Sosyalizmin Penceresinden Dünya ve Türkiye

AB’deki Kriz Milliyetçiliği Körüklüyor
Avrupalı egemenler, AB çapında uygulamak istedikleri kemer sıkma politikalarını emekçi kitlelere kabul ettirebilmek için, Yunanistan’a yapılan yardıma gönderme yapıyor ve “milliyetçi” duyguları körüklüyorlar.
Yunanistan’a verilen 130 milyar Avroluk ikinci kurtarma paketi Avrupa ekonomisi üzerine tartışmaları da canlandırdı. Avrupa Birliği’nin (AB) ikinci kurtarma paketi için öne sürdüğü koşullar, Yunan emekçilerinin ve gençliğinin sert protestolarına rağmen Yunan meclisi tarafından onaylandı. 
Yeni düzenlemeler, kamuda kadrolu memur statüsünün kaldırılması; işçi, memur ve emekli maaşlarında, savunma harcamalarında ve kamu yatırımlarında yüzde 50’ye varan oranlarda kesintiler yapılması; toplu iş sözleşmelerinin iptal edilmesi; vergilerin arttırılması; sosyal yardım kurumlarının birleştirilerek, düşük gelirlilere yapılan yardımların iptal edilmesi ve sosyal sigortalıların hastane ve ilaç alımındaki harcamalara olan katkı payının arttırılması gibi başlıkları içeriyor. 
Bu kesintilerle birlikte Yunanistan’ın tasarruf önlemleri 2,5 milyar Avroyu bulacak. Ellerinde Yunan tahvillerini bulunduran bankalar da 130 milyar Avroluk kurtarma paketinden 30 milyar ödeme yapılması karşılığında alacaklarının %53,5’ini silerek Yunanistan’ın borçlarında 107 milyar Avro indirim sağlamış olacaklar.  
Tüm bunlar krizin faturasını ödemek zorunda bırakılan Yunan emekçilerini ve gençliğini bir kez daha sokaklara döktü. Anımsanacağı üzere, Yunan emekçileri daha önce de defalarca sokağa dökülerek ve “genel grev” ilan ederek tepkilerini ortaya koy- muşlardı. Fakat onlar, bu eylemleri örgütleyecek ve onları iktidarı alma perspektifiyle donatabilecek bir partiden yoksun oldukları için, her geçen gün umutlarını kaybediyorlar. Dahası, Yunanistanlı emekçilerin ve gençliğin öfkesi,  egemen sınıflar yerine, diğer Avrupalı ülkelere yöneliyor; ülkede, milliyetçilik giderek güçleniyor. 
Yunanistan’da bu süreç yaşanırken, Avrupa’nın geri kalanında da emekçiler içinde kendi ülkelerinde yaşanan krizin faturasını Yunan emekçilerine kesme eğiliminin ve Yunan karşıtlığının güçlendiğine tanık oluyoruz. 
Kendi sömürü düzenlerinin üstünü örtmek isteyen Avrupalı egemenler, AB çapında uygulamak istedikleri kemer sıkma politikalarını emekçi kitlelere kabul ettirebilmek için Yunanistan’a yapılan yardıma gönderme yapıyor ve “milliyetçi” duyguları körüklüyorlar.
G-20’den AB’ye ret
Yunanistan’ın yanı sıra İtalya, Portekiz ve İspanya ekonomilerini de derinden sarsan Avro krizini finanse etmeye çalışan Avrupa Birliği (AB), IMF kanalıyla kendisine ayrılan kaynakların arttırılmasını talep etti. 
Ancak G-20 toplantısında, başta ABD olmak üzere G-20 ülkelerinin çoğunluğu, AB’nin bu talebine sıcak bakmadı ve ondan, öncelikle kendi kaynaklarını arttırmasını talep etti. Almanya’nın şiddetle karşı çıktığı bu karar, Mart ayının ilk haftasında Brüksel’de yapılacak olan zirvede ele alınacak. 
IMF, daha önce 500 milyar Avro olarak belirlenen Avrupa İstikrar Fonu’nun 1 trilyon Avroya çıkartılmasını talep ediyor.
Çin’den Batılı Ortaklarına Destek
Çin, AB’ye IMF’den talep ettiği yardımları sağlama konusunda elinden gelen desteği vereceğini belirtti.
Büyümesinin AB ülkelerinden gelecek olan yatırımlara bağlı olduğunun farkında olan Çin, AB’ye IMF’den talep ettiği yardımları sağlama konusunda destek vereceğini belirtti. 
Çin’in bu desteğinin altında Avro bölgesinin bir an önce bu krizden çıkabilmesi, pazarının güvence altına alınması ve AB ülkelerinin Çin’deki yatırımlarını arttırmaları umudu yatıyor. Böylece Çin kendi ulusal sınırları içinde artan hoşnutsuzluğu ve işsizliği kontrol altına alabilmenin ve büyümeyi devam ettirmenin planlarını yapıyor.
Uzunca bir süredir “dünyanın fabrikası” konumunda olan Çin’in küresel krizden etkilenmesi, kuşkusuz, kaçınılmazdı. Avrupalı ve Amerikalı şirketler başta olmak üzere çok sayıda firma uzunca bir süredir Çin’e ciddi yatırımlar yaparak, bu ülkedeki ucuz işgücünden ve hammadde kaynaklarından yararlanıyordu. 
Gerek Çin işçi sınıfının parçalı ve sınırlı mücadelesi (bu mücadele, son 5 yılda yalnızca %15 gibi mütevazi bir ücret artışı sağladı), gerekse küresel krizin etkisiyle yatırımların azalması ve Çin’in en büyük pazarları olan AB ile ABD’de yaşanan kriz, ülke ekonomisini de yavaşlattı. Tüm bunlara, şimdilik sınırlı da olsa, korumacılık yönündeki eğilimler eklenince, Çin dünya ekonomisinin gidişatına müdahale etmek için kolları sıvamak durumunda kaldı.
Geçtiğimiz ay, ABD, AB ve Türkiye ile ikili görüşmeler yapan Çin, dış politikada artık daha etkin bir rol alacağının işaretlerini veriyor.
İsrail-İran Gerginliği
Uzunca bir süredir İran’ın nükleer programı vesilesiyle gündeme gelen ve batılı emperyalistler ile İran arasında restleşmeye yol açan gerginlik artıyor. 
İran devlet başkanı Ahmedinejad, “İslam Devrimi”nin 33. yıldönümü nedeniyle yaptığı konuşmada İran’ın bundan sonra kendi ürettiği nükleer yakıt çubuklarını ve dördüncü nesil santrifüjlerini kullanmaya başlayacağını; çok kısa süre içinde nükleer faaliyetler konusunda elde edilen başarıları açıklayacağını duyurdu. 
Bu konuşmanın ardından, uzun zamandır dillendirilen İran’a askeri müdahale snaryosu daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.
Suriye Üzerine Pazarlıklar Sürüyor
Bir yanda bir askeri müdahale ihtimalini saklı tutan ABD’li ve AB’li egemenler; diğer yanda ise Birleşmiş Milletler’de askeri müdahalenin önünü kesen Rusya ile Çin, Suriye üzerinden birbirlerine karşı güç denemesinde bulunuyorlar.
Suriye’de “Özgür Suriye Ordusu” ile Suriye Ordusu arasında süren çatışmalar şiddetlenerek sürerken, emperyalistler arasındaki “bilek güreşi” bu ülke üzerinde yoğunlaşmış durumda. 
Birleşmiş Milletler’de Rusya’nın ve Çin’in vetosuyla karşılaşan Avrupalı ve ABD’li egemenler Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler üzerinden birbiri ardına ekonomik ve siyasi yaptırım kararları çıkarıyorlar. 
Bir yanda bir askeri müdahale ihtimalini saklı tutan batılı emperyalistler, diğer yanda ise Birleşmiş Milletler’de askeri müdahalenin önünü kesen Rusya ile Çin, Suriye üzerinden birbirlerine karşı güç denemesinde bulunuyorlar. Rusya’nın donanmasını Suriye’ye göndermesi ve Çin devlet başkan yardımcısı ŞiCinping’in ABD ziyaretinde Suriye’ye yönelik olası bir müdahaleye karşı olduklarını bir kez daha belirtmesi bu kamplaşmanın ifadesidir.
Tüm bu restleşmeler Suriye’nin bölge enerji hatlarının geçiş noktasında olmasından ve Ortadoğu’nun enerji kaynaklarının Avrupa’ya açılan kapısı olma özelliğinden dolayı emperyalist devletler açısından büyük bir önem kazanıyor. 
Suriye konusunda en aktif rol oynayan devletlerden biri de Türkiye. Suriye’li muhaliflere ve mültecilere kapısını açmış olan AKP hükümeti, Suriye’ye yapılacak olan olası bir müdahale konusunda oldukça iştahlı. Onun bu kadar iştahlı olmasının ardında, Türkiye’nin bu ülkenin uluslararası sermayeye açılan kapısı olması, Türkiyeli kapitalistlerin oradaki yatırımları ve bölgedeki Kürtlerin rolü yatıyor. 
Suriyeli Kürtlerin konumu savaşan tüm taraflar için önemli.  Öyle ki, muhalif Suriye Ulusal Konseyi, Kürtlere yerel yönetimlere dayalı özerklik sözü vermiş bulunuyor. Türkiye’nin açık desteğini almış olan Konsey’in bu açıklaması, önümüzdeki dönem-de Türkiye’de Kürt sorunuyla ilgili yaşanacak gelişmelerle de yakından ilgilidir.
Suriyeli işçiler ve emekçiler ise bütün bu gelişmelerin ortasında, henüz kendi bağımsız örgütlenmelerini ve politikalarını oluşturabilmiş değiller. Onlar, sermayenin iktidar mücadelesi veren iki kesimi (Özgür Suriye Ordusu ve BAAS rejimi) arasında bölünmüş ve onlara yedeklenmiş durumdalar.
Irak’ta İç Savaş Tehlikesi
ABD askerlerinin yerini “özel orduya” bıraktığı Irak’ta, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkmasının ardından mezhepsel çatışmalar ve terör eylemleri hızla artmaya başladı. 
Irak’ta bir bombalı saldırının olmadığı gün neredeyse yok. Sadece 23 Şubat günü, ülkenin çeşitli yerlerinde, 22 bombalı saldırı düzenlendi. Bu saldırılarda 67 kişi ölürken, 417 kişi yaralandı. Sünniler ile Şiiler arasında artan gerginliğin ardından, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlığını ilan edeceği iddiaları da yaygınlaştı. Irak’ın içinde olduğu bu kaostan nasıl çıkacağı, Ortadoğu’da (özellikle de Suriye ve İran’da) siyasi dengelerin nasıl şekilleneceğiyle doğrudan bağlantılı. 
Suriye ve İran konusunda karşı karşıya gelen emperyalist kampların bu ülkelerde kazanacakları mevziler Irak’taki dengeleri de belirleyecek. 
Irak’ta yaşanan tüm bu şiddet olaylarına ve kaosa son verebilecek tek güç olan -Şii ve Sünni- Arap ve Kürt emekçileri ise yalnızca sosyalist devrim programı etrafında cisimleşebilecek ortak bir mücadele perspektifinden yoksun, “kendi” mülk sahibi sınıflarına yedeklenmiş olmayı sürdürüyor.
ABD - Taliban  Görüşmeleri
ABD’nin uzunca bir süredir saplanıp kaldığı Afganistan bataklığından en az zararla çıkma çabası içinde Taliban ile resmi görüşmelere başladığı resmen kabul edildi. 
Bir NATO üssünde Kuran yakıldığı iddiası üzerine artan gerginliğe rağmen ABD’nin Taliban’la masaya oturması kuşkusuz bir rastlantı değil. Bir yanda “Arap Baharı”, diğer yanda ise Suriye, İran ve Irak ekseninde artan gerginlikle gündeme gelen askeri müdahale olasılığı ABD’yi böyle bir yol izlemeye mecbur bırakmış durumda.
ABD’nin Taliban ile anlaşmaya yönelmesi, onun Arap ülkelerinde yükselen kitlesel muhalefeti manipüle etmek için Müslüman Kardeşler ile gerçekleştirdiği anlaşma ile de uyumludur ve yeni bir stratejinin ifadesidir.
“Ermeni Meselesi” ve Sarkozy
Nisan ayında yapılacak olan seçimlerde Ermeni diaspora- sının desteğini almak isteyen Sarkozy, “Ermeni Soykırımını reddetmeyi” suç sayan yasanın Anayasa Mahkemesi’nde iptal edilmesinden saatler son- ra, hükümetten yasanın tekrar hazırlanmasını talep etti. 
Ermeni soykırımı üzerinden  çıkar sağlamak isteyen, kuşkusuz, sadece Sarkozy değil. AKP hükümeti de bu konuda son derece iştahlı. Eline geçen bu fırsatı değerlendirmek isteyen AKP hükümetinin desteği ve sendikalar ile siyasi partilerin katılımıyla 26 Şubat’ta Taksim’de, Hocalı katliamı ile ilgili bir miting düzenlendi. İçişleri Bakanı’nın konuşma yaptığı bu miting baştan sonra ırkçılık ve Ermeni düşmanlığı üzerine kuruluydu. 
AKP’nin, Ermeni güçlerinin 26 Şubat 1992’de gerçekleştirdiği Hocalı katliamını gündeme taşıması, önümüzdeki dönemde Türkiye ile Ermenistan arasında Karabağ sorunu üzerine yaşanabilecek bir gerilimin sürpriz olmayacağını gösteriyor.
MİT - Yargı Gerilimi
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ve PKK’yle yapılan Oslo görüşmelerine katılan eski MİT’çilerin KCK soruşturması kapsamında ifade vermeye çağrılmaları ardından patlayan kriz, geçtiğimiz ayın önemli gündem maddelerinden biriydi. Konuyla ilgili birçok spekülasyon yapıldı, ve basında, “Gülen Cemaati” ile iktidar arasındaki ilişkiler masaya yatırıldı. 
Burjuva medyada süren tartışmalarda birçok spekülasyon yapıldı ama “MİT-yargı gerilimi”nindünya’daki kriz ortamının ve Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgedeki altüst oluşun bir dışavurumu olduğuna hemen hiç değinilmedi. 
Hükümetin, açık bir şekilde Hakan Fidan’ın ve MİT’çilerin arkasında durması, onun PKK’yle yapılan görüşmelere açıkça sahip çıktığını ve üstlendiğini gösterdi. İktidarın MİT yasasında yapılan değişiklikle birlikte MİT mensuplarına adeta dokunulmazlık zırhı  giydirmesi, onun “Kürt açılımı“ konusundaki stratejisinin, sanıldığının aksine, değişmediğini göstermektedir.
Devlet içinde yaşanan bu gerilimin bir diğer sonucu da, bizzat AKP hükümeti tarafından yaratılan olağanüstü mahkemelerin ve son derece geniş yetkilerle donanmış yargı ve emniyet mensuplarının hizaya çekilmesiydi.
CHP Kurultayları
Şubat ayının son günlerinde toplanan CHP kurultayları, parti içindeki ulusalcı kanadın bütün üst düzey görevlerden tasfiyesiyle sonuçlandı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun popülist ve liberal politikalarının partideki egemenliğini ifade eden kurultaya Önder Sav ile Deniz Baykal’ın başı çektiği muhalifler katılmadı. 
Muhalefete karşı ilk kez bu kadar sert olan Kılıçdaroğlu, bu koşullar altında, istediği tüzük değişikliğini de delegelere onaylatarak kurultaylardan zaferle ayrıldı. 
Kılıçdaroğlu’nun bu zaferinden sonra, parti içerisinde, büyük sermayenin de desteklediği dönüşümleri kısa sürede sağlaması bekleniyor. 
Ancak bu süreç hiç de sancısız geçmeyecek.
Kozlu Katliamının 20. yılı
Bundan yirmi yıl önce, 3 Mart 1992’de, Zonguldak'ın Kozlu ilçesindeki taş kömürü maden ocağında  akşam saatlerinde gerçekleşen zincirleme grizu patlamalarında 263 madenci ölmüştü. Bu, Zonguldak'ta kömür madenciliğinin 150 yıllık tarihinde yaşanan en büyük felaket ve bir işçi katliamıydı.
Bütünüyle TTK yönetiminin ve onunla içli dışlı Genel Maden İş sendikası bürokratlarının sorumlu olduğu bu katliam sonrasında, “yangın denetim altına alınamadı”, “ocağa giriş yolları kapandı” vb. gerekçelerle herhangi bir inceleme yapılmamıştı. Yalnızca kurtulanların ifadelerine göre yapılan değerlendirme sonucunda hiç kimsenin cezalandırılmadığı Kozlu Katliamı, devletin ve sendikacıların yüzünde kara bir leke olarak durmaktadır.
Kozlu katliamından yirmi yıl sonra, ölenlerin yerlerini alanlar, aynı onlar gibi, her an ölümün nefesini enselerinde hissederek kömür çıkartmayı sürdürüyorlar. Hem de taşeronlar eliyle mahkum edildikleri çok daha kötü koşullarda... 
Devlet yetkilileri ve sendikacılar ise akıl almaz bir pervasızlıkla, her yıl, katlettikleri işçiler anısına duaların okunduğu törenler düzenliyorlar. 
Sermayenin siyasi temsilcileri ve sendikacı gardiyanlar, bu iki yüzlü oyunu yirmi yıldır sürdürüyorlar ve sürdürmeye devam edecekler. Ta ki madenciler kendilerini sermayeye bağlayan bütün zincirlerden kurtulup öz örgütlenmeleri eliyle onun egemenliğine son verene değin!