“Arap Baharı”nın Ekonomik Arka Planı

Tunus’tan başlayarak Mısır’a ve -sonradan, doğrudan emperyalist müdahale ile farklı bir biçim alarak- Libya’ya sıçrayan; birçok Arap ülkesinde emekçi ve gençlik hareketlerine ilham vererek bugün Suriye’de devam eden “Arap Baharı”, gerek burjuva gerekse “sol” basında genel olarak egemenlerin ve muhalif kitlelerin “ruh hali” ve siyasi tavırları ile ele alındı. Oysa Tunus, Mısır ve Libya’da yolsuzluğa batmış diktatörleri deviren bütün bu hareketlerin altında küresel ölçekte işleyen ekonomik süreçler yatmaktadır ki söz konusu ülkelerde kurulan yeni rejimlerin geleceğini belirleyecek olan da bu dinamiklerdir.
Tunus’un, Mısır’ın ve Libya’nın ortak özelliği bu ülkelerde egemen olan yönetici seçkinlerin ülke ekonomilerini kapitalizmin küresel dinamiklerine tabi kılarken, gerçekte, üzerinde yükseldikleri ulusal kalkınmacı / korumacı ulus devletlerin altını oymalarıydı. Bu durum, yöneticilerin niyetinden bağımsız biçimde, söz konusu ülke ekonomilerinin kapitalizmin küresel işleyişi içindeki dezavantajlı konumundan, sermaye birikiminin yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Sonuçta, önceki dönemin ulusal ekonomisinin küresel rekabete açılmasıyla birlikte devlet “sosyal devlet” karakterini yitirirken, hızla yoksullaşan kitleler karşısında egemenliği sürdürme çabası içindeki yönetici seçkinler giderek daha fazla baskıya yöneldiler. 
Bu süreç, Tunus’ta, 1987 yılında iktidara gelen Zeynel Abidin Ben Ali yönetimi altında yaşandı. Ben Ali, 1986 yılından başlayarak liberalleşen ülke ekonomisini başta Fransa ve İtalya olmak üzere AB ekonomisi ile bütünleştirdi. Tunus, 2004 yılında Dünya Ekonomik Forumu’nda hazırlanan Global Rekabet Gücü Raporu’nda, Güney Afrika Cumhuriyeti’nden sonra Afrika’daki rekabet gücü en yüksek ikinci ülke seçilmişti. [1] 2006 yılında, Tunus, dışsatımının % 27,8’sini Fransa’ya, %24,3’ünü İtalya’ya, % 10,5’ini Almanya’ya, %5,2’sini ise İspanya’ya yapıyordu. Bu sıralama, ülkenin dışsatımı için de aynıydı (sırasıyla %29,7, % 21, % 8,8 ve % 6,2). [2]
Tunus ekonomisi, Bin Ali yönetimi altında, asıl olarak AB pazarına yönelik turizm, tekstil ve tarım sektörlerine dayanarak geliştiği yıllarda, hızla artan yolsuzluğa ve bölgesel eşitsizliklere rağmen, uluslararası sermaye kuruluşları tarafından “örnek ülke” olarak gösteriliyordu. Ancak bu durum, 2008’de patlayan krizin ardından hızla değişti. AB’den gelen talebin hızla azalmasıyla birlikte işsizlik ve yoksulluk dayanılmaz boyutlara ulaştı; buna, ülkenin hemen bütün büyük arazilerinin ve şirketlerinin sahibi olan Bin Ali ailesinin ve çevresindekilerin giderek pervasızlaşan yolsuzlukları eşlik etti. Bir toplumsal patlamanın bütün koşullarının oluştuğu bir ortamda, 26 yaşındaki üniversite mezunu Muhammed Bouazizi, polisin işporta tezgâhına el koymasına tepki olarak 17 Aralık 2010’da kendini yaktı. Onu, işsiz gençler Lahseen Naci’nin ve Ramzi El Abboudi’nin intiharları izledi. Görüldüğü üzere, Tunus’taki yönetim karşıtı halk hareketinin nedeni bu intiharlar değil; kapitalizmin, bu intiharların da nedeni olan küresel krizinin yıkıcı etkisiydi.
Benzeri bir süreç Mısır’da yaşandı.  Enver Sedat’ın 1981’de öldürülmesinin ardından Mısır devlet başkanı seçilen Mübarek, selefinin başlatmış olduğu küresel sermayeye açılım politikasını hızlandırdı ve ülke ekonomisini bütünüyle kapitalizmin uluslararası dinamiklerine tabi kıldı. Mısır’ın ekonomik alanda sergilediği bu dönüşüm, ABD’nin milyarlarca dolarlık yardımlarıyla destekleniyordu ama asıl olarak askeri alanda gerçekleşen bu yardımlar Mısır’ın dış borçlarını ödeyemez hale düşmesini engellemedi. 
IMF, Mısır’ın borçlarının yeniden yapılandırılması ve kredi musluklarının kapanmaması karşılığında, bilinen yeni liberal yapısal dönüşüm programını dayattı. Devletin, sermayenin ve malların dolaşımı üzerindeki denetimini en aza indiren ve kapsamlı özelleştirmeler eşliğinde onun “sosyal” karakterini ortadan kaldıran yeniden yapılanma programı, milyonlarca Mısırlı emekçiyi ve genci barbarca bir sömürüye tabi kılıyordu. 1981-2006 yılları arasında geçici, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması sayesinde, Mısır küçümsenmeyecek oranda yabancı sermaye girişinin olduğu bir ülke haline geldi ve GSMH neredeyse dört kat arttı. Ancak GSMH’de yaşanan bu artışa, servetin dağılımındaki devasa bir eşitsizlik eşlik ediyor, yoksulluk hızla artıyordu. 
2008 yılına gelindiğinde, Mısır halkının neredeyse dörtte biri yoksulluk sınırının altındaydı. Mısır işçi sınıfı, yaşama ve çalışma koşullarının hızla kötüleşmesine karşı 2006, 2008 ve 2009 yıllarında grevler ve öğrencilerin geniş destek verdiği kitlesel gösteriler düzenlemişti. Ama Mısır İşçi Sendikaları Federasyonu (ETUF) tarafından sınırlandırılan bu eylemlerde, her biri kısa süre içinde geri alınacak kısmi ücret artışlarından başka bir kazanım elde edilemedi. Küresel rekabete açılan bütün otoriter rejimlerdeki yönetici seçkinler gibi gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış olan Mübarek yönetiminin uyguladığı politikalara karşı halk içinde kabaran öfkenin Mısır yönetici seçkinleri içindeki karşılığı işçi sınıfına ve gençliğe yönelik polis baskısının daha da arttırılması oldu. Bütün bunlar yaşanırken, uluslararası sermaye kuruluşları, aynı Tunus’ta olduğu gibi, Mısır’ı da “örnek ülke” ilan ediyor, Mübarek yönetiminin politikalarını övüyordu. [3]
Libya’nın ulusal korumacılıktan vazgeçerek küresel sermayeye açılmasına, bu ülkeye yönelik ekonomik yaptırımların kaldırılmasının ardından, 2002 yılında başlanmıştı. Bu yönelim sonucunda, ülkeye yönelik doğrudan yatırımlar 2002’de 281 milyon Dolar iken 2006’da 1 milyar 551 milyon Doları buldu. Örneğin, 2006 yılına gelindiğinde,  üç yıl önce ABD ile hiçbir ticari ilişkisi olmayan Libya, bu ülkeye 2,5 milyar Doları petrol ve petrol ürünleri olmak üzere 3 milyar Dolarlık mal satıyordu. 2006 yılında, Libya’nın toplam dışsatımındaki aslan payı İtalya’ya aitti ve bu ülkeyi Almanya, İspanya, Fransa ve Türkiye izliyordu. Libya’nın dışalımında ise ilk sıraları İtalya, Almanya, Güney Kore, Türkiye, Japonya ve ABD tutuyordu. [4] 
Libya, 2007 yılı içinde, finans sektörünün liberalleşmesi ve bankaların özelleştirilmesi yönünde çeşitli adımlar attı ve “Sahara Bank’ın %19’luk hissesinin 200 milyon dolara Fransız BNP Paribas’a satılması için” bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma çerçevesinde, bankanın üst yönetimi tamamen Fransızlara bırakılırken, BNP Baribas’ın hissesinin birkaç yıl içinde %51’e yükseltilmesi konusunda anlaşma sağlandı. Bununla birlikte, Libya’daki devlet işletmelerinin başta IMF olmak üzere uluslararası mali kuruluşların desteğiyle özel sektöre (küresel sermayeye) devri süreci, ülkedeki yönetici seçkinler içinde ciddi bir direnişle karşılaştı. 
Libya’daki Kaddafi yönetiminin 2008’deki küresel kriz dalgasından neredeyse hiç zarar görmeden çıkmasının ardında, ülke ekonomisinin, özellikle de bankacılık sektörünün dışa kapalı olması yatıyordu. Yüksek petrol fiyatlarının da etkisiyle 2010 yılı sonunda dış borcu olmayan ve döviz rezervi 140 milyar Doları bulan bir ülke haline gelen Libya, bu yüzden, aralarında, devasa bir yapay nehir oluşturmanın da bulunduğu büyük yatırım programları uygulayabiliyor ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları tarafından da son derece güvenilir bulunuyordu. 
Ama ülkenin küresel piyasalara bütünüyle açılmamış olmasından kaynaklanan bu göreli avantajı bir anda dezavantaja dönüştü. Küresel kriz batıda yükselirken, Kaddafi rejiminin, ulusal korumacı eğilimi, özellikle petrol arzı üzerinden sürdürebilecek dinamiklere sahip olması, Tunus’lt başlayıp Mısır’da devam eden altüst oluşun gölgesinde emperyalistler tarafından kabul edilebilir bir durum değildi. Bu gelişme, Libya’daki Kaddafi diktatörlüğüne karşı gelişen kitlesel muhalefetin, henüz onu yıkabi- lecek güce sahip olmamasına da bağlı olarak, başını ABD, Britanya, Fransa ve İtalya’nın çektiği emperyalistlerin apar topar seferber olmasına, NATO’yu harekete geçirmesine ve ülkenin doğusundaki muhalif güçleri silahlandırmasına yol açtı. 
42 yıllık Kaddafi diktatörlüğünün devrilmesinin ardından iktidarı alan asi güçler, şimdi, önceki yönetici seçkinlerin direniş sergilediği küresel sermayeye açılma programını bütün hızıyla uygulamaya koyacaklar. Ama Libya’nın kaynaklarını küresel sermayenin sömürüsüne sunan yeni yönetimin işi hiç de kolay olmayacak. Bunun nedeni, yalnızca, emperyalistler arasında ve asiler içinde yaşanacak olan pastadan büyük pay kapma mücadelesi değildir. Libya’nın emperyalist müdahaleyle iktidara gelen yeni efendileri, uygulamaya koyacakları liberal politikalarla Libya halkını on yıllardır tanık olmadığı bir işsizlikle ve yoksullukla tanıştıracak; ister istemez kendilerini hedefleyecek gerçek bir emekçi kitle hareketinin tohumlarını atacaklardır.
Suriye’ye gelince… Geri bir teknolojiye sahip olan Suriye ekonomisi, Beşar Esad’ın, babasının ölümünün ardından iktidara geldiği 2000 yılında, iflasın eşiğindeydi. Beşar Esad Suriye’nin devlet mülkiyeti ağırlıklı planlı karma ekonomiden piyasa ekonomisine geçmesine yönelik bir ekonomik yeniden yapılanma programını uygulamaya başladı. Bir borsanın kurulmasına, özel sermaye faaliyetlerinin gelişmesine ve ülkeye yabancı sermaye girişinin hızlanmasına yönelik önlemleri içeren bu program, devletin para ve mal hareketleri üzerindeki denetimini en aza indirmeyi ve Suriye ekonomisini kapitalizmin küresel dinamiklerine tabi kılmayı hedefliyordu.  Bu amaçla, 2002 yılında Kredi ve Para Konseyi kuruldu. “Bu kurumun ilk radikal kararı, mevduat ve kredi faiz oranlarını %12’den önce %8’e, daha sonra ise %1’e düşürmesi oldu… Aralık 2002’de özel bankaların kurulmasına ilişkin 28 nolu yasa Suriye Parlamentosu’nda kabul edildi ve 3 bankaya şube açmaları için lisans hakkı verildi. Suriye’de yaklaşık 40 yıldır ilk kez devlet kontrolü dışında iki özel banka Ocak 2004’te Şam’da şube açarak faaliyete başladı. Günümüzde ülkedeki özel banka sayısı 12’ye ulaşmıştır… Esad yönetimi, ülkeye yabancı sermayeyi çekme için gerek alt yapı koşullarını hazırlama yönünde önemli reformlara imza attı. Temmuz 2003’te yabancı yatırımların önündeki en önemli engellerden biri olan 17 yıllık ‘Yabancı Döviz Kanunu’ kaldırıldı.” [5] 
Ülkeyi 1963 yılından bu yana yöneten BAAS partisi, 2006 yılında, IMF’nin maaşların dondurulmasını, yabancı sermayeye açılımı ve özelleştirmeleri içeren kemer sıkma planını kabul etti. 2007 yılında kabul edilen bir yasa ile yabancı yatırımcılara gayrimenkul edinme hakkı tanındı ve 2008 yılında sübvansiyonlar azaltıldı. 2009 yılında Şam Borsası’nın açılmasıyla devam eden bu liberalleşme sürecinde işsizlik ve enflasyon artarken halkın yaşam koşulları hızla kötüleşti. AB’nin Kasım 2011’de Suriye’den petrol alımına son vermesiyle birlikte, Suriye’nin en büyük döviz kaynağı olan petrol ve gaz dışsatımı sekteye uğradı; ülkenin toplam dışsatımı % 60 azaldı (ABD yönetimi ise 11 Mayıs 2004’te Suriye’ye karşı ekonomik yaptırım kararını açıklamış ama bu karar ülke ekonomisini pek etkilememişti).
Suriye’nin kapitalizmin küresel işleyişine dahil olması sürecinde önemli rol oynayan ülkelerden biri, belki de en önemlisi Türkiye’dir. Türkiye ile Suriye arasında imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması 1 Ocak 2007 tarihinde yürürlüğe girmişti. Bunun ardından, Beşar Esad’ın 2009 Eylül ayında Türkiye’yi ziyareti sırasında, Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) kurulmasına ilişkin bir ortak siyasi bildirge imzalandı ve iki ülkenin başbakanları ile bakanlarından oluşan YDSK’nin Bakanlar düzeyindeki ilk toplantısı 13 Ekim 2009 tarihinde Halep ve Gaziantep’te gerçekleşti. Bunu, Başbakanlar düzeyindeki 23 Aralık 2009 tarihinde Şam’da gerçekleşen bir başka toplantı izledi. “Halep-Gaziantep toplantısı sırasında iki ülke sınırında Vize Muafiyeti Anlaşması, Şam’daki toplantı sırasında ise iki ülke arasında siyasi, güvenlik, sağlık, tarım, ticaret, enerji, ulaştırma, su konusu, eğitim, bilim, kültür, çevre ve diğer bazı alanlarda toplam 50 anlaşma imzalanmıştır. Yine, YDSK’nin 2010 yılında yapılan Bakanlar (2-3 Ekim, Lazkiye) ve Başbakanlar (20-21 Aralık, Ankara) düzeyindeki toplantılarında toplam 13 belge daha imzalandı. Türkiye ile Suriye arasında serbest ticaretin gerçekleşmesiyle birlikte, ticaret hacmi 2006 yılında 796 milyon ABD Doları iken, 2010 yılında 2,5 milyar ABD Dolarına yükseldi (Türkiye’nin dışsatımı 1.85 milyar, dışalımı 663 milyon); Türkiyeli firmalarının Suriye’deki yatırımlarında da önemli ölçüde artış yaşandı. Suriye ekonomisinin dışa açılmasındaki önemli adımlardan biri de, 2009 yılında imzalanan Vize Muafiyeti Anlaşması oldu. Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, Türkiye ile Suriye arasındaki turistik ziyaretlerin sayısı iki kattan fazla arttı (2010 yılında Suriye’yi ziyaret eden Türk vatandaşlarının sayısı 1,6 milyon, Türkiye’yi ziyaret eden Suriye vatandaşlarının sayısı yaklaşık 900 bin).
Geçerken, AKP iktidarı altında sürdürülen “bölgesel açılım” politikasının Suriye ile sınırlı olmadığını anımsatalım. 10 Haziran 2010 tarihinde, İstanbul’da dışişleri bakanları düzeyinde gerçekleştirilen bir toplantıda Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasında insanların ve malların serbest dolaşımının sağlanması amacıyla Yüksek Düzeyli Dörtlü İşbirliği Konseyi kurulmuştu. [6]
Ancak Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilere egemen olan bahar havası, ABD’nin ve Fransa’nın başını çektiği emperyalistlerin dayatmaları, ülkede yükselen kitlesel muhalefet ve BAAS partisi içinde ortaya çıkan direniş nedeniyle, yerini, doğrudan emperyalist müdahalenin de gündemde olduğu bir gerilime bıraktı. 
Suriye’de bugün yaşanan sürecin arkasında, emekçilerin ve gençliğin siyasi baskı ve toplumsal eşitsizliğe karşı tepkileri; emperyalistlerin Ortadoğu planları, Suriye’deki burjuvaların uluslararası piyasalara açılım sürecinde palazlanan kesiminin iktidarda söz sahibi olma isteği ile yaklaşık beş yıllık liberalleşme sürecinde iflasa sürüklenen küçük üreticilerin ulusal korumacı talepleri yatmaktadır. Bunlara, on yıllardır ezilen etnik ve dinsel azınlıkların demokrasi özlemini ve BAAS seçkinlerinin ekonomik ve siyasi ayrıcalıklarını yitirme korkusunu eklediğimizde tabloyu tamamlamış oluruz. Anlaşılacağı üzere, bütün bu taleplerin ve kaygıların ardında, kapitalizmin küresel dinamikleri yatmaktadır.

Dipnotlar

[1] http://www.atonet.org.tr/yeni/ index.php?p=1278&l=1
[2] www.igeme.org.tr
[3] International MonetaryFund, “ArabRepublic of Egypt—2010 Article IV ConsultationMission, Concluding Statement,” Kahire, 16 Şubat 2010
[4] T.C. Trablus Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, Libya’nın Genel Ekonomik Durumu ve Türkiye ile Ekonomik İlişkileri, Ağustos 2008, Trablus
[5] Yasin Atlıoğlu, Türkiye Suriye Ekonomik İlişkileri, Konya Ticaret Odası Dergisi, http://www.kto.org.tr/tr/dergi/dergiyazioku.asp?yno=1448&ano=88
[6] http://www.mfa.gov.tr/turkiye-suriye-siyasi-iliskileri-.tr.mfa