“Toplu İş İlişkileri Kanunu”

12 Eylül askeri diktatörlüğünün ürünü olan 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu kısmi değişikliklerle “Toplu İş İlişkileri Kanunu”nda birleştiriliyor. 31 Ocak’ta Bakanlar Kurulu’nda benimsenerek Meclis’e sevk edilen kanun tasarısının kısa süre içinde yasalaşması bekleniyor. Hükümet, kanun tasarının gerekçesinde “Sendikal hak ve özgürlükler ile toplu sözleşme ve serbest toplu pazarlık hakkını; özgürlükçü ve demokratik toplum esasları temelinde yeniden düzenlediğini”  belirtiyor.  Ayrıca gerekçede  “ILO normları, Türkiye’nin AB’ye üyelik perspektifi, çalışma hayatının yapısal sorunları, yargı içtihatları ve doktrindeki eleştiriler kanunun hazırlık safhasında dikkate alındı”  ifadesi yer alıyor. Ancak kanun tasarısının ne çalışma hayatının yapısal sorunlarının çözümü ne de sendikal hak ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi bir amacı var. 
AKP hükümeti on yıllık iktidarı süresince küresel ekonomiyle bütünleşme konusunda önemli adımlar attı. Bu süreçte sürekli olarak sermayenin çıkarlarını gözeten hükümet, nüfusun çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının çalışma yaşamını düzenleyen önemli yasalara imza attı. 2003 yılında, iktidarının henüz ilk yıllarında esnek çalışma koşullarını yaşamımıza sokan 4857 sayılı İş Kanunu ile AKP hükümeti rengini belli etmişti. Ardından Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve birçok irili ufaklı kanun değişiklikleri ile sermayenin çıkarları gözetilmişti. Bugün sıra, sendikaları ve toplu sözleşme düzenini sermayenin çıkarları doğrultusunda ve İş Kanunu ile uyumlu şekilde yeniden düzenlemeye geldi. Yeniden düzenleme derken kanunun sil baştan yazıldığını düşünmek hata olur. Hemen şunu belirtelim: “Toplu iş ilişkileri kanunu” tasarısının genelinde vesayetçi bir yaklaşım sergilenmiş ve sermayenin çıkarlarını zora sokacak değişikliklerden özellikle kaçınılmıştır. Bununla birlikte yasada kısmen olumlu sayılabilecek değişiklikler de mevcut.
Değişiklikler
Kanun tasarısında işçi sınıfı açısından olumlu görülebilecek en önemli değişiklik, işkolu barajının % 10’dan % 3’e düşürülmesi. Ancak geçen yıl Ekim ayında düzenlenen Üçlü Danışma Kurulu toplantılarında üzerinde uzlaşıldığı belirtilen %0,5’lik baraj beklentisi içinde olan sendikalar için bu oran hayal kırıklığı yarattı. Bununla birlikte yasa tasarısına getirilen geçici bir madde ile yüzde 3’lük işkolu barajının uygulanması 5 yıl sonraya bırakılarak sendikaların tepkisi hafifletilmiş oldu. Yasa tasarısında %50+1 olan işyeri barajı da işletmeler için %40+1, işyerleri için %50+1 olarak düzenlendi.
Tasarıda olumlu sayılabilecek bir diğer değişiklik, işkolu sayısının 28’den 18’e düşürülmesi oldu. Böylece yasalarla bin bir parçaya bölünen ve birbirinden yalıtılan işçi sınıfının en azından bir kısmı için ortak mücadele alanlarının önü açılmış olacak. Örneğin mevcut düzenlemede farklı işkolunda bulunan deniz, kara, hava ve demiryolu ulaşımında çalışan işçiler yeni yasada ulaştırma işkolu bünyesinde örgütlenebilecek. Aynı şekilde deri, dokuma ve tekstil imalatında çalışan işçiler de tek bir işkolunda örgütlenme şansına sahip olacaklar. Bununla birlikte tasarının kanunlaşmasıyla beraber aynı işkolu kapsamına girecek olan sendikaların bürokratlarının koltuklarını bırakarak birleşmeyi kabul etmeleri çok zor görünüyor. Üstelik yıllarca işçilerin sırtında maddi-manevi bir yük olan yönetim kurulu üye sayısının 29’dan 19’a düşürülmesi, küçülen pasta içinde bu birleşmeleri iyice olanaksız hale getiriyor.
Bu iki önemli değişiklik dışında olumlu sayılabilecek sadece birkaç değişiklik görülüyor. Bunlardan biri sendikalı işçinin işten atılması söz konusu olduğunda caydırıcı olabilecek bazı maddelerin getirilmesi. Bir diğer değişiklik ise sendika üyeliği için noter şartının kaldırılması. Üye olma ve üyelikten çekilme işlemlerinin e-devlet üzerinden yapılması tasarlanıyor.
Korunanlar
12 Eylül’ün baskıcı zihniyetinin ürünü olan mevcut yasaların yasakçı birçok maddesi Toplu İş İlişkileri Kanunu’nda da korunmaya devam ediyor. Kapitalizmin krizlerle boğuştuğu bir dönemde sermayenin saldırıları karşısında on yıllardır sürekli savunma pozisyonunda kalan işçi sınıfına, büyüme ve refah dönemlerinde görülebilecek haklar “bahşedilmesi” beklenemezdi zaten.  Tasarı, işyeri ve işletme barajlarından toplu sözleşme sürecindeki engellere, grev yasaklarından sendika içi demokrasiye bütün düzenlemeleri koruyor. 
Eski yasada olduğu gibi ‘kanuni grev’ tanımının çok dar, buna karşılık grev yasaklarının çok geniş tutulmuş olduğu görülüyor. İşçilerin yasal engelleri ve sendika bürokrasisinin ayak oyunlarını aşıp ‘kanuni grev’e çıkması durumunda iş bırakmanın çok sınırlı yaptırım gücü oluyor. Yasada grev gözcülerinin çadır kurmalarının yasaklanmasından, gözcü sayısının sınırlandırılmasına ve işyerinden mal çıkartılmasının serbest olmasına kadar pek çok madde düzenlenmiş durumda.  Ayrıca elektrik, doğalgaz, petrol üretimi, bankacılık, şehir içi toplu taşıma, itfaiye ve hastane hizmetleri gibi alanlarda grev yasakları devam ediyor.  Bu haliyle yasa maddeleri grev yoluyla haklarına sahip çıkan işçileri, neredeyse ülke ekonomisini sabote edecek bozguncular olarak gösteriyor. 
Sendikal bürokrasinin ayrıcalıkları
İşkolu barajı konusunda ilk günden itibaren göstermelik tepkilerde bulunan ve her fırsatta 12 Eylül’ün anti-demokratik uygulamalarından dem vuran sendika bürokratları, yasa tasarısında korunan sendika içi demokrasiyi engelleyen maddeler karşısında adeta dut yemiş bülbüle döndüler.  Eski yasada yer alan ve tabandaki işçinin sendika yönetimine katılmasını ve sendikaların işçi denetimine açılmasını yasaklayan hükümler olduğu gibi korunuyor. Delegelik sistemi ve işyeri temsilcilerinin sendika yönetimi tarafından atanması devam ettiriliyor.
Tasarıda milyonlarca işçinin talepleri ve ihtiyaçları göz ardı edilirken sendikalarda mevcut düzenin devam etmesini garanti altına alacak hükümlere özen gösterildiği anlaşılıyor. Bir başka ifadeyle sendikaları yöneten bürokrasinin imkânları genişletiliyor. Sendikalara ticari faaliyet yapmalarının kapıları açılırken mali kaynakları harcama ve kontrol etme hakkı, seçim süreleri, profesyonel yönetici aylıkları ve ek ödemeler sendika bürokratlarının tercihine bırakılıyor. Tasarıda sendika içinde demokrasinin genişlemesinin yapıtaşı olarak tanımlanabilecek ‘işyeri temsilcilerinin belirlenme süreci’nin kararı, yine bürokrasinin insafına terk edilerek eski yasadaki işyeri temsilcilerinin atanması hükmü korunuyor. [1] 
Yasakçı kanun maddelerine karşı mücadele
Sendikalar, Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısı’ndaki yasakçı maddelerin devam etmesi karşısında basın açıklaması dışında ciddi bir tepki göstermedi. Hak-İş ve DİSK tüm tepkilerini %3’lük işkolu barajı üzerine yoğunlaştırmıştı. Türk-İş ise internet sayfasından açıkladığı önerilerle bazı teknik değişiklikler talebinde bulundu yalnızca. Aslına bakılırsa, işçi sendikaları konfederasyonlarının ciddi bir tepki vermesi de düşünülemezdi. Her şeyden önce yasanın şekillenmesinde Üçlü Danışma Kurulu vasıtasıyla katkıları bulunmaktaydı. Diğer yandan da “Tasarı” sendika bürokratlarının ayrıcalıklarını korumaya devam ediyordu. 
Peki, 12 Eylül’ün yasakçı zihniyetinin devamı olan bu yasaya karşı işçilerin talepleri neler olmalıdır? İşkolu ve işyeri dahil tüm barajların ve grev yasaklarının kaldırılması, hak ve dayanışma grevlerinin tanınması, temsilcilerin seçimle atanması, sendika yöneticilerinin geri çağrılması, yöneticilerin ücretlerinin sınırlandırılması, mali raporların işçilerin denetimine açılması, işkolu ayrımının kalkması… Tüm bu talepler sadece patronları değil; aynı zamanda mevcut yasakçı kanunlar yoluyla koltuklarını sağlama almış olan sendika bürokratlarını da korkutmaktadır. İşçi sınıfı, on yıllardır patronlar, devlet ve sendikalar arasında süren oyunda figüran olmadığını artık göstermelidir.  

Dipnotlar

[1] Değişiklik Kimin İçin?, Ali Erhan Bilgin, Radikal İki, 19.12.2012.