Küreselleşme ve Militarizmin Yükselişi

Silahlanma ve askeri yatırımlar konusundaki araştırmalarıyla tanınan Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2011 Yıllığı’na göre, 2000–2010 yılları arasında dünyanın 28 yerinde 29 “büyük silahlı çatışma”[1] yaşandı.[2] Yüzbinlerce insanın yaşamına ve devasa bir maddi yıkıma mal olan bu çatışmaların en kapsamlıları, kuşkusuz, ABD önderliğindeki Batılı emperyalist güçlerin müdahaleleriyle Afganistan, Irak ve Somali’de yaşananlardır. 
600.000 dolayında sivilin doğrudan çatışmalarda öldüğü, bir o kadarının yaralandığı ve milyonlarca insanın evini-yurdunu terk etmek zorunda kaldığı bu üç ülkede yaşananları, siyasi-ideolojik tercihe göre Taliban önderlerinin, Saddam Hüseyin’in ve Somali’deki diktatör SiadBarre ile onu deviren isyancıların “barbarlığıyla” ya da Bush’un “çılgınlığıyla” açıklamak, kuşkusuz mümkün. Ama çok sayıda örneğine rastladığımız bu tür açıklamalar, bize, ne bu insanların neden “çılgın” oldukları hakkında bir bilgi veriyor ne de yaşananları anlamamızı sağlıyor. Benzeri bir durum, Batılı emperyalistlerin, SSCB’nin yokluğunda -deyim yerindeyse- diledikleri gibi at koşturdukları biçimindeki bir diğer açıklama için de söz konusu. Asıl olarak “sol” cenahta rağbet gören bu sav, her ne kadar ilk bakışta “anlamlı” görünse de, SSCB’nin çöküşünü de beraberinde getiren küresel-tarihsel maddi dinamikleri gözardı ettiği için, temelsizdir. 
Son olarak, giderek yükselen militarizmin, artan savaşların ve iç savaşların arkasında küresel sermaye gruplarının, petrol ve silah şirketlerin çıkarlarının yattığını gören ama bütün bu yıkımları yalnızca onlarla açıklayan kesimlere değinmekte yarar var. Genel olarak “küreselleşme karşıtı” ya da “savaş karşıtı” başlıkları altında toplayabileceğimiz bu kesimler, insan soyunun son 30–40 yıldır karşı karşıya olduğu küreselleşme gerçekliğini yakalamakla birlikte, tek tek küresel şirketlerle ve onların emrindeki hükümetlerle (yani gölgelerle) boğuşmaktan kurtulamıyor. 
Bunun nedeni, onların, küreselleşmenin kapitalizmde içsel bir süreç ve onun gelişmesinin kaçınılmaz sonucu olduğunu görememesidir. Böyle olunca, söz konusu kesimler, kimi küresel şirketlerin, örneğin kadın ve çocuk emeğini barbarca sömürmesine, milyonlarca köylüyü kendi gıda üretim zincirlerine dahil etmesine, emperyalist işgallere ya da doğal çevreye verdikleri zararlara karşı önemli kampanyalar düzenlemekle birlikte, hiçbir kalıcı başarı elde edemiyorlar. Bunu söylerken, onların bu alanlarda elde ettikleri kısmi başarıları elbette göz ardı etmiyoruz. Vurgulamak istediğimiz şey, söz konusu hareketlerin şu ya da bu küresel şirket karşısında elde ettiği yerel başarıların dünyanın başka yerlerindeki yıkımları önlemeye yetmediği ve sorunun kökten çözümüne hizmet etmediğidir.
Dahası, küreselleşmeye yönelik eleştirisini adı kötüye çıkmış birkaç şirketle ve hükümetle sınırlayan bu kesimler, insanlarda, kapitalizm altında daha adil bir düzenin kurulabileceği yanılsamasını yaratıyorlar. Onların “daha adil” bir düzenden anladıkları şey ise, gerçekte, kapitalist gelişmenin II. Dünya Savaşı sonrası -kabaca 25–30 yıllık- döneme denk düşen ulusal korumacı-kalkınmacı “sosyal-refah devleti”nden başka bir şey değil. 
Ulus-devletin çöküşü
Kapitalist dünya ekonomisinin ABD emperyalizmi önderliğinde ulusal kompartımanlar biçiminde örgütlendiği o dönemde, 1929 Bunalımı’na ve dünya savaşına yol açtığı varsayılan uluslararası para spekülasyonlarını engellemek amacıyla bütün ulusal paraların değeri ABD Doları üzerinden altına endekslenmiş (BrettonWoods Anlaşması); malların, işgücünün ve sermayenin uluslararası dolaşımının önüne ulusal koruma duvarları çekilmiş; savaş yılları boyunca devasa bir sermaye birikimi sağlamış olan ABD’nin aktardığı kaynaklar sayesinde, ulusal korumacı piyasa ekonomisi temelinde bir kalkınma süreci başlamıştı.
Keynesçilik olarak bilinen bu modele göre, sermayenin uluslararası dolaşımı sıkı bir denetim altına alındığında ve ulusal piyasalar ulus devletlerin etkin müdahalesiyle düzenlendiğinde, iç talebi canlandırma yoluyla bir “refah toplumu” yaratmak; ekonomik-toplumsal krizlerden ve savaşlardan kurtulmak mümkündü. Ama bütünüyle BrettonWoods sistemine ve ABD ekonomisinin üstünlüğüne bağlı olan bu kalkınma/refah modeli, ABD’nin bu anlaşma uyarınca elinde tuttuğu altın rezervi piyasadaki dolar miktarının fazlasıyla altına inince çatırdamaya başladı. 
“Altın stoğu, 1968’e gelindiğinde, tehlikeli bir şekilde, BrettonWoods sisteminin işlemesi için gerekli görülen en alt düzey olan 10 milyar ABD Doları’a yakın bir düzeye indi. ABD altın stokları artık 1950’dekinin yarısı kadardı.
“Başkan Johnson, ortaya çıkan altın krizine yanıt olarak, 1968’de Amerikan sermayesinin dışarıya çıkışına bir dizi sınırlamalar getirmeye girişti. Ancak tam da bu önlemlerin uygulanması, ABD bankalarının döviz kontrollerini aşmak için yollar bulmasına yol açtı. Onların faaliyetleri, bugün, her türlü ulusal devletin ya da bir grup merkez bankasının denetimi dışında faaliyet gösterir hale gelen bir uluslararası mali sistemin temel taşlarını döşedi.
“BrettonWoods sisteminin 1971–73 döneminde nihai olarak çökmesiyle birlikte, Avrodolar pazarları, kısa süre içinde, o parayı tedavüle sokmuş olan ulus devletin sınırları dışındaki parayla ilgilenen bir dünya para piyasası oluşturdu. Bunu gerçekleştiren en büyük biricik güç, bu en güçlü emperyalist devletin giriştiği denetimlerin altını oymak için yollar arayan ABD çokuluslu şirketleri ile bankalarıydı.”[3]
Çokuluslu şirketlerin mali alanda “kendi” ulus devletlerinin denetiminden kurtularak küresel bir piyasa yaratma süreci, kısa süre içinde mal ve işgücü piyasalarına; en önemlisi de doğrudan üretim süreçlerine yayıldı. Bütün önceki dönemlerde ulusal sınırlar içinde gerçekleşmiş olan artı değer üretiminin (üretken sermayenin) gerçekleşmesi sürecinin küresel boyut kazanmasıyla birlikte, ulusal piyasalar ile birlikte ulus devletin ekonomik temelleri de ortadan kalkacaktı. Küreselleşme olarak tanımlanan bu sürecin temel dinamiği, kuşkusuz, üretici güçlerde yaşanan devrimci gelişmelerdi. Bilimde ve teknolojide yaşanan atılımlar, sermayenin para ve meta biçiminde dünyanın dört bir yanındaki dolaşımını hızlandırmakla kalmamış; tek bir malın üretiminin kıtalar ötesinde, küresel ölçekte üretimini mümkün kılarak, bizzat üretken sermayeyi (artı değer sömürüsünü) küreselleştirmişti.
En güçlü görünenleri de dahil, hiçbir ulusal ya da yerel sınır, üretici güçlerin bu gelişiminin önünde direnemedi. Bir dönemin şanlı “ulusal burjuvazisinin” en güçlü kesimleri, ulusal korumacı-kalkınmacı modelin tıkandığını gördüklerinde, küresel sermayenin taşeronluğuna soyunmakta ve kucağında büyüdükleri korumacı ulus-devletin idam fermanını imzalamakta tereddüt etmediler. Önceki sermaye birikim modelinin tıkanmış olmasından kaynaklanan ekonomik krizin yol açtığı güçlü bir toplumsal muhalefetle karşı karşıya kalan yönetici seçkinlerin onlara katılması uzun sürmedi. Nihayet, Stalinistlerden, sosyal demokratlardan ve başka küçük burjuva akımlardan sendikal ve siyasi önderlikler küresel sermayenin kervanına katıldılar. Hepsinin amacı aynıydı: Sahip oldukları ekonomik ve sosyal ayrıcalıkları ne pahasına olursa olsun korumak.
Küresel şirketler ile yerel kapitalistler ve geleneksel (sosyal demokrat ve Stalinist) işçi önderlikleri arasında kurulan bu ittifakın üyeleri, varlıklarını sürdürmenin yeni zeminini oluştururken, kendilerini var eden korumacı ulus-devleti ortadan kaldırmak zorundaydılar. Öyle de yaptılar. Gerçekleştirilen anayasal ve yasal değişikliklerle, küresel sermayenin özgürce faaliyetinin önündeki ulusal engellerin kaldırılması, aynı zamanda,  önceki dönemin ulus-devletinin gözetimi altındaki ulusal piyasanın hukuksal ve siyasi çerçevesinin de tasfiyesiydi. 
Toplumsal eşitsizlik
Ulus-devletin koruması altındaki ulusal sermaye, mal ve işgücü piyasaları üzerine kurulu “refah devleti”, asıl olarak, kapitalist üretim ve yeniden üretim süreçleri üzerine sağlanmış ulusal bir “toplumsal uzlaşma” üzerine kuruluydu. İşçi sınıfının geleneksel önderliklerinin başrolü oynadığı bir süreçte ulusal sınırlar içinde üretilen mal ve hizmetlerin yanı sıra işgücünün de fiyatının belirlendiği bu modelde, ulus-devlet, gümrük politikaları eliyle ulusal piyasayı koruyordu.  Bu, gerçekte, “ulusal” kapitalistlerin uluslararası rekabet karşısında korunmasıydı. 
Ulusal piyasalardaki talebe bağlı olarak ekonomi büyüdüğü sürece, işçi sınıfı da toplumsal refahtan belirli bir pay alabiliyordu. Dahası, işçi sınıfının ve emekçilerin yaşam standardının yükselmesi, iç talebin artması üzerine kurulu sermaye birikiminin (kapitalistlerin kârlarının) artması için gerekliydi. Bunu sağlama görevi de, yukarıda değindiğimiz “toplumsal uzlaşma” çerçevesinde sendikalar ile kapitalistler arasında arabulucu bir konum edinmiş olan ulus-devlete düşüyordu. 
Ulus-devletin küresel sermaye önünde diz çökmesiyle birlikte, işçi sınıfının ve emekçilerin “sosyal devlet” döneminde edinmiş oldukları kazanımların adım adım ortadan kaldırılmasına başlandı. İktidarını koruma çabasındaki egemen sınıf, büyük ölçüde küresel şirketlerin elinde yoğunlaşmış olan sermayenin olabildiğince büyük kesimini “kendi” topraklarına çekmek için, ona rakiplerinden daha çekici koşullar sunmak zorundaydı. Bu, küresel sermaye için daha az maliyet (vergi muafiyetleri, daha düşük ücret ve başka teşvikler), çalışanlar içinse daha kötü çalışma ve yaşam koşulları (yoğun sömürü) demekti. Sonuç, kitlesel işsizlik, yoksulluk ve toplumsal servetin sınıflar ve bölgeler arasındaki dağılımda önceki dönemle karşılaştırılamayacak denli büyük bir farklılaşma oldu. 
Önceki dönemin ulus-devleti sağlık, eğitim, kültür vb. bütün yükümlülüklerinden arınır ve bu alanları küresel sermayeye peşkeş çekerken, küreselleşme döneminin burjuva devleti, giderek daha fazla “düzeni sağlama aracı” haline geldi. Burjuva liberal söylemde “devletin küçülmesi” olarak adlandırılan ve alkışlanan bu süreç, onun bütün önceki sosyal yükümlülüklerinden arınması ve ideolojik aygıtlarını şirketlere devretmesi anlamında, bir gerçekliktir. Ama aynı tablonun diğer yanında, devletin baskı aygıtlarının (yargının, polisin ve ordunun) devasa büyümesi gerçekliğiyle de karşı karşıyayız.
Küreselleşme sürecinde, sınıflar ve bölgeler arasında hızla yükselen toplumsal eşitsizliği dengelemek için gereksinim duyduğu ekonomik daya- naklardan yoksun kalmış olan burjuva devlet, artık, bu toplumsal eşitsizliklerin kaçınılmaz olarak yol açtığı toplumsal hareketleri ezmenin aracı haline gelmiş durumda. Buna elbette sermayenin uluslararası dolaşımında üstlendikleri aracı rolü de dahil.
Artan istikrarsızlık
Burjuva devletlerin birbiri ardına sermayenin küresel işleyişinin önünde diz çökmesi ve sosyal yükümlülüklerinden kurtulması, üretim sürecinin “esnekleşmesi”, düşük ücretli geçici işlerin ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ile tamamlandığında, bunun ilk doğrudan sonucu işçilerin yaşam koşullarında şiddetli bir gerileme oldu. Dünya çapında on milyonlarca işçinin günlük yaşamına egemen olan güvensizlik ve istikrarsızlık, kısa süre içinde, küresel şirketlerle rekabet etme şansına sahip olmayan on milyonlarca küçük üreticiyi kapsadı. Aşırı yoksullaşma ile atbaşı giden güvensizlik ve istikrarsızlık, aynı zamanda, sürekli bir huzursuzluğun, her an herhangi bir şekilde patlayacak çatışmaların, devrimci kalkışmaların ve rejim değişikliklerinin habercisidir. Bunu en iyi bilenler de, kuşkusuz kapitalistler ve onların emrindeki devletlerdir.
Ulusal siyasi sınırlar içinde yaşanan bu gelişmenin bir benzeri, giderek yoğunlaşan bir şekilde, uluslararası düzeyde gözlenmektedir. Son yirmi yıldır uluslararası düzeyde yaşanan bütün gelişmeler, ekonomik temelleri fiilen ortadan kalkmış olmakla birlikte siyasi varlıklarını sürdüren ulus-devletler arasındaki ilişkilere egemen olan güvensizliğin ve gerginlik ortamının sürekli arttığını gösteriyor.  
İçeride her an patlayabilecek olan toplumsal hareketleri bastırmak üzere neredeyse yalnızca polis rolüne soyunmuş olan burjuva devletler, kapitalizmin küresel işleyişinin uluslar- arası ölçekte yol açtığı istikrarsızlık ve çatışma ortamında, aynı şekilde, büyük bir hızla silahlanıyorlar. Bu silahlanma da, mevcut gerilimleri, insanlığı bir üçüncü dünya savaşına sürükleyecek şekilde arttırmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor.
Küresel silahlanma
Daha fazla kâr ve rekabet üzerine kurulu bir sistem olan kapitalizm altında, silahlanma, her zaman burjuva devletlerin ana eğilimlerinden biri olmuştur. Ancak bu eğilim, son otuz yıldır birbiri ardına patlayan mali ve ekonomik krizlerden etkilenmek bir yana, her zamankinden daha belirgin bir hal almış durumda. 
SIPRI’nin verilerine göre, 2010 yılında, dünyadaki toplam askeri harcamalar 1 trilyon 630 milyar ABD dolarına ulaşmıştı ki bu o yılki dünya gayrisafi hasılasının yüzde 2,6’sına ya da kişi başına 236 dolara denkti. 2010 yılındaki askeri harcamalar, aynı zamanda, 2001 yılına göre yüzde 50’lik bir artışa denk düşüyordu. 2001–2010 yılları arasında, yalnızca ABD’nin askeri harcamaları, yüzde 81 oranında artmıştı. Aynı dönemde Çin’in askeri harcamaları yüzde 189, Rusya’nınki yüzde 82, Suudi Arabistan’ınki ise yüzde 63 oranında artmıştı. 2010 yılında silahlanmaya en fazla para harcayan ülke, 698 milyar dolar ile ABD idi (dünyadaki toplam askeri harcamaların yüzde 43’ü). SIPRI’nin tahminine göre, onun ardından gelen Çin’in 2010 yılındaki askeri harcaması 119 miyar dolarken, onu 59,6 milyar dolarla Britanya, 59,3 milyar dolarla Fransa, 58,7 milyar dolarla Rusya ve 54,5 milyar dolarla Japonya izliyordu. Türkiye ise askeri harcamalarının gayrisafi milli hasılaya oranı 2001’de yüzde 3,7’den 2010’da yüzde 2,5 dolayına inmesine karşılık, 2010 yılındaki 17,5 milyar dolarlık askeri harcamasıyla 15. sıradaydı.[4]
Görüldüğü gibi, ABD’nin açık arayla önde olduğu bu silahlanma yarışında, Britanya, Fransa, Almanya, Japonya gibi geleneksel emperyalist devletlerin yanı sıra Rusya ve Çin gibi yükselen yeni emperyalist güçler de ilk sıraları paylaşıyor. Öte yandan, silahlanma yarışında, her biri bölgesel bir güç olarak sivrilen Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ve Türkiye gibi ülkeler hızla ön plana çıkmaktadır. Askeri harcamaların en hızlı şekilde Afrika, Güney Amerika ve Ortadoğu’da arttığını göz önünde bulundurduğumuzda, önümüzdeki dönemde emperyalistler ve/veya onların taşeronları arasında yaşanacak yıkıcı savaşlarının nerelerde patlayacağını da görebiliriz.
Askeri harcamalardaki artışın özellikle çatışmaların yoğun olarak yaşandığı bölgelerde yoğunlaşması, her ne kadar burjuva politikacıları ve medyası tarafından “güvenlik” gerekçesiyle açıklansa da, gerçekte, bu, “barışı ve güvenliği” giderek daha fazla tehlikeye sokan başlıca etmen olmayı sürdürüyor. Bu durum, örneğin, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile sürekli sorun içinde yaşayan Türkiye ile Kaşmir üzerindeki hak iddiaları nedeniyle defalarca savaşın eşiğine gelmiş olan Pakistan ve Hindistan açısından fazlasıyla geçerlidir. 
Son yirmi yıl içinde bölgesel güçler olarak yükselen Brezilya, Türkiye, Hindistan ve Güney Afrika gibi ülkelerin hızla silahlanması, herhangi bir askeri saldırı tehdidinden değil; onların artan ekonomik ve siyasi güçlerine uygun güçlü bir orduya sahip olma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Önemli birer ekonomik güç olmalarına karşın, bunu asıl olarak küresel sermaye yatırımlarına borçlu olan bu devletler, bölgesel güç olma özlemlerini güçlü ve modern bir orduya sahip olarak giderme çabası içindeler. Brezilya’nın, Hindistan’ın, Güney Afrika’nın ve Türkiye’nin özellikle hava ve deniz kuvvetlerinde modernleştirmeye giderken özellikle de sınır ötesine hava yoluyla birlikler göndermeye yönelik programlara ağırlık veren yerli savaş sanayilerini oluşturması onların bu özlemlerinin ifadesidir.[5]
Nükleer tehdit
Yirmi yılı aşkın süredir, ne zaman bir “nükleer tehdit”ten söz edilse, kastedilen şeyin somut nükleer silahlar ve onları elinde bulunduran devletler olmadığını gördük. “Nükleer tehdit” masalı ne zaman burjuva politikacıları, sözümona “tarafsız” uluslararası kuruluşlar ve burjuva medyası tarafından dile getirildiyse, ulusal korumacılıkta ısrar ederek küresel sermayenin ve emperyalist devletlerin stratejik hesaplarının önünde engel olarak duran devletlerden biri (sırasıyla Irak, Kuzey Kore ve şimdi de İran) hedef tahtasına yerleştirildi. Saddam Hüseyin önderliğindeki BAAS diktatörlüğü altındaki Irak’ın herhangi bir nükleer silah geliştirmediği ortaya çıktığında, bu ülke emperyalist koalisyon tarafıından işgal edilmiş ve bütün kaynakları küresel şirketlere peşkeş çekilmişti. Kuzey Kore’de egemenliğini sürdüren bürokratik diktatörlük, gerçekten işleyen bir nükleer silaha sahip olduğu konusunda hiçbir kanıt olmamasına karşın, yine aynı bahaneyle, yıllardır ticari ve diplomatik ambargoya maruz bırakılıyor. Aynı emperyalist oyun, bir süredir, savaş tehditleri eşliğinde İran’a karşı oynanıyor. İran’ın herhangi bir nükleer silaha sahip olmadığı ise herkesçe biliniyor!
Öte yandan, Ocak 2010 itibariyle, nükleer silahlara sahip olduğu bilinen sekiz ülkenin (ABD, Rusya Federasyonu, Britanya, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan ve İsrail) elinde, her an kullanılabilecek durumda olan 7.500’den fazla nükleer silah vardı. Kullanıma hazır durumdaki savaş başlıkları, yedekte tutulanlar, aktif ve aktif olmayan stoklar ve sökülmesi planlanan sağlam savaş başlıkları dahil edildiğinde, bu sekiz ülkenin elindeki savaş başlıklarının sayısı 22.000’i bulmaktadır.[6]
Bilindiği üzere, bu devletlerden beşi (ABD, Çin, Rusya, Fransa ve Britanya), 1968 yılında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’yla (NPT), nükleer silahlara sahip devletler olarak tanınmış; onların nükleer silahlara sahip olması ve bunları geliştirmesi, uluslararası burjuva hukukuna göre bir “hak” olarak kabul edilmiştir. Bu emperyalist devletlerin ya da NPT’yi imzalamamakla birlikte fiilen nükleer silah geliştirmiş olan Hindistan’ın, İsrail’in ve Pakistan’ın, ellerindeki nükleer silahları sökmek gibi bir niyetleri olmadığı gibi, onlar bütün güçleriyle, sahip oldukları nükleer programları modernleştirmek için çalışıyorlar.
Özetle, emperyalistlerin ve İsrail, Hindistan ve Pakistan gibi bölgesel güç olma iddiası peşindeki devletlerin ellerindeki nükleer silahlar, bütün insanlığın geleceğini tehdit etmeyi sürdürüyor.
ABD’nin gerilemesi
ABD’nin toplam savunma bütçesi, 2001 yılında 304,8 milyar dolar iken, 2011 yılında -tahminen- 768 milyar dolara ulaştı ki bu, on yıl içinde yüzde 128 oranında bir artışa denk düşmektedir.[7] ABD emperyalizminin son on yıllar içinde sergilediği saldırganlık ve buna paralel olarak son on yıl içinde mali-ekonomik krize rağmen katlanarak artmış olan askeri harcamaları, gerçekte, onun hızla gerilemesinin ifadesidir. Dünya çapındaki üstünlüğü uzunca süredir ekonomik büyüme ve üretkenlik üzerinde yükselmeyen ABD’li egemen sınıflar, küresel egemenliklerini sürdürmenin tek yolunu militarizmde bulmaktadır.
ABD emperyalizminin II. Dünya Savaşı sonrası birkaç on yıllık dönem boyunca başta diğer emperyalist güçler olmak üzere kapitalist dünya üzerinde kurduğu egemenlik, asıl olarak, kapitalizmin savaş sonrasında yeniden ayakları üzerine dikilmesini ve gelişmesini mümkün kılan devasa mali-ekonomik gücünden kaynaklanıyordu. 
Bununla birlikte, ABD’nin BrettonWoods Anlaşması, IMF ve Dünya Bankası, Marshall Planı, bölgesel ekonomik-siyasi işbirliği örgütleri, uluslararası sendikal örgütlenmeler, vakıflar vb. araçlarla pekiştirdiği bu üstünlüğü, başta yıkıma uğramış Avrupalı emperyalist devletler olmak üzere rakipleri ekonomik olarak ayağa kalkmaya başladığında hızla dezavantaja dönüştü. Yukarıda değinildiği gibi, BrettonWoods sisteminin 1973’te çökmesiyle birlikte, ABD önderliğinde kurulmuş olan bütün dengeler değişti. Artık bütünüyle dünya piyasalarına bağımlı hale gelmiş olan ABD ekonomisi, toplam dünya üretimi içinde ilk sırada yer almayı sürdürmekle birlikte, önceki “kapitalist dünyanın patronu” konumunu hızla yitirmeye başladı. ABD, önce uluslararası pazarlarının, ardından da kendi iç pazarının önemli bir kısmını, verimlilikte ve kârlılıkta kendisini aşan emperyalist rakiplerine kaptırdı.
Kâr oranlarında düşüş
ABD ekonomisindeki kâr oranı 1950’de yüzde 22 iken, 1970’lerin ortalarına gelindiğinde, neredeyse yarı yarıya azalarak, yüzde 12’ye inmişti. ABD, 1970’lerin ortalarından bu yana gerçek ücretlerde yaşanan yüzde 10 dolayındaki gerilemeye rağmen, kâr oranlarında o dönemde sergilediği gerilemenin yalnızca üçte birini telafi edebilmiş durumda. ABD sanayisinin kapasite kullanımı yüzde 70–75 aralığında dolaşıyor, yatırımlarda ciddi bir artış yok, ekonomik büyüme son derece sınırlı ve bütçe açığı devasa boyutlara ulaşmış durumda ve sürekli artıyor.[8]
Son derece gelişkin ve büyük bir askeri-sanayi sektöre sahip olan ABD’nin, küresel ölçekteki gücünü korumak için elindeki tek etkili silaha; askeri yöntemlere giderek daha fazla başvurmasının altında, işte bu dinamikler yatmaktadır.
NATO
Öte yandan, Stalinist bürokratik diktatörlüklerin çökmesinin ardından tek ciddi uluslararası askeri örgütlenme olarak kalan NATO’yu da unutmamak gerek. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin tek patronu olduğu bu uluslararası askeri örgütlenme, eskisi kadar buyurgan biçimde olmasa da, ABD emperyalizminin başlıca uluslararası tahakküm aracı olmayı sürdürüyor. 
ABD’nin NATO’nun mutlak patronu olmaktan çıkmasındaki başlıca iki etmenden biri, onun dünya kapitalist ekonomisinin motor gücü olarak sahip olduğu önderliğinin büyük ölçüde aşınması ve rakip-müttefiklerinin mali-ekonomik güçlenmesi; ikincisi ise, Kremlin ve Pekin bürokrasilerinin kapitalizmin restorasyonuna yönelmesinin ardından, NATO üyesi bütün devletlerin soluğunu enselerinde hissettikleri Sovyet tehditinin (Varşova Paktı’nın) ortadan kalkmış olmasıdır. 
Bununla birlikte, ABD, NATO içindeki etkisini azaltan bu gelişmelere karşın, örgütün yapısında - ödünleri de içeren- önemli dönüşümlere imza atarak, hem Avrupalı rakiplerinin (özellikle de Fransa’nın) -deyim yerindeyse- sesini kıstı hem de NATO’yu rakipsiz bir dünya jandarması konumuna yükseltmeyi başardı. Doğu’ya genişleme, diğer üyelerin karar mekanizmalarına katılımı, yeni stratejik yönelimlerin benimsenmesi, Rusya Federasyonu ile ortak mekanizmaların oluşturulması vb. bu yönde atılmış adımlardı. 
ABD, 1999’da Yugoslavya’ya karşı başlatılan saldırıyla birlikte, AB’nin kendi bağımsız askeri örgütlenmesi olarak geliştirdiği Batı Avrupa Birliği’ne (BAB) önemli bir darbe indirdikten sonra, NATO’yu, bir bütün olarak ya da kimi üyelerinin “gönüllü” katılımıyla, dünyanın birçok yerine müdahale eden bir güç haline getirdi. NATO üyesi devletler, son yirmi yıl boyunca, ABD’nin giriştiği bütün emperyalist müdahalelerde, şu ya da bu biçimde ona yedeklenmektedir.
ABD emperyalizminin küresel üstünlüğünü koruyabilmek için son çare olarak sarıldığı militarizm, çatışmaları süreklileştiren ve derinleştiren kendine özgü bir işleyişe sahiptir. “ABD, askeri çatışmalara dahil olduğu ölçüde, asıl olarak askeri alanda yenilgiye uğradığı için değil ama çoğunlukla zaferlerinin yol açtığı sorunların üstesinden gelmek için daha fazla güç kullanmak zorunda kalmaktadır.”[9] ABD’nin Irak’ta, Afganistan’da ve Somali’de giriştiği askeri müdahalelerde bugün gelinen nokta, tam da bu gerçeği kanıtlıyor.
Ama dahası var. ABD, asıl olarak küresel enerji kaynakları ve onların emperyalist merkezlere ulaşım yolları üzerinde yoğunlaşan her askeri müdahalenin ardında, yalnızca ekonomik ve toplumsal bir yıkım bırakmamakta; aynı zamanda, zaten pamuk ipliğine bağlı olan ekonomik ve siyasi “dengeleri” de alt üst etmektedir. 
“Nihai hesaplaşmaya” doğru
Troçki, seksen yılı aşkın süre önce kaleme aldığı Lenin’den Sonra III. Enternasyonal adlı eserinin “Uluslararası Devrimin Programı mı, Tek Ülkede Sosyalizm’in programı mı?” başlıklı birinci bölümünde, şu değerlendirmeyi yapmıştı: 
“ABD’nin hegemonyası, kriz döneminde, yükseliş döneminde olduğundan daha tam, daha açık ve daha insafsız bir şekilde işleyecektir. ABD, nerede (Asya’da, Kanada’da, Güney Amerika’da, Avustralya’da ya da bizzat Avrupa’da) ortaya çıktığına ve barışçıl biçimde ya da savaş yoluyla gerçekleşip gerçekleşmediğine aldırmaksızın, öncelikle Avrupa’nın zararına, kendi zorluklarının ve sorunlarının üstesinden gelmeye ve kendisini bunlardan kurtarmaya çalışacaktır.”
Troçki’nin bu öngörüsünü, yükselen iki emperyalist güç olarak Çin’i ve Rusya Federasyonu’nu “Avrupa”ya ekleyerek, olduğu gibi, günümüze uyarlayabiliriz. 
Bununla birlikte, Avrupalı, Rusyalı ve Çinli rakiplerinin, ABD’nin yükselen militarizminin karşısında eli kolu bağlı durmadığını; militarizmin başta emperyalistler olmak üzere bütün devletlerin ana eğilimi olduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Unutmayalım ki, milyarlarca dolarlık silahlar iş olsun diye değil ama kullanılmak üzere üretilmekte ve satın alınmaktadır.
ABD emperyalizminin baş edilemez gibi görünen askeri gücünden ve -birçok durumda Çin ile Rusya hariç- bütün rakiplerinin onunla ortak davranıyor olmasından hareketle, emperyalist devletler arasında kapsamlı bir hesaplaşmanın yaşanmayacağını düşünmek, yalnızca tarihe ve temel ekonomik süreçlere ilişkin akıl almaz bir aymazlığın ifadesi olabilir.
Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi, sermayenin (mal-hizmet, para ve üretken sermaye olarak) küresel ölçekte faaliyetini mümkün kılarak üretimi tarihte rastlanmadık ölçüde toplumsallaştırmış durumda. Buna karşılık, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve küresel ölçekte üretilen servet, insan soyunun ezici çoğunluğunu sefalet koşullarında yaşamaya mahkûm edecek şekilde, giderek daha az sayıda insanın elinde yoğunlaşıyor. Üretici güçlerin sınırsız gelişme dinamiği ve üretimin toplumsallaşması ile burjuva özel mülkiyetin ve onun hukuksal ifadesi olan devletlerin varlığını sürdürmesi arasındaki bu çelişki, kapitalizmin doğasında vardır. 
Peki, bu çelişkiden kurtulmanın bir yolu yok mu? Elbette var. Hem de bir değil iki yolu var. Bunlardan ilki, söz konusu çelişkinin kapitalizmin doğal işleyişi içindeki çözümüdür. En kapsamlı şekilde 20. yüzyılda ardı ardına yaşanan iki dünya savaşında tanık olduğumuz bu çözümde, üretici güçler, burjuvazinin her bir kesiminin diğerinin elindeki sermayeye el koymak amacıyla giriştiği savaşlarda, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve burjuva devletin korunması uğruna kapsamlı biçimde imha edilir. Doğal kaynakların, üretim birimlerinin, ulaşım araçlarının, bilimsel-teknolojik gelişmenin ürünlerinin ve insan soyunun bütün kültürel birikimlerinin yeniden üretilmek üzere imhası, insanların çılgınca düşüncelerinin ürünü değil; kapitalist üretim biçiminin kaçınılmaz sonucudur. Bunu, gelişmesini / büyümesini sürdüren canlı bir organizmayı (üretici güçler), içine hapsedildiği elbiseyi (özel mülkiyet ve devlet) parçalama noktasına geldiğinde kesip küçülterek yeniden o elbiseye sığacak hale getirmeye benzetebiliriz.
Bu çelişkinin ikinci -ve tek ilerici/yapıcı çözümü ise insanlığın binlerce yıl içinde geliştirmiş olduğu üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel oluşturan mülkiyet ilişkilerini değiştir- mektir. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve onun bütün hukuksal, siyasi vb. uzantılarını ortadan kaldırmak, üretimin, kapitalist kâr amacına tabi olmaktan kurtularak yalnızca insanların gereksinimlerini karşılamak üzere dünya ölçeğinde yeniden düzenlenmesi demektir. Bu çözüm, kapitalizmin kendiliğinden işleyen yıkıcı çözümünden farklı olarak, işçi sınıfının uluslararası ölçekte  bilinçli bir çabasını; örgütlenmesini, mücadelesini ve sosyalist devrimlerini gerektirir.
Zira “ABD’nin yağmacı ve gerici bir patlamayla yanıt verdiği üretimin küreselleşmesi, aynı zamanda, sıradan çalışan kitlelerin uluslararası ölçekte birleşerek tarihsel olarak ilerici bir yanıt vermesinin, geçmişte hiçbir zaman mümkün olmayan ve yalnızca hayal edilen koşullarını da oluşturmuştur.[10]

Dipnotlar

[1] Taraflarından en az birini bir devletin oluşturduğu ve yılda binden fazla insanın öldüğü çatışmalar “büyük silahlı çatışma” olarak kabul ediliyor.
[2] SIPRI Yearbook 2011: Armaments, Disarmamentand International Security, syf. 4
[3] Küreselleşme ve Uluslararası İşçi Sınıfı: Marksist Bir Değerlendirme, IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Açıklaması, Mehring Books, 1998
[4] SIPRI Yearbook 2011
[5] SIPRI Yearbook 2011- MilitarySpendingAndArmaments, 2010, syf. 158–180
[6] SIPRI Yearbook 2011, http://www.sipri.org/yearbook/2010/08
[7] Military Spendingand Armaments- 2010, SIPRI Yearbook 2011, syf 158
[8] NickBeams, “The political economy of American militarism”, 10 July 2003, http://wsws.org/articles/2003/jul2003/nb-j10.shtml]
[9] NickBeams, “The political foundations fo rthe struggle against militarism and war”, 26 August 2006,
http://wsws.org/articles/2006/aug2006/beam-a26.shtml
[10] NickBeams, “The political economy of American militarism”, 10 July 2003, http://wsws.org/articles/2003/jul2003/nb-j10.shtml

Konu İle İlgili Diğer Yazılar