için ucuz işgücü kaynağı haline getirme hesaplarına karşı çıkmıyor.
Özetle, bütün burjuva ve küçük burjuva partileri, Kürtlerin haklarını en fazla savunuyor göründükleri konularda bile, gerçekte büyük şirketlerin ve bankaların çıkarlarını savunmakta; “halkların kardeşliği ve birliği” adına sloganlar atarken, gerçekte işçi sınıfını ve emekçileri bölmekte, onları sermayenin şu ya da bu kesiminin egemenliğine tabi kılmaya çalışmaktadırlar. Sermayenin bölücülüğüne ve egemenliğine karşı tüm kimliklerden insanların gerçek eşitliği ve bölgede kalıcı bir barışın tek yolu işçi sınıfı önderliğinde hem zihinlerdeki hem de haritalardaki sınırların ortadan kaldırılması ve toplumsal eşitliğin kurulmasından geçmektedir.  

Dipnotlar

[1] Açlık grevlerinin ardından Kürt sorunu; Yusuf Ateşçi, Toplumsal Eşitlik dergisi 10. Sayı