Topkapı Şişecam direnişinin öğrettikleri
Topkapı’daki Şişecam fabrikasında çalışan işçiler, 27 Aralık’ta fabrikada üretimin durmasının ardından 28’inde fabrikayı işgal etmiş ve direnişlerini “tüm kazanılmış haklarla birlikte yatay geçiş” talebi ekseninde sürdürmüşlerdi. Önce 40 kadar işçiyi ustabaşı olarak Eskişehir’de istihdam eden şirket, işçilerin direnişi sonucunda, en baştaki tavrını “yumuşatmış” ve “hepinizi Eskişehir’e alırım ama asgari ücretle” tavrını geliştirmişti. Topkapı Şişecam’da yaşananlar, bir bütün olarak işçi sınıfı ve sosyalistler için önemli dersler içermektedir.
Düşük maliyet, fazla kâr
Şişecam Yönetim Kurulu, 30 Kasım günü yaptığı açıklamayla Topkapı’daki fabrikanın 31 Aralık’ta kapatılacağını ve çalışmakta olan beyaz ve mavi yakalı 575 işçinin -hakları ödenerek- işten çıkarılacağını duyurmuştu. Beyaz yakalılardan isteyenler Eskişehir’de ve diğer Şişecam kuruluşlarında işe alındılar. Bir İş Bankası kuruluşu olan Şişecam’ın bu kararının arkasında, fabrikayı Eskişehir’e taşıyarak hem 2009’da çıkarılan “istihdamı teşvik paketi” çerçevesinde 29 yaş altındaki yeni işçilerin sigorta primlerinin işsizlik sigortası fonunun yağmalanması yoluyla devlet tarafından karşılanmasından yararlanmak, hem de İstanbul’un göbeğindeki Topkapı’daki dönüşüm sürecine eklemlenmek yatıyor.
Şişecam böylece, Topkapı’da çalışan işçilerin çoğunluğunu oluşturan ve 10-15 yıldan uzun süredir çalışan işçilere ödemek zorunda olduğu ücretlerden ve sigorta primlerinden kurtulmayı ve Eskişehir OSB’deki fabrikasında çalıştıracağı genç işçilere asgari ücret civarında bir ücret ödemeyi hedefliyordu. Böylece şirket, bir işçi kıyımı ve düşük ücretle çalıştırma yoluyla yıllık faaliyet raporlarında ısrarla vurguladığı “üretim maliyetlerini düşürme hedefine” ulaşacak ve kârlarını daha da büyütecekti. Buna, kentsel dönüşüm çerçevesinde Topkapı’nın “finans ve ticaret merkezi” olarak belirlenmesini ve buradaki araziden elde edilecek geliri de eklemek gerekiyor.
Şişecam, dünyanın en büyük cam üreticilerinden biri ve 150 ülkeye ihracat yapıyor. Dokuz ülkede 160’ı aşkın kuruluşla üretim yapan Şişecam, bu üretimin yüzde 35’ini Türkiye dışında gerçekleştiriyor. Ford, Renault, Hyundai, BMW, Mercedes, Dacia gibi dünya devlerine üretim yapan şirket, toplam 18.000 işçiyi istihdam ediyor. Bu işçilerden elde edilen artı-değer ise gerçekten de Şişecam yönetiminin övünmesini anlaşılır kılıyor: 2010 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 307 artışla 484 milyon TL olan net kâr, 2011’de 741 milyon TL’ye ulaşmış durumda. 2011’deki faiz, amortisman ve vergi öncesi kâr (artı-değer) ise 1,3 milyar TL. Aynı yıl şirketin yaptığı yatırım toplamı 830 milyon TL’yi buluyor. 
Şişecam işçilerinin sömürüsüyle elden edilen bu devasa gelir ve kârlar, patronun yeni yatırımlar yapmasını ve kârlarını arttırmasını sağlıyor. Bu devasa rakamların yanında, 575 Topkapı Şişecam çalışanına ödenecek olan kıdem ve ihbar tazminatı ise toplamı 23 milyon TL.
Şişecam yönetimi, Topkapı fabrikasını Eskişehir’e taşıma kararını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Topkapı’yı sanayi bölgesi statüsünden çıkarması, yeni gelişim imkânlarının bulunmaması, şehir içi kamyon trafiğinin ekonomik sevkiyatı engellemesi gibi nedenlere dayandırıyor. Gerçekte ise Topkapı fabrikasının ruhsatı 2017’ye kadar sürüyor ve sevkiyat vb. bahanelere rağmen, fabrika kâr ediyordu.
İleri sürülen nedenler, hükümetin belediyeler ve patronlarla işbirliği içinde İstanbul’daki kentsel dönüşümü hayata geçirerek merkezi yerleri rant alanına çevirme hedefine ve kenti bir işçi kenti olmaktan çıkarma biçimindeki uzun erimli projesine denk düşmektedir. 
10 yıl önceki Paşabahçe direnişi ve Beykoz’un dönüşüm süreci, hem Topkapı işçilerinin durumunu, hem de İstanbul’un dönüşümü bağlamında bugün yaşananların habercisiydi.
Paşabahçe direnişi
Beykoz Paşabahçe fabrikasında çalışan işçiler, 2002 yazında, şirketin kapatma kararına karşı fabrikayı 18 gün boyunca işgal etmiş; direniş, fabrikada örgütlü olan Kristal-İş sendikası eliyle 8 Ağustos’ta yenilgiye uğratılmıştı. 
O yenilgiye giden yolun taşları ise çok daha önceden döşenmişti. Şirket, Paşabahçe’deki fabrikasındaki ilk saldırılarını daha 1991 yılında başlatmış, işçiler de iş güvencesi talebiyle harekete geçmişlerdi. Yapılan toplu sözleşmenin ardından, Kristal-İş sendikası, şirketten, “1993’e kadar işten çıkarma olmayacağı sözünü aldığını” açıklamıştı. Ancak sendikanın şirket yönetimi ile işbirliği içinde olduğu ve yalan söylediği kısa sürede açığa çıkmış ve 500’ü aşkın işçi işten atılmıştı. Bunun üzerine, 2500 işçi fabrikayı işgal etmiş ve sonunda, işçi ailelerinin ve Beykoz halkının mücadelesi sonucunda şirket geri adım atmış ve işçileri işe geri almıştı. 
Bu kısa süreli kazanım, işçilerin sendikacılık cenderesinden kurtulamamaları; hem Paşabahçe’de hem de diğer fabrikalarda taban komiteleri yoluyla inisiyatifi kendi ellerine alamamaları nedeniyle, şirketin ilk karşı saldırısında yitirildi. İşten çıkarmalar, Kristal-İş sendikasının açık işbirliğiyle 1991’den 2002’ye kadar aralıksız sürdü ve Paşabahçe Şişecam’da çalışan işçi sayısı 3000’lerden 870’lere indirildi.
Paşabahçe Şişecam işçileri, 2002’de gerçekleşen ve fabrikanın kapatılmasını amaçlayan son saldırıyla, işte böyle bir sürecin ardından karşılaşmışlardı. Kristal-İş sendikası, on yılı aşkın süre boyunca hazırlanan o son saldırı öncesinde -sözde fabrikanın verimliliğini sürdürüp kapatılmasını önleme uğruna- tüm işten atmaları ve zamsız toplu sözleşmeleri onaylamıştı. Dolayısıyla, sendikacıların işçiler üzerindeki egemenliği kırılmadıkça, Paşabahçe işçilerinin işlerini korumaları ve Beykoz’un bir işçi semti olmaktan çıkarılarak yağmalanmasını önlemeleri mümkün değildi.
Dönemin Kristal-İş yönetimi, direniş sürerken yayınladığı bir bildiride, sermaye sınıfının hizmetinde olduğunu açıkça itiraf ediyordu: “Sendikamız, bugüne kadar Paşabahçe işyerinde yaşanan sorunların çözümünde önemli fedakârlıklarda bulunmuştur. 3200 kişinin çalıştığı fabrikada bugün 870 kişi çalışmaktadır. Sendikamız karşılıklı bir uzlaşmayla işyerinin daralmasına onay vermiştir. Sendikamız iş yerinin sorunları nedeniyle 2001-2002 sözleşmesinde iki yıl boyunca sıfır zamma evet demiştir. …Bugün yaptığımız toplantıda Paşabahçe’deki sorunu diyalog ve uzlaşma yolu ile çözme talebimiz yine yanıtsız kalmıştır.” (22 Temmuz 2002).
Paşabahçe işçileri, yoğun polis ablukasına, baskıya ve tüm sendika konfederasyonlarının ve Kristal-İş’in şirket yönetimiyle işbirliği yapmasına rağmen kararlılıkla direndiler. Fakat işçiler, aileleriyle birlikte fabrikayı işgal etmişken ve Beykoz halkı direnişi başından itibaren yoğun bir şekilde desteklerken, sendika bürokratları kapalı kapılar arkasında patronlarla sürdürdükleri görüşmelerde, işçileri satmak için canla başla çalışıyorlardı.
Sonuçta, Paşabahçe işçileri taban komitelerini kurup örgütlenmedikleri ve direnişlerini Paşabahçe yerelinden çıkarıp bütün Şişecam fabrikalarına yayamadıkları ve diğer işkollarındaki işçilerin desteğini alamadıkları için sendikacıların kararına boyun eğmek zorunda kaldılar. Kazanan, Şişecam patronları ve sendika bürokratları olmuştu. Şişecam yönetiminin direniş başlamadan önce dayattıkları, yani fabrikanın kapatılması ve işçilere diğer fabrikalara “yatay geçiş” yaptırılması sendika tarafından onaylandı. Yaklaşık 500 Paşabahçe işçisi, patron-sendika işbirliğiyle satılmalarına duyduğu öfkeyi 8 Ağustos sabahı sendika bürosuna yürüyüp, sendikanın tabelasını ve kapısını sökerek gösterdi.
Paşabahçe’nin kapatılması ve işçilerin yenilgiye uğratılmasıyla birlikte Beykoz Paşabahçe’deki önemli bir kale düşürülmüştü. AKP hükümeti öncesi dönemde başlayan bu saldırı, ilçedeki TEKEL ve Deri Kundura fabrikalarının kapatılmasıyla sürdürüldü. Geleneksel bir işçi semti olan Beykoz’da bugün de sürmekte olan yıkımlar ve lüks konut inşaatları başladı. Bugün devam etmekte olan kentsel dönüşüm, işte bu projenin bir devamdır. Öyle ya, Beykoz gibi bir semt işçilere bırakılamayacak kadar değerlidir!
Yatıştırma eylemleri
Kristal İş sendikası, ancak Şişecam Yönetim Kurulu’nun 30 Kasım’daki son açıklamasının ardından, o da işçilerin zorlamasıyla ve tabanın tepkisini sınırlamak ve öfkesini yatıştırmak amacıyla, 3 ve 21 Aralık günlerinde birer eylem gerçekleştirdi.
21 Aralık’ta sendikanın önderliğinde İstanbul Levent’te toplanan Şişecam İşçileri şirketin merkezine yürüdüler. Eşleri ve çocuklarıyla eyleme gelen işçilerin oldukça coşkulu ve mücadele etmeye hazır oldukları görülebiliyordu. Bununla birlikte, sendika bürokratları, fabrika on gün sonra kapatılacak olmasına rağmen, hala “masa başında anlaşma”dan söz ediyor ve işçileri sakinleştirmeye çalışıyorlardı.
Kristal-İş sendikası, Paşabahçe’de açık bir yenilgi sayılmış olan fabrikanın kapatılmasını, Topkapı’da en baştan kabul etti; bu konuda şirketle yıllar öncesinden anlaşma imzaladı ve bu anlaşmayı, aradan geçen dönemde imzaladığı toplu iş sözleşmelerinde (TİS) iptal etme yönünde hiçbir adım atmadı. Dahası, Kristal-İş bürokratları, kendilerini bu konuda uyaran ve onlara TİS’de söz konusu protokolü iptal etmelerini öneren sınıf bilinçli işçileri “siz kendi işinize bakın” diyerek azarlamışlardı. Şişecam yöneticileriyle baştan sona danışıklı bir dövüş sürdüren sendika bürokratlarının “yatay geçiş hakkı”nı başlıca talep olarak öne sürmesi, onların işçiler karşısında sergiledikleri ikiyüzlü oyunun bir parçasıdır.
Şişecam’daki direnişin, hem Topkapı, hem İstanbul hem de Türkiye işçi sınıfı adına gerçek bir başarıyla sonuçlanması için, öncelikle “yatay geçiş” talebinin yerini fabrikanın kapatıl- masına karşı çıkmak almalıydı. Oysa, daha direnişe geçmeden, fabrikanın kesinlikle taşınmak zorunda olduğu ve tek “kurtuluş”un yatay geçiş olduğu sendikacılar tarafından işçilere kabul ettirilmişti. Şişecam’ın Topkapı’ya sığmadığı, makinelerin eskidiği vb. gerekçeler yalnızca birer bahanedir. Beykoz-Paşabahçe ve Topkapı fabrikalarındaki işçilerin babadan oğula sömürüsüyle bugün Türkiye’de ve yurt dışında onlarca fabrikası olan ve cam sektöründe dünya tekellerinden biri haline gelen Şişecam, pekâlâ Topkapı’daki makinelerini yenileyebilir, İstanbul’da daha geniş bir arazi satın alabilirdi. Fakat Şişecam’ın attığı bütün adımların arkasında, yazının başında da belirttiğimiz gibi, işçilerin durumunun ne olacağına ilişkin kaygılar değil, sermayenin öz sınıf çıkarları ve kâr güdüsü yatmaktadır.
Sendikanın ve sahte solun yıkıcı rolü
Paşabahçe direnişinde işçilere açıkça ihanet etmiş olan Kristal-İş sendikası, fabrikanın yıllardır dillendirilen kapatılma tehlikesine karşı hiçbir şey yapmayarak, dahası, “ölüm pro- tokolü”nü imzalayıp kapatma ve işten atma kararına ortak olarak, aynı yıkıcı rolü Topkapı Şişecam’da da oynadı. Sendikanın açık işbirliği sayesinde, Şişecam yönetimi, yıllarca fabrikaya kadrolu işçi almamış ve azalan istihdamın yol açtığı boşluğu kalan işçilerin daha yoğun sömürüsü yoluyla ya da geçici / sözleşmeli işçi çalıştırarak kapatmıştı.
Yıllardır konuşulan ve Nisan 2011’de Genel Müdür Ahmet Kırman tarafından “2011 sonu” olarak açıklanan ama 2012 sonuna ertelenen kapatma sürecinde, sendika bürokratları, sermayenin gardiyanları rolünü başarıyla yerine getirmiş ve işçileri son dakikaya kadar eylemsizlik içinde tutmayı başarmışlardır. 
Topkapı Şisecam işçileri, sendikalar ve onların kuyruğundaki sahte solcular tarafından geçtiğimiz onyıllar boyunca yaratılmış olan yanılsamalar nedeniyle, meselenin bu fabrika ile sınırlı olmadığını, bütün bir işçi sınıfına yönelik saldırının bir parçası olduğunu ve dolayısıyla buna karşı işçi sınıfının taban komiteleriyle birleşip önderliği sendika bürokratlarından almasını örgütleyemediler. Sendika bürokratları, Şişecam’da yaşananların, aynı zamanda bütün olarak Topkapı’daki işçilere yönelik kentsel dönüşüm saldırısının bir parçası olduğunu gizlediler. Topkapı Şişecam işçileri, süreci sendika bürokratlarına bırakmaları nedeniyle diğer işkollarındaki sendikalı ve sendikasız işçileri de direnişe kazanma yönünde bir perspektife sahip olmadıkları için, işyerlerinin kapatılmasını engelleme yönünde bir mücadele ve örgütlenme geliştiremediler.
Türk-İş içindeki sözde “solcu” Sendikal Güçbirliği Platformu’nun içinde yer alan Petrol-İş ve Kristal-İş sendikaları -aynı Paşabahçe’de olduğu gibi- işçilere fabrikanın kapatılmasına razı olmalarını ve İstanbul’daki kentsel (rantsal) dönüşüme sessiz kalmalarını yıllardır kabul ettirmiş durumdalar. 
Sendika bürokrasisi ve küçük burjuva solu, işçilerden gerçekleri gizlemiş ve bu yolla yeni yenilgilere zemin hazırlamışlardır. Oysa işçi sınıfı, yalnızca kazanımlarını değil ama yenilgilerini de olduğu gibi görmeye başladığında onlardan gerekli dersleri çıkarabilir ve yeni mücadelelere hazırlıklı olabilir. 
Bu anlamda, Topkapı Şişecam’da yaşanan süreç, TEKEL direnişinde yaşanan sürecin bir benzeridir. Orada da Türk-İş ve Tek Gıda-İş bürokrasisi direnişi yerele sıkıştırmış, sendikanın örgütlü olduğu diğer işyerlerine hatta diğer işkollarına yayılmasını engellemiş; sonunda, bir kez daha küçük burjuva solcularının desteğiyle, açık yenilgiyi “kazanım” olarak sunmuşlardı. 
Sendikal Güçbirliği Platformu üyesi sendikaların yöneticileri, direniş sürecinde Topkapı Şişecam’ı ziyaret edip ve işçilere “arkanızdayız” diyorlar. Ama Şişecam’ın diğer fabrikalarındaki Kristal-İş üyesi işçiler çalışmaya devam etmekte; Türk-İş ve Sendikal Güçbirliği Platformu’ndaki sendikalar, Topkapı Şişecam işçileri ile eylemli bir dayanışma örgütlemek için parmaklarını bile kımıldatmamaktadır. İşçiler bu duruma “sendika yöneticilerinin gelmesi bizi ilgilendirmiyor, işçilerin eylemli dayanışmasının örgütlenmesi nerede?” diye sorarak tepki gösteriyordu.
Öte yandan, Topkapı Şişecam işçilerinin önemli bir bölümü, tüm kararlı duruşlarına rağmen, devrimci ve sosyalist bir perspektif ve örgütlülük altında mücadele içinde olmadıkları için, sendika bürokrasisinden ve burjuva partilerden umut beslemekteydiler ki mevcut bilinç ve örgütlülük durumunda bu oldukça anlaşılırdır. Onların, sendika bürokrasisinden bağımsız militan taban-direniş komitelerini kurmayarak direnişin önderliğini ellerine almamaları, Kristal-İş yöneticileri eliyle daha önceki deneyimlerde olduğu gibi hak kayıplarına uğramaya davetiye çıkarmıştı. Ancak bu da yine önceki direnişler sonrasında olduğu gibi sendika tarafından “kazanım ve zafer” olarak sunuldu.
Sendika bürokratlarının bu tavrı onların gerçekte sermaye sınıfının temsilcileri olmaları nedeniyle oldukça anlaşılırdır. Kendilerini “devrimci”, “sosyalist” gibi sıfatlarla tanımlayan sahte solun da buna –bir kez daha- ortak olması ise onların da sendika bürokrasilerinden farklı bir noktada olmadığının bir ifadesidir. 
TKP (haber.sol), EMEP (Evrensel) ve Halkevleri (sendika.org) direnişin sonlandırılmasının hemen ardından, gelişmeleri işçilerden öğrenme ihtiyacı bile duymadan, Kristal-İş sendikasının yaptığı açıklamayı bire bir haber yapmışlar ve sonucu “zafer, kazanım” olarak duyurmuşlardır. Bu tavır, onların işçi sınıfının değil, sermayenin işçi sınıfı içindeki ajanları olan sendika bürokratlarının sözcüleri olduğunu bir kez daha göstermektedir. “Sendika.org” işi o derece ileri götürmüştür ki, açıkça gerçek dışı bir haber yaparak işçilerin “mevcut ücret ve sosyal haklarıyla geçiş hakkı” elde ettiğini bile yazabilmiştir. Sahte solun temsilcilerine önerimiz, sendika bürokrasilerini savunacaklarsa da bunu adabıyla yapmalarıdır. 
Saldırı sürecek
Topkapı Şişecam’da yaşanan direniş, Topkapı’da bulunan 10 bine yakın ruhsatlı işletmede çalışan tüm işçileri ilgilendirmektedir. Zira bölgede kurulu işletmelerde çalışan onbinlerce işçi, bu hükümet-belediye-şirket üçlüsünün ortaklaşa saldırısının hedefinde ve işsizlik tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bizler, direniş boyunca, Şişecam işçilerine hem kendilerine hem de bölgedeki sınıf kardeşlerine yönelik saldırıyı durdurabilmek için sendika bürokrasisini aşmaları, bölgedeki tüm işçilerin katılacağı taban komitelerini örgütlemeleri ve bölgedeki işçileri kendilerini bekleyen tehlike karşısında uyarıp onlara önderlik etmeleri gerektiğini anlattık. 
Topkapı Şişecam işçilerinin bu direnişten gerçek bir zaferle çıkmaları için Şişecam’ın diğer fabrikalarındaki işçilerle doğrudan ilişki kurması ve o fabrikalarda çalışan işçilerin taban komiteleri aracılığıyla eylemli desteğini sağlaması gerekiyordu. İşçiler, Şişecam’ın yurtdışındaki fabrikaların- daki sınıf kardeşleriyle de bağlantıya geçmeli ve onlarla da aynı Mersin, Eskişehir ya da Trakya’daki işçilerle olduğu gibi taban komiteleri aracılığıyla birleşmeliydiler. Şişecam’ın diğer fabrikalarında şalterler indirildiğinde, hem Topkapı işçisine yönelik saldırı hem de diğer fabrikalarda önümüzdeki dönemde gerçekleştirilecek olan saldırıları durduracak koşullar şirkete dayatılabilirdi. Şimdi ise, diğer fabrikalarda benzer saldırılar önümüzdeki dönem devam edecek. 
Topkapı Şişecam işçileri, Şişecam’ın diğer fabrikalarında çalışan binlerce işçinin greve çıkmasının Şişecam yönetimine diz çöktüreceği konusunda bizlerle hemfikirdi ve bunu sağlamak için sendikal bürokrasinin aşılması gerektiğini de görüyorlardı. Bununla birlikte, on yıllar içinde, sahte solun büyük desteğiyle kökleşmiş olan yanılsamalar ve özgüven eksikliği, işçilerin önüne en büyük engel olarak dikildi.
Tüm fabrikalarda eş zamanlı düzenlenecek bir grev, sendika bürokratlarından beklenecek en son şeydir. Onlar, böyle bir mücadelenin “yasadışı” olduğunu söyleyerek işçileri frenlemeye çalıştılar. Türkiye’de –dünyanın her yerinde olduğu gibi- grev hakkının yasadışı bir grev olan 1963 Kavel greviyle elde edildiği gerçeği gizlendi. Yasalar, sınıf mücadelesinin verili durumuna göre belirlenir; işçi sınıfı burjuvazi tarafından yere serildiyse, işçilerin en basit bir adımı bile “yasadışı” olur. Bugüne kadar dünya işçi sınıfının tüm hakları kitlesel mücadeleyle ve bedel ödeyerek alındı. Ama bunlar, işçileri satmak ve masa başını çözüm olarak göstermek dışında bir şey yapmayan sendika bürokratlarına yabancıdır.
Otomotiv sektöründe çalışan işçiler de benzeri bir saldırı ile karşı karşıyadır. Avrupa çapında birçok fabrikanın kapatılması ve yüz bini aşkın otomobil işçisinin işsiz kalması söz konusu. Bu, aileleriyle birlikte yüz binlerce insanın sefalete itilmesi anlamına geliyor. Günümüz koşullarında, bütün bu işçilerle ilişki kurmak ve ortak bir eylemlilik örgütlemek mümkün. 
Özetle, Topkapı işçilerinin uğradığı ve diğer fabrikalardaki işçilerin uğrayacağı saldırıya başarıyla karşı koyabilmek ve gerçekçi bir çözüm programı geliştirmek için, işyeri, işkolu ve ulusal sınırlar ötesine geçip, enternasyonalist bir perspektife sahip olmaları gerekiyor. Unutmayalım ki, bütün işkollarından ve uluslardan kapitalistler, aynı Şişecam gibi, işçi sınıfına diz çöktürmeye ve kendi krizlerinin faturasını ona ödetmeye çalışıyor; bu amaçla, sıkı bir işbirliği içinde çalışıyorlar. İşçiler de aynı şeyi, kendi sınıf çıkarları uğruna yapmak zorundadır.
Yeni bir perspektif ve örgütlenme gerekiyor
Şişecam şirketi, aynı dünyadaki diğer büyük kapitalist işletmeler gibi, fabrikasını, daha ucuz işgücüyle daha kârlı üretim yapabileceği bir yere taşımaktadır. Burası, hükümetin yine işçilerden kesilen paralarla oluşturul- muş işsizlik fonunu patronlara yağmalatması sayesinde, bugün Eskişehir olsa da, yarın Çin, Mısır ya da Romanya olabilir. Örneğin Şişecam patronları, Bulgaristan’daki üretimin tamamını Romanya’ya taşımayı planlıyor. Bu durumda, Şişecam işçilerinin Topkapı’da uğradığı saldırının benzerini Bulgar işçiler yaşayacaklar.
Şişecam’da yaşananlar, dünya çapında işleyen çok daha kapsamlı bir sürecin parçasıdır. ABD, Britanya ve Kıta Avrupası’ndaki büyük fabrikalar yirmi yılı aşkın süredir, hükümetler eliyle ucuz emek platformu haline getirilen Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Uzak Asya ülkelerine taşınmaktadır. Sermayenin küresel ölçekteki bu saldırısında, onun işçi sınıfının gardiyanlığını üstlenmiş ajanları olan sendika bürokratları, aynı Türkiye’de olduğu gibi, ABD’de ve Avrupa’da da suç ortaklığı yapmaktadır. Onlar, işçilerin fabrika kapatılmalarına karşı militan mücadelelerini önlemek için ellerinden geleni yapıyor; işçilere şunu söylüyorlar: “Daha iyi çalışma ve yaşam koşulları için mücadele etmeyin, patronlar ne veriyorsa onunla yetinin. Yoksa patron fabrikayı, son derece düşük ücretlerle sefil koşullarda çalışmaya hazır işçilerin olduğu ülkelere taşıyacak.”
Sendikaların işçi sınıfının mücadele örgütleri olduğunu ve işçilerin çıkarlarını savunduğunu iddia edenlerin nasıl bir ihanete ortak olduğu, bundan daha açık biçimde ifade edilemez. Sendikalar, yöneticilerinin sağcı ya da “sol” maskeli olmasından bağımsız olarak, kapitalist üretimin son otuz yıldır dünya çapında sergilediği dönüşüm nedeniyle bütünüyle iflas etmişlerdir. Bu iflas, bir bürokratik kliğin yerini bir diğerinin almasıyla engellenebilecek bir şey değildir. 
İşçi sınıfının sermayeden olduğu gibi sendikal önderliklerden de bağımsız yeni türde kitlesel mücadele örgütlerine ihtiyacı var. Bu örgütler, tabandan örgütlenecek ve sendikalist bölücülüğün aksine, tüm işçileri tek bir çatı altında toplayıp ve tek bir hedef uğruna seferber edecektir.
Bu mücadelede en büyük görev, kendisini işçi sınıfı ve sosyalizm ekseninde tanımlayan devrimcilere düşmektedir. İşçi sınıfı devrimcileri, Topkapı Şişecam direnişinde olduğu gibi sonuna kadar işçilerin yanında mücadele etmeli; bunu yaparken de, ihanetini bir kez daha kanıtlayan sendika bürokrasisini acımasızca teşhir etmeliler. İşçi sınıfının, mevcut reformist ve sınıf işbirlikçi siyasi önderliklerden koparak devrimci sosyalist partisini inşa sürecinde aktif biçimde yer alması, yalnızca bu yolla mümkün olacaktır.