Paşabahçe direnişinde yeralmış olan bir Şişecam işçisiyle röportaj
“Ölümü gösterip vereme razı ediyorlar”
Arkadaşımız Yiğiter Akdeniz, bu röportajı Topkapı Şişecam’daki direniş bitmeden önce gerçekleştirdi.
Sen Paşabahçe direnişçilerindendin, öncelikle bize Paşabahçe sürecini değerlendirebilir misin?
Paşabahçe süreci, beklenmedik bir süreçti. İşverenle yapılmış olan TİS’te, o zaman, Paşabahçe fabrikası sözde “iş güvencesi” adına sıfır zamma imza atmıştı. İşveren de buna karşılık fabrikanın kapanmayacağını, iş güvencesinin olacağını söylemişti. Fakat işveren beklenmedik bir hamle yaparak, sendikacı- lara sunduğu teklifle “ben bu fabrikayı kapatıyorum, işçileri de diğer fabrikalara dağıtıyorum” şeklinde bir teklif sunmuş, sunmuş diyorum çünkü biz bunu bilmiyorduk. Sendikacılar da işyerine gelip, bizlere, “işveren fabrikayı kapatıyor, işçileri de bütün yasal haklarını, tazminatlarını vererek işten çıkartıyor” dediler. Bunu işveren bize söylemiyordu, sendikacılar söylüyordu. 
Yani sendika işverenin asıl niyetini gizleyerek geliyordu
Tabii ki. Bunu da daha sonra, Gülsüm Azeri, Cam Ev Eşyası Grup Başkanı, biz buraya geldikten sonra Star televizyonunda canlı yayında söylemişti. Canlı yayında “Bizim sendikacılara o günkü ilk teklifimiz burayı kapatıyoruz, işçileri özlük haklarıyla diğer fabrikalara dağıtıyoruz” şeklindeydi dedi. Sendikacılar da bize gelip yukarıda ifade ettiğim gibi “işveren kapatıyor, tazminatları vererek sizleri işten çıkarıyor” diyerek durumu aktardılar.
Sendikacıların buradaki amacı neydi?
Ölümü gösterip vereme razı etmek. Sonradan da Gülsüm Azeri “sendikacılar gelip sonunda bizim ilk teklifimizi kabul ettiler” dedi ve bütün işçileri 50’şer kişilik gruplar halinde diğer fabrikalara dağıttılar. Şimdi aynı senaryo Topkapı’da oynanıyor. Şimdi bu protokol 2 Haziran 2008 tarihinde işveren sendikası ve Kristal-İş sendikası arasında imzalanmıştır. Protokolde işyerinin kapatılması durumunda işçilerin durumu görüşülür deniyor ama, görüşmenin sonucunu da koymuş buraya. Görüşülür deniyor ama sonucu peşinen konmuş. İşçiler, tazminatlarını alarak çıkarılırlar diyor. Yine grup TİS’in 31/C maddesinde belirlenen işe giriş ücretiyle işe başlatılırlar diyor. Yani, örneğin 15 yıllık bir işçi yeni başlayan bir işçi ücretiyle, sıfır hakla işe başlar diyor. İşte işçiler bunu kabul etmiyorlar. Şimdi sendikacılar diyorlar ki, işveren bizim yaptığımız protokolü deldi, sizi yasal haklarınızı ödeyerek işten çıkartıyor. Biz masada sizin haklarınızı alacağız, başka fabrikalarda çalışacaksınız diyorlar. 
Başka fabrikalarda çalışacaksınız ama Topkapı kapatılacak diyorlar.
Zaten işçiler Topkapı kapatılmasın gibi bir talep ileri sürmüyorlar. Topkapı’nın kapatılacağı belliydi. Paşabahçe’yi kapattıktan sonra Topkapı’yı da kapatacağım diyordu işveren 10 yıldır. Şehir içinde kaldı diyordu.
Bu protokolle ortaya çıkan beklenmeyen bir şey miydi?
Beklenmeyen bir şey değildi. Protokolde İstanbul şube başkanının, genel merkez yöneticisinin imzaları var. 
Siz de biliyordunuz bu süreci, işçileri uyardınız mı? 
Uyardık, defalarca aradık. Protokolde böyle böyle bir madde var, bu sizin ipinizi çekiyor dedik. Biz burada şube başkanımıza baskı yaptık, bu protokolü imzalattırmadık, siz de baskı yapın imzalattırmayın şube başkanınıza çağrısını yaptık. Ama oradaki arkadaşlar da çeşitli nedenlerle bir anlamda pasif kaldılar açıkçası.
Peki, sendikacıların böyle bir işe girişmesi hakkında ne düşünüyorsun?
İşveren Topkapı’yı kapatacağım diyordu zaten. Ama sendikacıların şu protokolü imzalamaları bir ihanettir. Yeni işe giren bir işçi ücretinin dayatılması bir ihanet. Bu tamamen işverene hizmet. Sendikacıların kendi koltuklarını korumak için yapılan bir plan. Aynı Paşabahçe’de izlenen yol: ölümü gösterip vereme razı etmek. Sendikacılar işçilere gittiler “işveren burayı kapatıyor, sizleri işten çıkartıyor” dediler. İşveren burada Paşabahçe’de yaptığı hataya düşmedi. Orada işveren teklifi sadece sendikaya vermişti, sendikacılar da gelip işçiye yalan söylediler. Bu sefer işveren sendikaya verdiği teklifi fabrikanın camına da astı. Böylece bütün işçiler olan biteni gördü, ortalık karıştı. Şimdi de sendikacılar kendilerini kurtarmak için orada başlayan eyleme mecburen destek vermek zorunda kaldılar.
Kendilerini kurtarabilmek için işçiden yana görünmeye başladılar
Aynen öyle. Şimdi Topkapı’nın durumunu en iyi anlayan Paşabahçe direnişini yapan işçilerdir. İşveren aslında bir hata yaptı, Paşabahçe işçisini-kanseri vücuttan almadı, bütün vücuda yaydı. Bizlerin genel merkeze rağmen yaptıklarımızla, genel merkez işçilerin yanında durmak zorunda kaldı. Yalanlarıyla bu işleri yürütemeyeceğini anladı. Maskesi düştü, çünkü biz bir telefonla her yerdeki arkadaşlarımızla görüşebiliyoruz. Biz Topkapı’daki arkadaşları arayıp durumlarını soruyoruz. İhtiyaçlarınız var mı, çay, şeker, sigara, maddi açıdan durumunuz nasıl diye sorduk. Aynen söyledikleri şu: “Bize sadece desteğe gelenler bunları getiriyor.” Genel merkezden hiçbir destek görmemişler. Şimdi sendikacılar ayak yapıyorlar. “Yanınızdayız, arkanızdayız” demekle olmuyor. Maddi açıdan destek vermeleri gerekiyor. Biz Paşabahçe’yi yaşayan işçiler olarak genel merkezi saf dışı bırakarak destek örgütlüyoruz. Genel merkezin almış olduğu önceki karar da, yine işçilerin baskısıyla, bütün fabrikalarda mesai kaldırıldı. Bir de, 1 Ocak’ta da tüm fabrikalarda çalışılmadı.
Senin öngördüğün sonuç ne?
İşçiler direnişle protokolü deldiler. Diğer bütün şubelerde çalışanlar işçileri destekliyor. Eylemler de işçilerin talebi gerçekleşene kadar devam edecek. İşveren işçileri diğer fabrikalara dağıtacağım diyor ama işe giriş ücreti işi bozuyor. Ortalama saat ücreti diye bir şey var. Şu an pazarlık bunun üzerinden gidiyor. Şimdi şöyle bir çelişki var. Niye kendi özlük haklarıyla dağıtmıyor? Aslında bundan geri adım atılmaması gerekiyor. Biz arkadaşlara bunu da söylüyoruz. Ölümü gösterip vereme razı etme diyorum ya, onları da bıktırmaya başladılar. Onlar da artık ortalamayla gidebiliriz noktasına getiriliyorlar. 
Peki, böyle bir sonuçla biterse bir kazanım var denebilir mi?
Şimdi, bu protokolün üzerinden bir kazanım olur, ama kendi özlük haklarını kaybederek bir “kazanım” olur. Zararın neresinden dönersek kardır var ya, işte öyle olur.