8 Mart ve Bugünün Şarkısını Söylemek

2011 yılı tüm ülkeleri etkisi altına alan bir ekonomik kriz yılıydı. Bir diğer ifadeyle,  geçtiğimiz yıl, yoksul kitleler üzerinde yalnızca sınıfsal şiddetin değil, cinsiyetçi şiddetin de arttığı bir yıl oldu. Bu tespitten hareketle, halk hareketlerinin sarsılmaz olduğu düşünülen iktidarları devirdiği, kitlelerin “işgal” eylemleriyle kapitalist sistemin en temel kurumları olan banka ve finans sektörüne karşı ayaklandığı günümüzde, cinsiyetçi toplumsal formlara karşı yeni bir mücadelenin de oluştuğunu söylemek mümkün.
Anımsatmakta yarar var, 2011 yılında, birçok ülkede liberal hükümetlerin muhafazakâr önerileriyle, parlamentolarda kürtaj karşıtı, kadın ve LGBT bireylerin temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayacak yasalar kabul edildi.  Hükümetlerin muhafazakâr siyasetine karşı, kadınlar sıklıkla meydanları doldurdular.  Bunlardan en akılda kalanı ‘Slutwalk’ yani ‘sürtük yürüyüşleri’ oldu. Kanada’nın Toronto kentinde bulunan Osgoode Hall Hukuk Fakültesi’nde öğrencilere güvenlikleri konusunda konuşma yapması için çağrılan polis memuru Michael Sanguinetti’nin “tecavüze uğramak istemiyorsanız sürtük gibi giyinmeyin” sözleri, dünya kadınlarından büyük tepki aldı. Amerika’nın birçok eyaletinde, Kanada’da ve Avrupa’da birçok ülkede kadınlar Slutwalk için toplandılar, yürüdüler. Arap ülkelerindeki hareketi de atlamamak gerekir. “Arap Baharı”, birçok ülkede kadın ve LGBT’lerin kendilerine dayatılan yoksulluğu, baskıyı ve erkek egemen yaşamı kabul etmeyerek meydanlara inmesine; polisle, orduyla çatışmasına sahne oldu.
Bu süreci daha iyi açıklayabilmek için şu tespiti de eklemek gerekiyor: ücretli emek sömürüsü ile iç içe geçmiş, cinsiyetçi sömürü ve şiddet, patriarka kurumunun ellerinde şekillenmekte. Bu sebeple, sınıf mücadelesinin, patriarkaya karşı mücadeleyle bir arada yürümesi, Marksistler için bir tercih değil, zorunluluktur.
Patriarkaya karşı kimler mücadele edebilir?
Patriarkayı tanımlama çabası, gerek feminist ideolojide gerek “sol” ideolojide adeta bir fetiş. Feminist teoriden, işine yarayan yerleri çekip alan sol hareket ve sosyalist gelenekten eklektik biçimde faydalanmış olan feminist hareket, bugünü açıklamada yetersiz ve var olan tespitleri de hatalı durumda. Bu, feministlerin, sınıflı toplumlardaki cinsiyetçi toplum yapısını, kadın örgütlenmesiyle ve bilinçlenmesiyle aşabileceği yönündeki inancına dayanıyor. Feminist hareketin yanılgısında bir diğer önemli nokta, kapitalizmden çok daha eski bir tarihe sahip patriarkanın, kapitalizmden görece bağımsız bir işleyişe sahip olduğu fikri.
Kapitalizmin, iş yaşamında, toplumsal hayatta ve aile içindeki cinsiyetçi yapısı, sadece kadın örgütlenmesiyle dağıtılamayacağı gibi, bu sorun sol çevrelerin birçoğunun ifade ettiği gibi, yalnızca ‘kadın’ sorunu olarak da açıklanamaz. Toplumsal yaşamın ve iş bölümünün cinsiyetçi bir şekilde örgütlendiği günümüzde, bu eril toplumsal normdan, kadınlar, LGBT bireyler ve erkekler de mağdur olarak açıklanabilir. Feminist hareket bu açıklamayı, hem kendilerine açık bir saldırı olarak alır hem de mağduru muktedirle bir tarafta tutmak olarak çözümler. Çünkü feminist hareket yalnızca kadınların mücadele ettiği bir alandır ve patriarkaya karşı mücadele onların işidir. “Sol” çevreler ise, yeni bir söz söyleme ediminden uzun süredir yoksun olduklarından, sorunu ‘kadın sorunu, kadının ezilmişliği’ açısından sınırlarlar.
Oysa bu iki tespit de kapitalizmin cinsiyetçi yüzünü açığa çıkarmaya yetmez ve dolayısıyla mücadele alanını gerçekçi olarak belirleyemez. Patriarkaya karşı mücadelede taraf, patriarkanın mağdur ettiği herkes olabilir: Dayatılan erkekliği kabul etmeyen heteroseksüel erkek, işçi kadın, lezbiyen, trans birey... Çünkü bu mücadelenin tarafı, kişinin cinsiyetine, cinsel yönelimine göre belirlenemez. Bu mücadelede taraf olmanın tek şartı, patriarkanın sınıflı toplum yapısının bir ürünü ve aynı zamanda onu yeniden üreten bir kurumu olduğuna kişinin vakıf olması ve işçi sınıfı önderliğinde, sınıfların olmadığı bir dünya toplumu için mücadele etmeyi kabul etmiş olmasıdır. Çünkü patriarkayı yeniden üreten taraf ‘herhangi bir erkek’ değil, erkeğin tarih içindeki üstünlüğünü oluşturan toplumsal yapıdır.
Patriarkaya karşı nasıl mücadele edilir?
Küreselleşen kapitalizm, patriarkayı da küresel biçimde yeniden üretti. Daha fazla kâr elde etmenin en önemli araçları olan ucuz iş gücüne ve ücretsiz ev emeğine karşı dünya pazarının duyduğu açlık, patriarkayı güçlendirdi. Daha da önemlisi, küresel pazar, ele geçirdiği her yerde aile ve toplum yaşamını birbirine benzer kıldı. Yöresel özerklikler yerini, sözleşmiş gibi benzer cinsiyetçi, ayrımcı yasaları çıkaran hükümetlerin insafına bıraktı. Örneğin 2011 Aralık ayında, Nijerya ve İspanya’da eşcinsel evlilikleri yasaklamaya yönelik yasalar çıkarıldı.
Ücretlerin uluslararası piyasalarda belirlendiği günümüzde, esnek çalıştırma ve düşük ücretli çalıştırmanın cinsiyeti daha görünür oldu. Evrensel bir şekilde dünyanın her ülkesinde kadınlar esnek üretime daha fazla dahil edildiler, vasıfsız işler yine onlara devredildi ve elbette, aile geçindirmesi gereken erkekten (!) daha düşük ücretle çalıştılar. Toplumsal cinsiyetin kabul etmediği gey, lezbiyen ve translar ise çalışabilmek için ya dayatılan şekilde yaşamak zorunda kaldılar ya da işsizliğe ve evsizliğe mahkûm edildiler. Çünkü küresel kapitalizm, ücretleri dünya çapında belirlediği gibi, kendi ahlakını da her yerde uygulanabilir kılmayı başardı. Böylesi sistemli çalışan patriarkanın, bireylerin bilinçlenmesiyle, sadece kadınların örgütlenmesiyle ya da kişilerin yalnızca mağduriyet yaşadığı alanda mücadele etmesiyle ortadan kalkmayacağı yeterince açık değil mi?
Patriarkaya karşı mücadeleyi örebilmek, patriarkanın tüm araçlarının ifşasından geçmektedir.  Burjuva ideologlarının sevgiye dayandırmaya çalıştığı aile ilişkilerinin ikiyüzlü yapısını, aile ve iş yaşamındaki cinsiyetçi işbölümünün kabul edilemezliğini, emeğin ücretlendirilmesinin en büyük hırsızlık olduğunu hareketin merkezine almak, patriarka ile yüzleşmek için önemli adımlardır. Bu mücadelede haklar hiyerarşisine yer olmadığının altını çizmek gerekiyor. ‘Kadınlar haklarını alsınlar, sonra sıra eşcinsellere gelecek’ gibi bir yaklaşım kabul edilemez. Patriarkaya karşı mücadele bu temellerden hareketle, fabrikada, evde, okulda, sokakta, her yerde olmalı; kapitalist üretim ilişkilerinin en kişisel saydığımız ilişkilerimize bile sızdığı gibi, mücadele her yerde olmalı!
8 Mart üzerine
Marksistlerin sahiplenmesi gereken patriarka karşıtı mücadelenin temel perspektifini belirledikten sonra, 102 yıldır anılan ‘8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nereye düşer?’ diye düşünmek gerekiyor.
Burjuva manipülasyonunu es geçerek anımsatalım;  Clara Zetkin’in 1910 tarihinde II. Enternasyonal Sosyalist Kadınlar toplantısında sunduğu önerinin kabulüyle anılıyor 8 Mart. Zetkin, bu önerisini -bildiğimiz üzere-  8 Mart 1857 tarihinde, New York’ta bir tekstil fabrikasındaki grevci kadınların yakılarak öldürülmesi anısına yapmıştı.  Aradan 120 yıl geçtikten sonra, 1977 yılında, Birleşmiş Milletler, Dünya Kadınlar Günü adıyla bu tarihin anılmasını kabul etti.
Ancak, yukarıda kısaca değindiğimiz üzere, 8 Mart, hem sınıfsal bir başkaldırıyı hem de patriarkaya karşı mücadeleyi bir arada ifade etmektedir. Çünkü 1857 yılında New York’ta greve çıkan kadın işçiler, insanca çalışma koşullarını talep ederken,  aynı zamanda kadınların çok daha acımasız koşullarda çalıştırılmasına ve cinsiyetçi iş bölümüne karşı da mücadele ediyorlardı. Tarihsel sürecinin dışında, bugün 8 Mart, yalnızca kadınların ya da emekçi kadınların değil, kendini bu mücadelede işçi sınıfının tarafında gören herkesindir. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü,  patriarkaya karşı mücadelenin, ilk özel günü olarak da ele alınabilir.
Bitirirken
Türkiye özelinden bakacak olursak, 2011, kadınlar için gerçekten korkunç bir yıldı. Kadınlara yönelik fiziksel ve psikolojik şiddeti gün be gün haberlerden takip edebildik. Hukuk uygulayıcıları, mevcut yasal düzenlemeleri, keyfi bir şekilde yorumlayarak kadınların aleyhinde kararlar verdi ve kadınların kazanılmış haklarını fiili olarak gasp etti. AKP hükümetinin muhafazakâr siyaseti, toplumda yeterince köklü olan patriarkanın sırtını yaslayabileceği yeni mecralar oluşturdu. Hükümet destekleriyle, belediyelerde evlilik-aile danışmanı sıfatıyla binlerce kadına seminer düzenleyen gerici unsurların, kadın düşmanı açıklamaları burjuva basında sayfalarca yer aldı. Basın, bu açıklamaları, tersinden olumlayarak, bu kişilerin görünürlük kazanmasını sağladı ve onlara meşruluk vadetti.
Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık, hükümetin yeni düzenlemesiyle Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na dönüştürüldü. Bu sayede, bakanlığın adı, işleyişine uygun kılındı. Üç çocuk politikası, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin tarafından Maltusçu bir yaklaşımla savunulmaya devam etti. Kadın emekçilerin haklarında tek bir iyileştirme yapılmadı. Heteroseksist algıyı güçlendiren hükümet uygulamaları sayesinde, trans bireylere yönelik saldırılar artış gösterdi, LGBT örgütlerinin yıllardır mücadele ettikleri Anayasa’nın 10. maddesine ek olarak düşünülen “cinsel yönelim ve cinsel kimlik” ifadeleri eklenmedi.
Bu gelişmeler düşünüldüğünde,  bugüne dek kadının örgütlenmesi olarak ele alınmış olan patriarkaya karşı örgütlenme meselesi, çok daha yakıcı bir ihtiyaç olarak önümüzde durmakta. Önceki yıllarda olduğu gibi geçtiğimiz yıl da tanıklık ettiğimiz bu süreçleri doğuran ana akım, yalnız kadın düşmanlığıyla açıklanamaz. Bu uygulamaların, düzenlemelerin ve fiili durumların oluşmasının temel sebebi, var olan erkek egemen sınıflı toplum düzenini korumaktır. Bu izah ise, mücadelenin taraflarını belirler ve nasıl örgütlenmesi gerektiğine dair ipuçlarını bize verir.
Kapitalizme ve patriarkaya karşı bir arada ve sağlam durabilmenin ön koşulu, mücadeleyi, cinsel kimliklerle sınırlamanın aksine, sorunun çözüm odağı ve ezilen taraflarının birleştiricisi olan işçi sınıfı temelinde yaklaşmaktır. Çünkü patriarkayı oluşturan sınıflı toplum düzenini yıkabilecek yegane sınıftır işçi sınıfı. Mücadelemizi birlikte örerken ve mücadeleyi birlikte öğrenirken, dünün şarkılarını unutmayarak ama bugünün şarkılarını da mırıldanarak yürümek zorundayız. Daha umutlu bir yarın için, daha umutlu 8 Mart’lar için, bugünün şarkısını birlikte söyleyebilmek için, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde alanlarda olalım**.