4688 Sayılı Sendikalar Yasası Değişiyor; Grev Yasağı Sürüyor

Aylarca Bakanlar Kurulu’nda görüşülmeyi bekleyen 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasa Tasarısı geçtiğimiz Ocak ayında (23.01.2012) onaylanarak TBMM Başkanlığı’na gönderildi. AKP iktidarının, işçi sınıfının zaten yıllardır törpülene törpülene kuşa çevrilmiş olan ekonomik ve sosyal haklarının altını iyice oymak üzere tasarladığı değişiklikler bir bir uygulamaya koyuluyor. Sınıf mücadelesinin geriye çekildiği, sendikal önderliklerin iflas ettiği böylesi bir dönemde, burjuvazi, AKP eliyle, çalışma yaşamına doğrudan etki eden düzenlemelerle “dikensiz gül bahçesi” yaratmayı hedefliyor.
12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa referandumunun ardından kamu emekçilerine grevsiz “toplu sözleşme” hakkı tanınmış ama toplu sözleşmenin nasıl yapılacağına dair herhangi bir düzenlemenin yapılmamış olması bugüne kadar ertelenen ve belirsizlikler içeren bir süreci beraberinde getirmişti. 
4688 sayılı yasada öngörülen değişiklikler, iktidar partisi tarafından, adet olduğu üzere, “çalışma yaşamında demokratikleşme” ve sendikal örgütlenmeye getirilen bir kısım “kolaylıklar” olarak sunulmak istense de, özü itibariyle sendikal bürokrasinin kamu emekçileri üzerindeki mevcut etkisini koruyan ve genişleten bir düzenleme olarak gündeme geldi.
Kamuda yıllardır uygulanmakta olan ve her geçen gün yaygınlaştırılan, iş güvencesinden ve her türden sosyal haktan yoksun sözleşmeli, geçici çalıştırma, bir yandan kamu emekçilerinin kazanılmış haklarının gaspına yönelik kapsamlı saldırılar artarken “çalışma yaşamının demokratikleşmesi”nden bahsetmek pek mümkün görünmüyor. Egemenler tarafından hayata geçirilen yasal düzenlemeler asıl olarak, patlama ihtimalini saklı tutan sınıf muhalefetinin önünü almaya, mümkünse ipleri emin ellerde olan sendikalar aracılığıyla kontrol altında tutmaya yönelik. 
4688 sayılı yasada neler değişiyor?
Tasarının öngördüğü bazı önemli değişikliklere değinmeden önce neyin değişmediğine bakalım. Gündemdeki tasarı kamu emekçilerine dayatılan grev yasağına dokunmuyor. Kamu emekçileri için kabul edilemez olan toplu görüşmenin yalnızca adını toplu sözleşmeye çeviren tasarının mimarları, grevsiz bir toplu sözleşme düzeninin hiçbir maddi karşılığı olmadığının bilincinde elbette. İşçi ve emekçilerin çalışma şartlarına ilişkin talepleri karşılanmadığı koşullarda başvuracağı en etkili silah olan grev yerine Kamu Görevlileri Hakem Kurulu (KGHK) adında bir yapının kararı belirleyici olacak. Bu anlamda toplu sözleşmede son söz yine egemenlere bırakılmış durumda diyebiliriz. Şaşırtıcı bir sonuç sayılmaz!
Aslında, tasarı, üye sayısı en fazla olan sendikaya (bugün için Memur-Sen) neredeyse tam yetki vererek toplu sözleşme pazarlıkları sırasında ortaya çıkabilecek pürüzlerin önünü alıyor. Çoğunluğa sahip olmayan sendikalar ise hem toplu sözleşme masasının “meşruiyetini” sağlayacak hem de masa başında kaldığı sürece işlevsiz bir muhalefet haline getirilecek. 
Yine, tasarı ile birlikte gerçekleşeceği öngörülen diğer bir değişiklik de hizmet kolu sözleşmelerine ilişkin. Hizmet kolu toplu sözleşmelerine tasarı- da yer verilmediği, hizmet kollarında örgütlü sendikaların bağlı bulunduğu konfederasyonlarla yapılacak toplu sözleşmelerin yerine merkezi olarak konfederasyonun belirleyici olacağı, hizmet kollarının ve hatta iş yerlerinin özgün sorunlarını dikkate almayan tek tip bir toplu sözleşme düzeni getirileceği görülüyor.
“Toplu sözleşmenin hükümleri, sözleşmenin yapıldığı tarihi takip eden iki mali yıl için geçerlidir” denerek, toplu görüşmede 1 yıl olan geçerlilik süresi uzatılıyor. Emekçilere “iki yıl boyunca, kaderinize razı olun, elinizdeki ile yetinin” deniyor. Ayrıca oluşturulmak istenen toplu sözleşme düzeninde sendikalar ekonomik ve sosyal haklar açısından pazarlık yapabiliyorken, bu pazarlığın çerçevesini belirleyen sistemde değişiklik teklif edemiyorlar.
Tasarı ile, kamu emekçilerinin sendikalara üye olmalarının önündeki engeller ve yasaklarda elle tutulur bir değişiklik getirilmiyor. Mevcut yasanın 15. maddesinde “100 veya daha fazla kamu görevlisinin çalıştığı iş yerlerinin en üst amirleri ile yardımcıları”, “kamu kurum ve kuruluşlarının özel güvenlik personeli” ibareleri ile sendikalı olmaları yasaklananlar için değişiklik gündemde fakat meclis çalışanları, hakimler ve savcılar, orduda çalışan sivil personel, ceza infaz kurumu çalışanları, denetim elemanları, polisler ve askerler için sendika yasağı sürecek.
Tasarıda öngörüldüğü biçimiyle toplu sözleşme görüşmeleri Kamu Görevlileri Sendikaları Heyeti ile Kamu İşveren Heyeti arasında gerçekleştiri- lecek. İşveren heyetinin başkanlığını Devlet Personel Başkanlığı’nın bağlı olduğu Bakan yapacak. Ayrıca heyette Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Personel Başkanlığı temsilcileri yer alacak. Sendikalar heyetinin bileşiminde ise en çok üyeye sahip konfederasyona tam ve belirleyici yetki veriliyor. Tarafların bu şekilde belirlendiği bir görüşmede, iktidarın uzlaşı aramasına da gerek kalmayacak zira sendikalar heyeti adına talepleri Memur-Sen belirleyecek. 
Heyetlerin bileşimine bakıldığında bu durum daha net görülebiliyor. Sendikalar heyeti, başkan dahil yedi üyeden oluşacak. Toplam üye sayısı en çok olan konfederasyon (Memur-Sen) heyet başkanını belirleyecek. Yine en fazla üyeye sahip konfederasyondan üç üye, ikinci sıradaki konfederasyondan (Kamu-Sen) iki ve üçüncü sıradaki konfederasyondan (KESK) bir üye şeklinde belirlenecek olan sendikalar heyetinde, toplu sözleşmeyi heyet başkanı imzalayacak. İmza yetkisi sendikalar heyeti başkanına verilerek diğer üyelerin varlığı anlam- sızlaştırılıyor. Üstelik, heyet başkanın imzaladığı toplu sözleşme metni nihai bir karar olarak kabul ediliyor. Sonuç olarak, eğer Memur-Sen toplu sözleşmeyi imzalarsa diğer üyeler Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvuramayacak.
Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun bileşimine bakıldığında, toplu sözleşme görüşmelerinde yaşanabilecek olası anlaşmazlıkların, uyuşmazlıkların taşınacağı bu organın da egemenlerin boş alan bırakmama mantığının bir örneği olduğu görülüyor. Tasarıya göre kurul onbir üyeden oluşuyor ve kurul başkanı Bakanlar Kurulu tarafından belirleniyor. Kamu İşveren Heyeti tarafından, önceden belirlenmiş bakanlıklar ve müsteşarlıklar arasından seçilecek dört üye, ilgili Bakan tarafından önerilecek yedi isim arasından  Bakanlar Kurulu tarafından seçilecek bir akademisyen üye, sendika konfederasyonları tarafından önerilecek yedi isim arasından yine Bakanlar Kurulu tarafından seçilecek bir akademisyen üye olmak üzere toplam yedi üye, açıkça, hükümetin istediği kararı aldırabileceği bir toplam oluşturuyor. Konfederasyonların kurula katılımı ise en çok üyeye sahip konfederasyondan iki, ikinci ve üçüncü konfederasyonlardan birer üye şeklinde. Görülen bu tablo, tasarı toplu sözleşmeyi hakem kuruluna bırakmadan egemenler lehine sonuçlandıracak düzenlemeleri içeriyor olmasına karşın, AKP iktidarının ihtiyatı elden bırakmadığının kanıtı.
4688 sayılı yasada değişiklik öngören tasarı, yukarıda ele almaya çalıştığımız maddelerle sınırlı değil fakat yasa tasarısının asıl niyetinin ortaya konması için verilen örnekler yeterli. Kamu kurumlarında çalışan emekçilerin örgütlenme özgürlüğünün ve grevli toplu sözleşme hakkının önünü açmayı bırakın, yasakları ve zorlamaları normalleştiren, “sorunları” egemenler ve sendikal bürokrasi arasında masa başında, sessiz sedasız çözmeyi amaç edinmiş bu yasayı teşhir etmek gerekiyor. Bunu yaparken 4688’in savunusu noktasına düşmek elbette en büyük hata olacaktır.
Peki, yasaya ilişkin sendika konfederasyonlarının tepkisi ne, sendikalar yasaya karşı nasıl bir tavır geliştiriyor?
Sendikal bürokrasi tasarının yasalaşmasını bekliyor!
Sendika konfederasyonlarının tasarıya ilişkin tutumunu sorgularken şunu akılda tutmak işimizi kolaylaştırır; tasarı (2010’da yapılan Anayasa değişikliğinden beri) aylardır gündemdedir  ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesinde Bakan Faruk Çelik’in de katılımıyla KESK’in, Memur-Sen’in ve Türkiye Kamu-Sen’in de dahil olduğu Üçlü Danışma Kurulu toplantılarında görüşülmüştür. Yasa tasarısının bugünkü halinin aslında kimse için şaşırtıcı olmaması gerekir. Tasarının meclise gönderilmesinin ardından KESK yönetimi tarafından ileri sürülen “konfederas- yonlara başka, Bakanlar Kurulu’na başka taslak sunuldu” iddiası, onun bu tasarı üzerindeki sorumluluğunu ortadan kaldırıyor mu? Bugün, emekçilerin zaten kabul edilemez olan durumlarını daha da geriye götürecek olan tasarı, konfederasyonların bakanlıkta yapılan görüşmelerde verilen vaadlere güvenerek taleplerinin karşılanacağı iyimserliğine kapılmasından mı kaynaklanıyor yoksa kitlesel bir direnişle ancak önüne geçilebilecek böylesi bir tehdide karşı beklemeci, geçiştirmeci bir tutum sergilenmesinden mi?
Hala işçi ve emekçilerin gündemine sokulamayan, sendika yönetimlerinin yerel ve cılız eylemleriyle, basın açıklamalarıyla geçiştirilmeye çalışılan değişiklik tasarısı hükümet ve sendikalar “ortaklığının” bir ürünüdür. 
Aslına bakılırsa mevcut durum şu şekilde özetlenebilir; Memur-Sen muazzam yetkilerle donatılmış olarak toplu sözleşme masasına oturacak, KESK ve Kamu-Sen ise kenara itildiğinin farkında. Verili durumda, AKP iktidarının icazeti olmaksızın hareket kabiliyetinden yoksun olan Memur-Sen bürokrasisinden göstermelik açıklamalar dışında grev hakkının tanınması ve örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması konusunda ileri bir adım beklemek hayalcilik olur. Kamu-Sen’in tasarıya karşı muhalefetini oturttuğu zemin ise sınıf mücadelesi değil elbette. Burjuva siyasetinin bugünkü egemenlerine yani AKP’ye karşı ve burjuva milliyetçi-şoven dürtülerle hareket eden Kamu-Sen’in “direnişi” burjuvazinin saldırıları karşısında ayakta kalabilecek çapta değil. KESK bürokrasisi, bundan önce birçok defa tanığı olduğumuz gibi birleşik ve kitlesel bir mücadele hattı örgütlemekten, bunun öncülüğünü yapmaktan uzak, yerel düzeyde göstermelik eylemlerle  süreci geçiştirme çabasında. 
Yıllardır birbirleriyle bağlantılı, uluslararası sermayenin ihtiyaçlarını karşılama amacıyla siyasi iktidar tarafından gündeme getirilen ve işçi sınıfı için kapsamlı bir yıkımı ifade eden birçok girişim, elle tutulur bir direnişle karşılaşmadan yaşama geçiriliyor. Bu geri çekilmede en önemli pay, kuşkusuz, emekçiler arasında yersiz hayaller  yayan ve günü kurtarmayı alışkanlık haline getiren ve onları sermayenin saldırıları karşısında savunmasız bırakan sendikal bürokrasi ile bu bürokrasinin açık destekçisi olan “sol”a aittir. 
İşçi sınıfının mücadeleyi yükseltme imkanı yok mu?
Sendikaların bugünkü durumu hesaba katıldığında, tasarının yukarıda anılan değişikliklerle onaylanacağı, hükümetin bu konuda geri adım atmaya gerek duymayacağı görülüyor. Tasarının son halinde çeşitli değişiklikler elbette yapılabilir fakat -olumlu ya da olumsuz- yapılacak değişikliklerin yasanın özüne dokunmayacağını tahmin etmek çok da zor değil. Bütün bunların ötesinde, tasarıda eğer emekçilerin direnişi neticesinde atılan bir geri adım olmayacaksa, çok açıktır ki bu, hükümet tarafından, Memur-Sen’in teslimiyetini biraz olsun perdelemeye yönelik bir girişim olacaktır.
Emekçilerin sendikal mücadeleden hızla uzaklaştığı, sendikal önderliklere güvensizliğin hızla arttığı ve yerel direnişler haricinde işçi sınıfın hızla mevzi kaybettiği bir dönemden geçiyoruz. Böylesi bir dönemde, böylesi “yasal düzenlemelere” karşı mücadeleyi büyütmek ancak işçi ve emekçilerin tabanda büyüyen direnişi ile mümkündür. Çerçevesi yasalarla çizilmeyen sınıf mücadelesinin yerellikten kurtularak genişlemesi, kitleselleş- mesi ve sermayenin topyekûn saldırılarına karşı durabilecek, bütünleşmiş bir mücadele hattının örgütlenebilmesi ancak var olan reformist sendikal ve siyasi önderlikleri aşan bir örgütlenmenin yaratılmasıyla mümkün olacaktır. 
Dergideki diğer yazılarda ifade ettiğimiz gibi, sendikalara ilişkin yasalar, işçi sınıfının tüm kesimlerine yönelik olarak değiştiriliyor. Sermaye sınıfının ve sendikal bürokrasinin egemenliğini güçlendiren bu sürece karşı, bizler, ortak örgütlenme temelindeki bir mücadeleyle elde edilecek bir ortak çalışanlar yasasını hedef olarak önümüze koymak durumundayız. 
Kamu emekçilerinin toplu görüşmelerden, sözümona toplu sözleşme sistemine geçişi olarak sunulan bu yasa değişikliğine karşı 4688 sayılı mevcut yasayı savunarak değil, aksine onun da ortadan kaldırılması ve işçi sınıfının ortak mücadelesiyle elde edilecek gerçek bir grevli toplu sözleşme hakkının elde edilmesi hedefine yürümek gerekiyor. Bunun için yapılması gereken başlıca şey,  işyerlerinde sendikalı-sendikasız, işçi, taşeron işçisi veya kamu emekçisi gibi ayrımları reddetmek ve sendikal bürokrasiden bağımsız, tabanın ortak mücadele araçları olacak fabrika/işyeri meclislerini inşa etmeye çalışmak olmalıdır.