DİSK’in 14. Genel Kurulu

Sürmekte olan küresel ekonomik kriz ve Türkiye’nin de konumlandığı bölgede artan siyasi gerilimler, burjuvazinin işçi sınıfına yönelik saldırılarını yoğunlaştırmasında temel etkenler olarak gözüküyor. Burjuvazi, kıdem tazminatını yağmalayarak, esnek çalışmayı ve özel istihdam bürolarını yaygınlaştırarak, bölgesel asgari ücret uygulamasını gündeme getirerek hem kendisi hem de küresel ser-maye için ucuz bir işgücü pazarı oluşturmak istiyor. 
DİSK’in böyle bir ortamda, 10-11-12 Şubat tarihlerinde son derece cansız ve ruhsuz bir biçimde gerçekleştirdiği 14. Genel Kurulu, bu örgütün geleceğe dair ciddi bir mücadele perspektifine sahip olmadığını gözler önüne serdi.
Bununla birlikte, DİSK açısından yakıcı bir gerçek var. TBMM’ye sunulan sendikalar ve toplu iş sözleşmeleriyle ilgili kanun tasarısı, olağanüstü bir durum olmadığı takdirde, meclisten geçecek. İşkolu barajında %3 oranında bir sınırlamayı içeren bu tasarı, birçok sendikayı toplu sözleşme yetkisinden mahrum bırakacak. Hemen belirtelim, bu kanun tasarısı, geçici madde eklenmeden meclisten geçmiş olsaydı hiçbir sendikası toplu sözleşme yetkisi elde edemeyecek olan tek konfederasyon DİSK olacaktı. 
DİSK Genel Kurulu’na dönecek olursak… Üç gün süren genel kurulda, iktidara yönelik genel geçer eleştiriler tekrarlanmış ama ona karşı herhangi bir talep veya sermayenin saldırılarına karşı bir mücadele hattı ortaya konulmamıştır. Zira DİSK bürokrasisinin tek derdi, “sorunsuz” bir genel kurul yaşayarak konfederasyonun başkanını ve yönetim kurulunu “seçtirmekti”. 
Bununla birlikte, DİSK bürokrasisinin beklediği tozpembe tabloyu bir nebze olsun bozan gelişme, kurulun ilk günü Maltepe Belediyesi taşeron işçilerinin protestosu oldu. Genel Kurul başlamadan önce bir basın açıklaması yapan işçiler CHP’li Maltepe Belediyesi’nin işçi düşmanı tutumunu teşhir ettiler ve direniş sürecinde belediye yönetiminden yana tavır alan Genel-İş Sendikası 2 No’lu Şube Başkanı Nevzat Karataş’ı istifaya çağırdılar. Şube Başkanı Nevzat Karataş ise işçilere sözlü saldırıda bulundu. İşçilerin protestosundan, Genel Kurul başladıktan sonra konuşmak için kürsüye çıkan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da nasibini aldı. Kongredeki güvenlik görevlileri de Kılıçdaroğlu’nu sloganlar ve ıslık-larla protesto eden işçilere müdahale etmeye çalıştı.
Bürokratlar yine kazandı
Maltepe Belediyesi’nden atılan taşeron işçilerinin getirdiği dinamizm ve birkaç istisnai konuşma dışında, genel geçer ruhsuz ve perspektifsiz konuşmalarla geçen ilk iki günün ardından, Genel Kurul’un son günü yapılan seçimlerde Genel-İş Sendikası Başkanı Erol Ekici DİSK’in Genel Başkanlığı’na, Birleşik Metal-İş Sendikası Başkanı Adnan Serdaroğlu ise Genel Sekreterliğe getirildi.
Genel Kurul’un son günü olan 12 Şubat’ta DİSK yönetimine seçilen isimler, Genel Kurul’dan haftalar önce bizzat sendika bürokratları tarafın-dan gerçekleştirilen yoğun kulis çalışmaları sonucunda belirlenmişti ve bu sonuçlar kimse için sürpriz değildi. 
Ortaya çıkan tabloya istinaden eklemek gerekir ki, önceden belirlenen listenin dışında yönetime adaylığını koyan tek isim Dev Sağlık-İş Baş-kanı Arzu Çerkezoğlu idi. Çerkezoğlu aldığı oylarla dikkat çekerken yönetime alınmadı. 
Özellikle taşeronlar ve güvencesiz çalışanlar içerisinde örgütlenerek üye sayısını 4 yılda 20 kat arttır-dığını ve yaklaşık 10.000 üyeye ulaştığını belirten Dev Sağlık-İş, DİSK’e aidat ödemediği gerekçesiyle Genel Kurul’da 2 delegeyle temsil ediliyordu!
Sonuç olarak
DİSK’teki bürokratik kastın saltanatı, kuşkusuz, tabandaki işçiler gerçekten örgütlenmediği ve mücadelelerini yükseltmediği müddetçe sürecektir. Keza geçtiğimiz on yıllar, emperyalist küreselleşme süreciyle birlikte kapitalist sisteme her zamankinden fazla entegre olan sendikaların -deyim yerindeyse- “devrimcileşebileceğini” savunanların nasıl bir aymazlık içinde olduğunu fazlasıyla gösterdi. 
İşçi sınıfının önceki dönemde elde etmiş olduğu bütün kazanımlarını sermayeye peşkeş çeken sendikal bürokrasinin “solcu” veya “sağcı” olması, biçimsel bir ayrımdan öte anlam taşımamaktadır. 
Sendika bürokrasisi, işçi sınıfının potansiyel devrimci gücünü düzen sınırları içinde tutma işlevi gör-mekte; sermayenin gardiyanlığına soyunmaktadır. “solcu” sendika bürokratı Süleyman Çelebi CHP’den milletvekili olurken, “sağcı” Hak-İş bürokratları AKP’den meclise girebilmektedir. 
Sendika bürokratlarının burjuva partilerden milletvekili olmaları ilk kez yaşanan bir durum olmadığı gibi bizler için şaşırtıcı da değildi. Ama DİSK’i ve önderlerini “sınıf mücadeleci” ve “devrimci” olarak sunan ve emekçilerin bilinçlerini bulandıran “sosyalistler”in bu tablo karşısındaki sessizliği de teşhir edilmeyi hakediyor.
Bugün DİSK örneğinde görüldüğü üzere güvencesiz çalışmaya ve taşeron köleliğine mahkum edilen işçileri örgütleme “zahmetine” girmeyen ve hatta mevcut bürokratik yapısı ile gelişen örgütlenmelerin önüne taş koyan yine sendikal bürokrasinin kendisidir. 
Sendikalar hem üzerinde yükseldikleri zemin (ücretli emek sömürüsü) hem de ona uygun hukuki yapıları gereği kaçınılmaz olarak sınıf işbirlikçi bürokratik yapılanmalardır. Dolayısıyla, sendikaların ya da konfederasyonların, onların yönetimine “devrimcilerin” gelmesiyle militanlaşacağı iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Sınıf mücadelesinin militanlaşması, yalnızca sendikalı ya da sendikasız tabandaki işçilerin kendi örgütlenmelerini kurmaları ve sendikal bürokrasinin engellerini aşmalarından geçmektedir.
Bu yüzden, sosyalist işçilere çok önemli görevler düşmektedir. Bunların başında, sendikalizmin sınırlarını aşan taban örgütlenmelerinin yaratılması ve sınıfsal temelde gerçek bir devrimci mücadele hattının örülmesi geliyor.