Militarizme-Savaşa Karşı Mücadele ve Marksistler

Savaşa ve militarizme karşı mücadele, işçi hareketinin ve Marksistlerin her zaman gündeminde olmuştur. Uluslararası İşçiler Birliği (UİB) 1867’de Lozan’da toplanan ikinci kongresinde Barış ve Özgürlük Birliği’ne gönderdiği mesajda, “var olan orduların lağvı ve barışın korunması için” onunla birlikte çalışmaya hazır olduğunu belirtirken, “savaşların gerçek nedeninin zenginlik ile sefalet karşıtlığını içeren egemen ekonomik düzen olduğunu; orduların lağvını ve servetin insanlar arasında adil dağılımını güvence altına almak için de yeni bir toplumsal düzenin kurulması gerektiğini” vurgulamıştı. UİB, Brüksel Kongresi’nde (1868), savaşa karşı bir genel grevi “bütün işçilerin dayanışması olarak” kabul ederek militarizme karşı mücadeleyi işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesi ile birleştiren bu temel yönelimini sürdürdü.
Bu çizgi, kurulduğu 1889 Paris Kongresi’nde “orduların lağvı ve halkın genel olarak silahlandırılması üzerine” bir karar alan Sosyalist (II.) Enternasyonal tarafından devralındı. Sosyalist Enternasyonal’deki Marksistler, yaptıkları araştırmalarla ve sundukları raporlarla militarizme ve savaşa karşı mücadele perspektifini geliştirdiler ve temellerini sağlamlaştırdılar. Bu konudaki ilk önemli girişimlerden biri, Wilhelm Liebknecht’in (Karl Liebknecht’in babası) 1891 Brüksel Kongresi’ne sunduğu rapordu. Raporunda, delegelerin dikkatini militarizmin yükselişine çeken Liebknecht, onun toplumsal ve ekonomik köklerini sergiliyor ve burjuva pasifizmini eleştiriyordu. Militarizm sorunu toplumsal bir sorundu ve mevcut savaş tehlikesi, sınıf karşıtlıkları ile sınıflar arasındaki mücadeleler gözardı edilerek anlaşılamazdı. Liebknecht, savaşların nihai olarak önlenmesinin yolunun işçi sınıfının iktidarı zaptından ve sosyalizmi kurmasından geçtiğini vurgulamakla birlikte, militarizm ile işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren vergi artışları arasındaki doğrudan bağlantıya değinmiyor ve savaş tehlikesini önleme konusunda somut bir öneri geliştirmiyordu. Bir savaşın çıkması durumunda genel grev çağrısı yapılmasını öneren Hollanda Sosyalist Partisi’nden D. Nieuwenhuis ile Alman Sosyal Demokratları (SPD) arasında yaşanan tartışmaların ardından, Liebknecht’in karar tasarısı kabul edildi. Kararın giriş bölümünde, Avrupa’yı saran militarizmin, insanın insan tarafından sömürüldüğü sistemin üzerinde yükseldiği sürekli savaş durumunun kaçınılmaz sonucu olduğu belirtiliyor; militarizme ve savaşlara son vermenin tek garantisinin sosyalist toplumun kurulması olduğu vurgulanıyordu.
Militarizme ve savaşa karşı mücadele, Sosyalist Enternasyonal’in 1893 Zürih Kongresi’nde de gündemdeydi. Kongre, SPD’nin sunduğu karar taslağını Belçikalıların önerdiği pratik adımlarla (askeri kredilere / savaş bütçelerine karşı çıkmak, silahsızlanmayı savunmak) birleştirip geliştirerek onayladı.
1896 Londra Kongresi Brüksel ve Zürih kongrelerinin kararlarına sahip çıktı. Bu konuda benimsenen karar, savaşların kapitalistler arasındaki ekonomik rekabetten kaynaklandığını ve onu önlemenin yolunun işçi sınıfının iktidarı alarak kapitalist üretim biçimine son vermesinden geçtiğini vurguluyordu. 
Sosyalist Enternasyonal’in 1900 yılında toplanan Paris Kongresi, işçi partilerinin önüne militarizme ve sömürgeciliğe karşı etkin ve kararlı bir mücadele örgütlemeleri görevini koydu: “Burjuvazinin ve hükümetlerin savaşları kalıcılaştıran dünya çapındaki ittifakına, bütün ülkelerin işçilerinin barışı kalıcılaştıracak ittifakıyla yanıt verilmelidir.”Paris Kongresi, sosyalist parlamenterleri askeri amaçlara ve sömürgeciliğe hizmet eden bütün kredilere karşı oy kullanmakla yükümlü kılmıştı. Kongre ayrıca, herhangi bir savaş tehlikesi durumunda “militarizme karşı eşzamanlı bir protesto hareketi örgütlemek”le görevli bir Uluslararası Sosyalist Komisyon seçmişti.
Sosyalist Enternasyonal’in militarizme ve savaşa karşı mücadele konusundaki en sert tartışmaların yaşandığı kongrelerinden biri, 1907 yılında toplanan Stuttgart Kongresi’ydi. Yaklaşan savaş tehlikesiyle birlikte, sosyalistlerin bir savaş durumunda ne yapacakları ve ona karşı hangi eylem biçimlerine başvuracakları konularındaki tartışmalar da sertleşiyordu. Bu kongrede yaşanan tartışmalar, özünde, Sosyalist Enternasyonal içinde sınıfsal ve ulusal çıkarlar ekseninde yaşanan ayrışmanın giderek derinleştiğinin ifadesiydi. Bu kongre, Sosyalist Enternasyonal içindeki Marksistler ile yurtseverler ve rakip emperyalist ülkelerin sosyal yurtseverleri arasında yaşanan sert tartışmalarla damgalandı. Zaten militarizm ve savaş üzerine tartışmaları gündeme getirenler de “anayurtlarını” bir Alman saldırısı tehdidi altında hisseden Fransızlardı. Kongre, Lenin’in, Luxemburg’un ve Martov’un yer aldığı bir komisyon tarafından hazırlanan kararı kabul etti. Stuttgart Kongresi’nin savaş ve militarizm üzerine kararında, Kongre’nin, önceki uluslararası kongrelerde militarizme ve emperyalizme karşı benimsenmiş olan kararlarını yeniden onayladığı ve militarizme karşı mücadelenin bir bütün olarak sosyalizm mücadelesinden ayrı tutulamayacağı bir kez daha vurgulandı.
Savaş ve militarizm sorunları, Sosyalist (II.) Enternasyonal’in 1910 yılında toplanan Kopenhag Kongresi’nde de tartışıldı ama yeni bir karar alınmadı. Kopenhag Kongresi, 1907 Stuttgart Kongresi’ndeki kararı, bazı küçük eklemelerle onaylamakla yetindi. Bu arada emperyalistler arasındaki gerilim tırmanmaya devam ediyordu. SPD, işçi sınıfı içinde yükselen militarizm ve savaş karşıtı dalganın da etkisiyle, 1912 Chemnitz Kongresi’nde, yalnızca üç oy farkla da olsa, emperyalizm üzerine bir karar aldı. Ama SPD içindeki bölünme de giderek derinleşiyordu. Parti içindeki sağ kanadın giderek güçlendiği bu süreçte, SPD’nin parlamento grubu, 1913 Martında askeri harcamalar ve vergiler konusunda ilk kez bölündü. SPD’li parlamenterlerin bir kesimi savaş vergisinden yana oy kullandı. 
Bir dünya sistemi haline gelmiş olan kapitalizmin içsel gerilimlerinin işçi sınıfının önderliğini elinde tutan II. Enternasyonal’e (Sosyalist Enternasyonal) ve onun lokomotifi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne (SPD) yansımaması düşünülemezdi. Bu dönemde, II. Enternasyonal’in, yalnızca SPD’de değil emperyalist ülkelerdeki bütün partilerinde çoğunluğu oluşturan sağ kanadı, hızla yaklaşan savaşta kendi kapitalistlerinin emperyalist politikalarına yedeklenme yönünde ilerliyordu.
II. Enternasyonal partilerinin reformizminin, anayasalcılığının ve sonunda da “kendi” burjuvazilerini desteklemelerinin ardında –işçi aristokrasisinin/bürokrasisinin de maddi temelini oluşturan- emperyalizm ile kapitalist sömürünün asıl olarak emperyalist ulus devlet sınırları çerçevesinde gerçekleşmesi yatıyordu. Emperyalist ve kapitalist sömürüden çıkar sağlayan ve burjuvalaşan işçi önderliklerinin egemenliğindeki sosyal demokrat partilerin iflası, Rosa'nın da belirttiği gibi bir günde oluşmamıştı. O, önceki otuz-kırk yıllık gelişme dönemindeki hızlı sanayileşme, sömürge yağmaları ve II. Enternasyonal partilerinin buna paralel biçimlenen reformist ve sendikalist siyaseti eliyle adım adım sonuca ilerlemişti.
1914 öncesinde, İkinci Enternasyonal, işçi sınıfını savaşın patlamasına karşı direnmeye ve onun başlaması durumunda, “halkı harekete geçirmek ve kapitalizmin yıkılmasını hızlandırmak” için bu krizden yararlanmaya çağıran bildiriler yayınlamıştı. Ancak onun içinde yıllardır gelişmekte olan oportünizm, kapitalizmin bütün içsel çelişkilerinin patlama noktasına geldiği -bir başka deyişle, işçi sınıfının sosyalist çözümünün de kendisini dayattığı- bir dönemde, I. Dünya Savaşı’nın patlamasıyla birlikte bütün çıplaklığı ve yıkıcılığıyla açığa çıktı.
I. Dünya savaşı: Sosyal yurtsever ihanet ve Marksistler
4 Ağustos 1914’te, SPD’nin Alman parlamentosundaki temsilcilerinin neredeyse tamamı hükümetin savaş bütçesinden yana oy kullandı. II. Enternasyonal’in -Rusya ve Sırbistan hariç- bütün partileri, kendi emperyalist burjuvazilerinin ardında hizaya girdi ve on milyonlarca emekçiyi sermayenin çıkarları doğrultusunda savaşa sürdü. II. Enternasyonal partilerinin bu tavrı, Sosyal Demokrasi’nin işçi sınıfı ve sosyalizm adına nihai olarak bittiğinin ve burjuvazinin safına geçtiğinin ilanıydı. SPD, kendi emperyalist hükümetlerinin savaş politikalarına verdiği açık desteği “ulusal savunma” argümanlarıyla haklı çıkarmaya çalışıyordu: 
“… Savaşın soğuk gerçekliği önümüzde. Düşman işgali tehdidi altında bulunuyoruz. Bugün, savaşa karşı olup olmadığımızı değil; ülkeyi savunmak için hangi adımların atılması gerektiğine karar vermek zorundayız. Şimdi, kendi hataları olmaksızın bu felakete sürüklenen milyonlarca yurttaşımızı düşünmek zorundayız. Yıkımın acısına asıl onlar katlanacak. En iyi dileklerimiz, hangi partiden olurlarsa olsunlar, silah altına alınmış kardeşlerimizle birliktedir.”
SPD içindeki bu ihanete, parti içinden yalnızca Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg, Franz Mehring ve ClaraZetkin öncülüğündeki bir avuç komünist karşı koymuştu. Rosa Luxemburg, SPD’nin ihanet politikasını, “bütün ülkelerin işçileri barış zamanında birleşin, savaşta ise birbirinizin boğazına sarılın” diyerek, tek bir cümlede özetliyordu.
Birinci Dünya Savaşı’nın kökleri, kapitalizmin gelişmesinde; özellikle de giderek bir dünya sistemi haline gelen kapitalist ekonomi ile burjuva ulus devlet sistemi arasındaki çelişkide yatıyordu. 20. yüzyıl başlarında, ileri kapitalist ülkelerin, üretici güçlerin devasa gelişimi ve sömürgeci yağma sayesinde elde ettiği ekonomik büyümeye ve siyasi istikrara, alttan alta yoğunlaşan bir rekabet ve giderek yoğunlaşan çıkar çatışmaları eşlik ediyordu. Troçki, 1915’te şöyle yazmıştı: 
“Şimdiki savaş, aslında, üretici güçlerin ulusun ve devletin siyasi biçimine karşı isyanıdır. Bu, bağımsız bir ekonomik birim olarak ulus devletin çöküşü demektir… 1914’te başlayan savaş, kendi içsel çelişkileri eliyle harap olmuş bir ekonomik sistemin tarihindeki en müthiş çöküşüdür.”
Lenin: “Sosyalizm ve Savaş”
İkinci Enternasyonal’in bu teslimiyetinin aksine, Lenin önderliğindeki  Bolşevik Parti, savaşa karşı çıktı. Lenin, savaşın başladığı ilk haftalar içinde, çatışmayı “burjuva, emperyalist ve hanedanlar arası savaş” olarak tanımlayan bir karar kaleme aldı. Kararda emperyalist savaş karşısında II. Enternasyonal’in ihaneti teşhir edilerek bu savaşa karşı işçi sınıfının mücadele yöntemi açıklanıyordu:
“İkinci Enternasyonal’in (1889-1914) önderlerinden çoğunun sosyalizme ihaneti, onun ideolojik ve siyasi iflasını göstermektedir. Bu çöküşe, asıl olarak, burjuva karakteri ve taşıdığı tehlike bütün ülkelerin devrimci proletaryasının en iyi temsilcileri tarafından uzun süredir belirtilen küçük burjuva oportünizminin onun içindeki gerçek egemenliği yol açmıştır. Oportünistler, sosyalist devrimi reddederek ve onun yerine burjuva reformizmini geçirerek; belirli bir anda kaçınılmaz olarak iç savaşa dönüştürülecek sınıf mücadelesini reddederek; sınıf işbirliğini öğütleyerek; yurtseverlik ve anavatanın savunusu kisvesi altında burjuva şovenizmini öğütleyerek; sosyalizmin, uzun süre önce Komünist Manifesto’da ifade edilmiş olan, işçilerin vatanı olmadığı biçimindeki temel doğrusunu yok sayarak ya da reddederek; militarizme karşı mücadelede, bütün ülkelerin işçileri tarafından bütün ülkelerin burjuvalarına karşı devrimci bir savaş verilmesi gereğini kabul etmek yerine, bir duygusal cahil yaklaşımıyla yetinerek; parlamentoculuğu ve burjuva yasallığının kaçınılmaz kullanımını bir fetiş haline getirerek ve yasadışı örgütlenme ve ajitasyon biçimlerinin kriz dönemlerinde kaçınılmaz olduğunu unutarak, uzunca süredir, İkinci Enternasyonal’i enkaz haline getirmeye hazırlanıyorlardı.”
Lenin, 1915 yılında Zimmerwald konferansında dağıtılmak üzere yazdığı “Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Savaşa Karşı Tutumu” başlıklı broşürde emperyalist savaş karşısında işçi sınıfının devrimci taktiklerini özetliyordu. Lenin, burjuva pasifistler ve anarşistlerden farklı olarak Marksistlerin savaşa bakışının devletler arasındaki savaşların barbar yanlarını teşhir etmekle sınırlı olamayacağına; aynı zamanda bu savaşların ülke içindeki sınıf mücadeleleri ile ayrılmaz bağına işaret ediyordu. Lenin, bu broşürde, II. Enternasyonal’in 1912 yılındaki Basel Kongresi’nde oybirliği ile kabul edilen bildirisinin arkasında durarak, “emperyalist savaşı iç savaş durumuna çevirme” taktiğini vurguluyordu: 
“Basel Bildirisi, … savaşın patlaması durumunda, sosyalistlerin, kapitalizmin devrilmesini hızlandırmak için, savaşın neden olacağı ekonomik ve politik bunalımlardan yararlanmalarını, yani sosyalist devrim adına hükümetlerin savaştan kaynaklanan sıkıntılı durumlarından ve yığınların öfkelerinden yararlanılmasını öngörmektedir.”
Bolşeviklerin bu enternasyonalist tutumu ve yıllardır işçi sınıfı içerisinde yürüttükleri ısrarlı faaliyet, Rus emekçi kitlelerinin 1917 Şubatında savaşın yol açtığı yıkıma karşı ayağa kalkmaları ve devrimi başlatmalarıyla hedefine ulaşacaktı. Öyle ki, Bolşeviklerin, Şubat ve Ekim ayları arasındaki enternasyonalist, savaş karşıtı ve işçi sınıfının sosyalist devrimini savunan ilkeli duruşları sayesinde Ekim Devrimi başarıya ulaşabilmiş, Rus işçi sınıfı iktidarı aldıktan sonra yapılan ilk iş de savaşan ülkelerin hükümetlerine ve halklarına savaşı sonlandırma çağrısı yapmak olmuştu. 
Ne yazık ki, dünya devriminin başlangıcı olan Rus devrimini, Avrupa'daki başarılı proleter devrimler izlememiş, sosyal demokrat partilerin burjuvaziyle birlikte kanlı bir karşı saldırıya geçmeleriyle birlikte, Avrupa devrimleri yenilgiye uğratılmıştı. Bu, aynı zamanda, savaşları doğuran zemini (kapitalizmi) ortadan kaldırmak üzere tarihi bir fırsatın kaçırıldığı ve emekçi kitleleri yeni bir emperyalist paylaşım savaşının beklediği anlamına geliyordu.
II. Dünya savaşı ve Marksistler
Gerçekte II. Dünya Savaşı'nın genel provası İspanya İç Savaşı'nda ortaya konmuştu. Hitler ve Mussolini ile İspanyol burjuvazisinin bir kesiminin desteklediği faşist Franco ile cumhuriyetçi İspanyol burjuvazisi arasındaki iç savaş, Stalinizmin II. Dünya Savaşı'nda da tekrarlayacağı “faşizme karşı demokrasi mücadelesi” yalanının ilk geniş çaplı sergilendiği alan olmuştu.  Troçki  önderliğindeki   Bolşevik-Leninistlerin ısrarla karşı devrimci karakterini anlatmaya çalıştığı bu siyaset gerçekte işçi sınıfını burjuvazinin bir kesimine yedeklemesi siyasetiydi. Burjuva “Halk Cephesi” politikası yerine işçi sınıfının bağımsız devrimci politikasının ve işçi konseylerinin yaratılması gerektiğini, mücadelenin faşizme karşı demokrasi değil, faşist ya da demokrat burjuvaziye karşı sosyalist devrim mücadelesi olduğunu ısrarla savunan IV. Enternasyonalcilerin çabası İspanyol devriminin yenilgiye uğratılmasını önlemeye yetmemişti. 
II. Dünya Savaşı, Nazi Almanyası’nın 1 Eylül 1939’da, Sovyet bürokrasisi ile imzaladığı saldırmazlık paktından yalnızca bir hafta sonra, yine Kremlin ile anlaşmalı olarak Polonya’ya saldırması; Kızıl Ordu’nun da 17 Eylül’de Polonya’ya girmesiyle başladı. Birinci Dünya Savaşı, dünya kapitalizminin, sermayenin uluslararası dinamikleri ile özel mülkiyet ve ulus devlet sistemi arasındaki çelişkiden kaynaklanan genel krizini çözememiş; tersine, var olan uluslararası ekonomik ve siyasi çelişkileri daha da keskinleştirmişti. 
Hitler faşizminin Fransa, Britanya ve ABD tarafından gecikmiş şekilde kınanması ve tüm savaş suçunun Hitler üzerine yıkılması karşısında Troçki, savaşın demokrasi ile faşizm arasında bir çatışma gibi gösterilmesi çabalarına karşı koymuş ve ısrarla savaşın emperyalist çelişkilerden kaynaklandığını vurgulamıştı. Troçki savaş “aynı ray üzerinde birbirlerine doğru harekete geçirilmiş olan trenlerin çarpışması kadar kaçınılmazdı” diyor ve Mayıs 1940’ta kaleme aldığı Dördüncü Enternasyonal’in Emperyalist Savaş Üzerine Bildirisi’nde, küresel felaketin sorumluluğunu bütün önde gelen kapitalist ülkelerin emperyalist burjuvazisinde olduğunu belirtiyordu.
Hitler’in kanlı saldırısını, onunla bir “saldırmazlık” antlaşması imzalayarak kolaylaştırmış olan Stalinist rejim; diğer yandan da “anayurdun savunusu” politikasıyla I. Dünya Savaşı’nda Sosyal Demokrasinin izlediği ihanet politikasının bir benzerini uygulamaya koydu. Uyguladığı politikalarla Almanya’da faşizmin önünü açan Komintern ile yollarını 1933 yılında kesin olarak ayırmış olan Troçki ve Bolşevik-Leninistler ise Lenin’in savaş taktiklerinde ısrar ediyordu. IV. Enternasyonal, 1938 Geçiş Programı’nda, yaklaşmakta olan II. Dünya Savaşı’nı şöyle tanımlamıştı: 
“Yaklaşan savaş, temelde bir emperyalist savaş niteliği taşıyacaktır. Bu nedenledir ki uluslararası proletaryanın politikasının temel içeriği de emperyalizmin ve onun savaşına karşı mücadeledir. Bu mücadelede esas ilke şudur: ‘Asıl düşman kendi ülkemizde’ ya da ‘ kendi (emperyalist) hükümetimizin yenilgisi ehven-i şerdir’.”
1938 Geçiş Programı, “silahsızlanma”, “ulusal savunma”, “tarafsızlık”, “barışı korumak için silahlanma” gibi soyutlamalara ve genel formüllere karşı sorular soruyordu:
“‘Silahsızlanma mı?’ – Ama asıl sorun kimin kimi silahsızlandıracağıdır. Savaşı engelleyebilecek ya da durdurabilecek biricik silahsızlanma burjuvazinin işçilerce silahsızlandırılmasıdır. Ancak burjuvaziyi silahlandırmak için işçilerin kendisi silahlanmalıdır.”“‘Yurt savunması mı?’ –Ama bu soyutlamadan burjuvazinin anladığı kârlarını ve talanını savunmaktır. Yurdu yabancı kapitalistlerden korumaya hazırız, yeter ki ilkin kendi kapitalistlerimizin eli ayağı bağlanarak başkalarının yurduna saldırmaları engellenmiş, kendi ülkemizin işçi ve köylüleri ülkenin gerçek efendileri haline gelmiş, ülkenin zenginliği ufacık bir azınlığın elinden halkın eline geçmiş ve ordu sömürenler yerine sömürülenlerin bir silahına dönüşmüş olsun.”
Nazilerin Sovyetler Birliği'ne saldırmasının ardından emperyalist güçler İngiltere, Fransa ve ABD ile müttefik olarak savaşa katılan ve savaşı “faşizme karşı demokrasi savaşı” olarak sunarak emekçi kitleleri burjuvaziye yedekleyen Stalinist bürokrasi, 1939 yılındaki “saldırmazlık anlaşması”nın ardından gerçekte kendi ikiyüzlülüğünü de teşhir ediyordu. 1939'da Sovyet yöneticisi Molotov İngiltere ve Fransa'nın “Hitlerizme karşı demokrasi” söylemiyle savaşı girmesine sert bir dille karşı çıkıyor, savaşın emperyalist karakterini vurguluyor ve son olarak Nazi Almanyası ile SSCB arasındaki dostluğu bir kez daha ifade ediyordu.[1] Bu dönemde, Naziler Sovyetler Birliği'ne saldırıya geçene kadar (Haziran 1941), Stalinist bürokrasi ve Komintern'in politikası “baş düşman İngiltere'dir” şeklindeydi ve emperyalist savaşın İngiltere tarafından kışkırtıldığı iddia ediliyordu (ne de olsa Naziler dosttu!).
Hitler'in SSCB'ye yönelik saldırısının ardından, artık İngiltere, Fransa ve ABD “büyük dostlar” ve “özgürlüğü seven ülkeler” olmuş, emperyalist savaş bir “kurtuluş savaşı” olarak adlandırılmaya başlanmış; Müttefik emperyalist ülkelerin Stalinist Komünist Partileri, kendi emperyalist burjuvazilerinin koşulsuz destekçisi haline gelmişlerdi. II. Enternasyonal'in sosyal yurtsever politikası bu kez Stalinist bürokrasi eliyle yürütülüyordu (Komünist Enternasyonal de müttefik emperyalist devletlere bir jest olarak 1943'te kapatıldı.)
ABD’de savaşa karşı mücadele ve IV. Enternasyonal
Sosyal demokrasinin ve Stalinizm’in sosyal şoven ihanetleri karşısında emperyalist savaşa karşı Marksizmin bayrağını taşıma görevi, artık Troçki’nin ve IV. Enternasyonal’in omuzlarındaydı. IV. Enternasyonal bu yolda en önemli sınavlarından birini ABD’de verdi.  ABD, o zaman (1940’ta) doğrudan çatışma alanının dışında kalmıştı. Ama Troçki, Amerikan burjuvazisinin, ABD adına dünya kapitalizminin gidişatında egemen bir konumu garantiye almak için, kısa süre içinde savaşın sunduğu fırsattan yararlanacağını öngördü. Bu, basit bir hırs meselesi değil; ekonomik ve siyasi bir zorunluluktu. IV. Enternasyonal’in Emperyalist Savaş Üzerine Bildirisi şöyle diyordu:
"Amerikan kapitalizmi, Almanya’yı 1914’te savaş yoluna itmiş olan aynı sorunlarla boğuşuyor. Dünya paylaşılmış durumda mı? O halde yeniden paylaşılması gerekiyor. Almanya için bu, ‘Avrupa’yı düzenleme’ meselesiydi. ABD ise dünyayı ‘düzenlemek’ zorunda. Tarih, insanlığı Amerikan emperyalizminin volkanik patlamasıyla karşı karşıya getiriyor… ABD, şu ya da bu bahaneyle ve sloganla, kendi dünya egemenliğini sürdürmek için bu büyük çatışmaya karışacaktır. Amerikan kapitalizmi ile düşmanları arasındaki mücadelenin türü ve zamanı şimdilik -belki de Washington tarafından bile- bilinmiyor. Japonya ile bir savaş, Pasifik Okyanusu’nda ‘yaşam alanı’ için bir mücadele olacak. Atlantik’teki savaş, doğrudan Almanya’ya karşı bile yönelse, Büyük Britanya’nın mirası üzerine bir mücadele olacak.”
ABD emperyalizminin rolüne de dikkat çeken bu bildiri, işçi sınıfının “demokrasiyi savunmak” adına Almanya karşısında emperyalizmin bir diğer kampına yedeklenmemesi için ABD’deki işçileri savaşa karşı çıkmaya çağırıyor, küçük burjuva kesimlerin pasifizmini de açık bir şekilde suçluyordu:
“ABD’nin savaşa katılmasına karşı mücadelemizin izolasyonculukla ve pasifizmle hiçbir ortak yanı yoktur. Biz işçilere, açıkça, emperyalist hükümetin ülkeyi savaşa sürmemezlik edemeyeceğini söylüyoruz. İşçi sınıfı içindeki tartışma, yalnızca savaşa ne zaman girileceği ve ilk ateşin kime açılacağı sorusunu içermektedir. ABD’nin tarafsızlığını gazete makaleleri ve pasifist kararlar dolayımıyla korumaya bel bağlamak, med-ceziri çalı süpürgesiyle geri itmeye çalışmaya benziyor. Savaşa karşı gerçek mücadele, emperyalizme karşı sınıf mücadelesi ve küçük burjuva pasifizminin acımasızca teşhiri demektir. Amerikan burjuvazisinin ikinci emperyalist savaşa girmesini ya da üçüncü emperyalist savaşın başlamasını yalnızca devrim önleyebilir. Bütün diğer yöntemler, ya şarlatanlık, ya aptallık ya da her ikisinin bileşimidir.” 
“IV. Enternasyonal, II. ve III. Enternasyonallerden farklı olarak, politikasını, kapitalist devletlerin askeri güçlerine değil; emperyalist savaşın işçilerin kapitalistlere karşı savaşına dönüştürülmesine, bütün ülkelerin egemen sınıflarının devrilmesine ve dünya sosyalist devrimine dayandırır. Cephedeki çatışma hatlarında yaşanan değişiklikler, ulusal sermayelerin imhası, toprakların işgali, tek tek devletlerin çökmesi, bu açıdan, yalnızca, modern toplumun yeniden inşası yolunda trajik bölümlerdir.
“Biz, savaşın gidişatından bağımsız biçimde, kendi temel görevimizi yerine getiririz: işçilere, onların çıkarlarıyla kana susamış kapitalizmin çıkarları arasındaki uzlaşmazlığı anlatırız; emekçileri emperyalizme karşı harekete geçiririz; bütün savaşan ve yansız ülkelerdeki işçilerin birliğinin propagandasını yaparız; hem her ülkedeki işçilerle askerlerin hem de cephenin karşıt taraflarındaki askerlerin birbirleriyle kardeşliği çağrısında bulunuruz; kadınları ve gençleri savaşa karşı harekete geçiririz; fabrikalarda, imalathanelerde, köylerde, barakalarda, cephede ve donanmada, kararlı, ısrarlı ve yorulmak bilmez şekilde devrime hazırlanmaya devam ederiz.”
Yükselen militarizme ve savaş tehlikesine karşı
Küresel kapitalist sistemin derin bir kriz içinde olduğu günümüzde, sermayenin küresel dinamikleri ile ulus devletlerin varlığı ve emperyalist devletler arasında giderek yoğunlaşan çıkar çatışmaları yeni bir dünya savaşı olasılığını her geçen gün daha fazla hissettiriyor. II. Dünya Savaşı sonrası tek güçlü emperyalist devlet olarak ortaya çıkan ve dünya kapitalizminin ayakları üzerinde yükselmesinde başrolü oynayan ABD hızla gerilerken, onun geleneksel rakiplerinin (Fransa, Almanya, Japonya vb.) yanı sıra Çin ve Rusya gibi iki güç hızla yükseliyor. Başta bu emperyalistler olmak üzere, bütün devletler, çılgınca bir silahlanma yarışına girişmiş durumda. Kapitalizm, insanlığı, hızla, dünyanın emperyalistler arasında yeniden paylaşımını amaçlayan bir felakete sürüklüyor.
Bu durum ve Ortadoğu’da her an patlayabilecek bir savaş, Türkiyeli Marksistlere, çılgınca yükselen militarizme ve milyonlarca insanın yaşamını cehenneme çevirecek olan savaş tehlikesine karşı mücadele görevini her zamankinden daha yakıcı hale getirmektedir. Bu görevi layıkıyla yerine getirebilmek için, önceki Marksist kuşakların deneyimlerini bilmek ve onlardan gerekli dersleri çıkarmak zorundayız. Bu anlamda, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Luxemburg, Liebknecht, Troçki ve Lenin tarafından oluşturulan ve İkinci Dünya Savaşı’nda Troçki ile IV. Enternasyonal tarafından sürdürülen enternasyonalist sosyalist gelenek bizim için hala yol gösterici olmaya devam ediyor. 
Öte yandan, Marksistler, “asıl düşman içeride” ve “emperyalist savaşı iç savaşa dönüştür” şiarlarında ifadesini bulan bu geleneğin her türden yayılmacı, şoven, ulusalcı ya da yurtsever eğilime karşı genel savunusuyla yetinemezler. Militarizme ve savaşa karşı mücadele, aynı zamanda, işçi sınıfına, burjuva iktidarların silahlanma ve savaş hazırlıkları yönündeki çabalarının işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları üzerindeki yıkıcı etkisini sürekli teşhir etmeyi gerektirir.
Modern tarih, bize, militarizme ve savaşlara karşı mücadelenin, ulusal sınırlar içinde tutulması durumunda başarılı olamayacağının sayısız örneğini sunmaktadır. Militarizme ve savaşa karşı mücadelenin başarısı, yalnızca işçi sınıfının uluslararası düzeyde örgütlenmesine; rakip emperyalist devletlerin sınırları içinde yaşayan emekçilerin ortak eylemine bağlıdır. Sosyalist Enternasyonal’in yaklaşık 112 yıl önce yaptığı “burjuvazinin ve hükümetlerin savaşları kalıcılaştıran dünya çapındaki ittifakına, bütün ülkelerin işçilerinin barışı kalıcılaştıracak ittifakıyla yanıt verilmelidir” çağrısının günümüz koşullarına uyarlanmış hali, bütün ülkelerin işçilerinin sosyalist devrimin dünya partisinin, IV. Enternasyonal’in bayrağı altında toplanmasıdır.

Dipnotlar

[1] III. Enternasyonal – Belgeler, Belge Yayınları, Ekim 1979, s. 256-262

Konu İle İlgili Diğer Yazılar