NATO’nun Krizi ve “Akıllı Savunma”

Kuzey Atlantik Paktı Örgütü (NATO) Genel Sekreteri AndersFoghRasmussen 12 Mart günü Kopenhag’da Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerin parlamentolarının dış ilişkiler komiteleri başkanlarına hitaben yaptığı bir konuşmada, bir kez daha, NATO’nun yükünün Avrupalı üyeler ile ABD arasında daha adil paylaşımı konusunu ele aldı. Rasmussen konuşmasında, NATO’nun Avrupalı üyelerinin askeri harcamalarında gözlenen gerilemenin dünya çapında yaşanan mali krizle ilişkisine değiniyor ve AB ile NATO arasındaki ilişkilerin yoğunlaştırılması gerektiğini vurguluyordu. Rasmussen, önce NATO ile AB güçlerinin Kosova’da, Afganistan’da ve Somali’de birlikte başarıyla çalıştığını ifade etti ve ardından, bir yılı aşkın süredir sözü edilen “akıllı savunma”nın ne olduğunu anlattı:
“’Akıllı savunma’ girişimimiz kolektif ihtiyaçlarımızı ulusal önceliklerimizle daha uyumlu hale getirmeye çalışan yeni bir anlayıştır. O yalnızca [askeri harcamalarda] kısıntı yapmaya değil ama neyi elde tutacağımıza ve nerede uzmanlaşacağımıza karar vermek anlamına gelir. O, çok yönlü işbirliği demektir… Eğer birbirimize yardım edersek, kaynaklarımızı bir araya getirip paylaşırsak ve çok yönlü çözümler elde etmeye çalışırsak, gerekli askeri kapasiteye ulaşmak için daha fazla şansa sahip oluruz. Bu amaçla, NATO ile AB arasında sıkı bir eşgüdüme ve işbirliğine ihtiyacımız var”[1]
Rasmussen, bu konuyla ilgili olarak iki yıl önceki AB Savunma Bakanları Toplantısı’nda da çeşitli öneriler geliştirmişti. O, kendi sözcükleriyle, bir “çift şeritli yol” yaklaşımı öneriyordu: “Bir yandan, bütün AB üyeleri NATO-AB işbirliğinde yer alabilmeli; öte yandan, AB, kendi üyesi olmayan NATO müttefikleri ile siyasi ve askeri ilişkilerini güçlendirmeli. Bu, AB ile Türkiye ve Avrupa Savunma Ajansı arasında kapsamlı bir güvenlik anlaşmasını içerecektir.” [2]
Rasmussen, “akıllı savunma” konusuna, 2011 yılına ilişkin 26 Ocak 2012 tarihli raporunda da değinmektedir.[3] Bu raporda Rasmussen, 140 binden fazla NATO askerinin Asya’da, Afrika’da ve Balkanlar’da hava, deniz ve kara operasyonları sürdürdüğünü belirttikten sonra, Kasım 2010’da Lizbon’da toplanan NATO Zirvesi’nin kapsamlı bir reform sürecine vurgu yapan kararlarına gönderme yapıyor. Söz konusu zirve kararları çerçevesinde, NATO’nun komuta yapısında yer alan personel sayısında üçte bir oranında kesinti yapılması, Almanya ile İtalya’daki kimi karargâh  ların kaldırılması ve bu sayede  personel  giderlerinin  yüzde 20  azaltılması planlanmıştı. 
Rapor, ayrıca, 2011 yılında, 28 NATO üyesi ülkeden 18’inin savunma harcamalarının 2008’dekinden daha düşük olduğunu belirtiyor ve dünya ekonomik krizinin savunma harcamaları üzerindeki etkisinin “oldukça büyük” olduğunu kabul ediyor. Yine bu rapora göre, askeri bütçelerdeki kesintiler “birçok ülkedeki başlıca askeri donanım projelerinde önemli gecikmelere ya da iptallere yol açmış durumda.”
“Libya’dan sonra NATO”
Rasmussen, geçtiğimiz yaz kaleme aldığı “Libya’nın Ardından NATO: Çetin Zamanlarda Atlantik İttifakı” başlıklı yazısına da, NATO’nun Avrupalı üyelerinin askeri harcamalarını kısıtlamasıyla birlikte, onların “karmaşık krizlere hala yanıt verip veremeyeceğine ilişkin haklı kaygılar” olduğundan söz ederek başlamıştı. 
Rasmussen’e göre, Libya’ya yönelik müdahale üç önemli gerçeği açığa çıkarmıştı: “İlk olarak, Afganistan’ın NATO’nun son alan dışı görevi olacağını iddia edenlere, güvenliğin özünün öngörülemezlik olduğunu göstermiştir. İkincisi, savaş uçakları ve gemileri gibi cephe becerilerinin yanı sıra keşif ve yakıt uçakları ile pilotsuz uçaklar gibi kolaylaştırıcı denilen olanakların da modern operasyonların can alıcı bir parçası olduğunu kanıtlamıştır. Üçüncü olarak, NATO müttefiklerinin askeri kapasite eksikliği olmadığını gözler önüne sermiştir.”[4]  
Rasmussen’e göre NATO üyelerinin askeri kapasite açısından bir eksiği yoktu. Eksiklikler, asıl olarak askeri değil siyasi sınırlılıklardan kaynaklanıyordu.[5] Peki, bu “siyasi sınırlılıkların” ardında yatan belirleyici etmen neydi? Açık ki, Rasmussen’in de defalarca değindiği gibi, NATO üyesi devletlerinin elinde, örgütün mevcut askeri kapasitesini önümüzdeki dönemde girişmeye hazırlandığı yeni ve daha karmaşık emperyalist müdahalelere ve savaşlara hazır hale getirecek parasal kaynakların yokluğuydu. 
Başta ABD olmak üzere NATO üyesi emperyalist devletler, geçtiğimiz on yıllar içinde küresel şirketler yararına uyguladıkları ekonomik politikalar sonucunda bir yandan devasa bütçe açıklarıyla karşı karşıya kalmış durumda. Aynı zamanda hükümetler, bu süre içinde işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarını öylesine kötüleştirdiler ki, daha fazla silahlanma amacıyla atacakları yeni adımların, bizzat düzenin temellerini sarsacak kapsamlı toplumsal hareketlere yol açacağını görüyorlar. 
Bu yüzden, Rasmussen, Libya’ya yönelik emperyalist müdahalenin ortasında kaleme aldığı bu yazısında, daha fazla silahlanma talebini açıkça yükseltemiyor; NATO’nun askeri harcamalarında ABD ile diğer müttefikler arasında ortaya çıkan devasa uçuruma dikkat çekmekle yetiniyordu. NATO’nun Genel Sekreteri, Avrupalı emperyalistleri NATO operasyonlarının yükünü daha “adil” biçimde paylaşmaya çağırdığı yazısında, NATO’nun Avrupalı üyelerinin askeri harcamalarını Çin, Hindistan, Brezilya gibi “yükselen güçler”in ve ABD’nin harcamalarıyla da karşılaştırıyor. NATO’nun asıl yükünün ABD’nin üzerinde olduğunu vurgulayan Rasmussen, askeri harcamalardaki mevcut kesintilerin sürmesi durumunda, Avrupa’nın gelecekte benzeri [Libya kastediliyor] operasyonları sürdürecek askeri kapasiteyi koruyup koruyamayacağından “kaygılı”. (Bu “kaygı”, 2011 Yılı Raporu’nda da dile getiriliyor).
Rasmussen, Avrupa’nın ve NATO’nun karşı karşıya olduğu başlıca sorunun, mevcut ekonomik krizin bir güvenlik krizine dönüşmesinin önüne nasıl geçilebileceği olduğunu tespit ediyor. Ona göre, Avrupa’nın bu soruya vereceği yanıt, onun küresel düzen içindeki “yerini ve güvenliğini” belirleyecekti:
“Askeri güç 21. yüzyılın jeopolitiğinde hala önemlidir… Yalnızca yumuşak güce yaslanmak yeterli olmayacaktır. Hiç kimse 19. yüzyılın [uluslararası ilişkilerde] güç kullanma politikasına dönmeyi savunmuyor ama öngörülemeyen bir ortamda, sert güç barışı mümkün kılabilir. Nasıl ki bir polisin varlığı hırsızı caydırabilirse, askeri gücün korunması da aynı şekilde tehditleri önlemeye ve aşırı durumlarda ortadan kaldırmaya yardımcı olabilir.” [6]
“Güç kullanma politikası”
“Güç kullanma politikası” ya da kısaca “güç politikası” kavramı, bir devletin kendi çıkarlarını diğer devletlere askeri, ekonomik ve siyasi saldırganlık yoluyla boyun eğdirerek koruma politikası anlamına gelen Almanca “Machtpolitik” sözcüğünden alınmıştır. Bu politika, bütün uluslararası ilişkileri ulus devletlerin dünya kaynakları üzerinde rekabeti olarak algılar ve bir devletin diğerlerine zarar verebilecek durumda olmasını avantaj sayar. 
Rasmussen’in yukarıdaki sözleri, gerçekte, NATO’nun, 19. yüzyılın son çeyreğinde hızla emperyalist bir güç olarak yükselen Almanya’nın geliştirip sistemleştirdiği “güç politikası”na döndüğünün ilanıdır. Aslında buna, “malumun ilanı” demek daha doğru. Zira ekonomik yaptırımlardan askeri yığınak yapmaya, tehdit etmeye, “ilk saldırı hakkı”na, örtülü operasyonlara ve nükleer güç kullanma tehdidine kadar çok sayıda yöntemi içeren “güç politikası”, I. Körfez Savaşı’ndan bu yana, ABD emperyalizmi tarafından açıkça uygulanmaktadır.
Yalnızca NATO mu? Başta Çin ile SSCB’nin ekonomik ve askeri yapısının çökmesinin ardından geçen uzun bir aradan sonra- Rusya Federasyonu da kendi periferisinde aynı eğilimi sergiliyor. Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Türkiye ile Pakistan ve İsrail gibi daha küçük “bölgesel güçler” de büyük emperyalist güçlerden birinin ya da birkaçının örtülü desteğiyle aynı yolu izliyor. Özetle, küresel krizin körüklediği ve küresel sermayeye bağımlılığı belki de bütün diğer devletlerden daha fazla olan ABD’nin krizden çıkış yolu olarak sarıldığı “19. yüzyılın güç politikası”, 21. yüzyılın başında, bütün dünyada giderek ağırlık kazanıyor. Bununla birlikte, ABD emperyalizminin “krizden çıkış” için sarıldığı “güç politikası”, paradoksal biçimde, onun içinde bulunduğu krizi derinleştirmekten başka bir sonuç doğurmamaktadır.
Askeri harcamalar
Rasmussen, 2008 krizinin yıkıcı etkisinden hala kurtulamamış olan ABD’nin, NATO’nun yükünü bugüne kadar olduğu biçimiyle taşımakta zorlandığını ve Obama yönetiminin, hele de başkanlık seçimleri yaklaşırken, uluslararası askeri müdahalelerde ön plana çıkmaya çok fazla hevesli olmadığını (örnek Libya) bilmektedir. “ABD, Avrupa’nın özellikle kendi çevresinde düzeni sağlama konusundaki sorumluluklarını üstlenmesini daha güçlü bir şekilde talep edecektir… Bu sorunların açık çözümü, Avrupa’nın savunmaya daha fazla para harcamasıdır.” [7]
Önce, Rasmussen’in, NATO’nun Avrupalı üyelerinin askeri harcamalarını kısıtlamasından şikâyet ederken, gerçeği tam olarak yansıtmadığını belirtmek gerekiyor. Bu ülkelerin askeri harcamaları, 2009 yılına göre biraz azalmış olmakla birlikte, gerçekte sürekli artmaktadır (örneğin, bu artış, 2001 yılına göre yüzde 11,9’dur). Dahası, Fransa, Almanya ve Britanya, dünyada silahlanmaya en fazla para harcayan ilk yedi ülke arasındadır. Yine, NATO üyesi devletlerin toplam askeri harcamaları, cari fiyatlarla, 1985 yılında 357 milyar 949 milyon ABD Doları iken, 2009’da 875 milyar 145 milyon ABD Doları’nı bulmuştur. NATO ülkelerinin toplam askeri harcamalarının gayrisafi ulusal hasılaların toplamı içindeki payı da, cari fiyatlarla, 1985–1989 döneminde yüzde 4,5 iken 2000–2004 döneminde yüzde 2,7’ye inmiş; 2005’te 2,9’a çıktıktan sonra, burada sabitlenmiştir.[8]
Ama bu süreçte, NATO üyesi ülkelerin gayrisafi hasılalarında büyük artışların yaşandığını; NATO’nun 1985’te 5 milyon 927 bin askerden oluşan gücünün -12 yeni ülkenin katılımına rağmen- sürekli azalarak 3 milyon 560 bine indiğini; NATO’nun kuruluşuna damgasını vuran “komünizm” ve SSCB ile topyekûn savaş tehlikesinin ortadan kalkmış olduğunu unutmamak gerekiyor. NATO üyesi Avrupalı devletlerin toplam askeri harcamaları, bütün bu etmenlere rağmen, sürekli artmaktadır.
NATO’nun krizi ve dönüşümü 
NATO’nun Avrupalı üyeleri ile ABD arasında yaşanan sorun, özünde, kimin daha fazla para harcadığında değil ama farklı çıkarlara sahip emperyalist merkezler arasındaki kaçınılmaz rekabetten kaynaklanmak- tadır. NATO’nun Avrupalı emperyalist üyelerinin ABD’nin patronluğu altındaki bir NATO’ya olan ihtiyaçları, en azından SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın ortadan kalkmasından bu yana, oldukça azalmış durumda. Dahası, başta Fransa ve Almanya olmak üzere, belli başlı Avrupalı güçler, uzunca süredir NATO’dan kurtulmaya çalışıyorlar. 
Anımsanacağı gibi, Fransa, 1949'da kurucusu olduğu NATO’nun askeri yapılanmasının ülkenin bağımsızlığını ortadan kaldırdığı ve ulusal orduyu ABD'nin tam denetimine soktuğu gerekçesiyle, 7 Mart 1966'da NATO'nun askeri kanadından çekilmişti. Fransa’nın, De Gaulle yönetiminde ayrıldığı NATO’nun askeri kanadına geri dönmesi için, aradan 43 yıl geçmesi gerekecekti. Fransa Nisan 2009’da NATO’nun askeri kanadına döndüğünde, yalnızca “dünya” değil, NATO da bir hayli değişmişti. 
Önce, NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki “iç tehdit” algılamasına uygun olarak Pentagon-CIA eliyle bütün üye ülkelerde oluşturulmuş olan “süper NATO”, “Gladio” vb. adlarla anılan gizli örgütlenmeler, 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak hemen bütün AB ülkelerinde tasfiye edildi. Bu adımı, AB’nin bağımsız askeri gücü olarak Batı Avrupa Birliği’nin (BAB) NATO’ya alternatif olacak şekilde geliştirilmesi çabası izledi. SSCB’nin çöküşünün ardından, özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından başlayarak, NATO’nun işlevinin ve varlık nedeninin kalıp kalmadığı tartışılırken, bu örgüt, Berlin-Paris ekseninde üretilen yeni AB savunma stratejisine uygun olarak hızlı bir gelişme sergiledi. 
SSCB’nin çökmesinin ardından ortaya çıkan yeni durumun NATO üzerindeki ilk etkisi, Kasım 1991’deki Roma Zirvesi’nde ilan edilen “yeni stratejik konsept” olmuştu. “Orta ve Doğu Avrupa’daki birçok ülkenin karşı karşıya olduğu … ciddi ekonomik, toplumsal ve siyasi zorlukların yol açacağı istikrarsızlıkların istenmeyen sonuçlarının” NATO’nun güvenliğini tehdit ettiğini belirten bu konsept, Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı da örgütün “güvenlik” alanına dahil ediyordu. Bu konseptin bir diğer özelliği, sonraki yıllarda sıkça duyacağımız, “öngörülemeyen ve çok yönlü tehdit” kavramını kullanmasıydı.[9] NATO, ABD-Britanya emperyalistlerinin önderliğinde geliştirilen bu konsept doğrultusunda ciddi bir dönüşüm sürecine girdi. Bu süreçte AB’yi ve onun askeri örgütlenmesi olarak BAB’yi eşit muhatap olarak kabul eden NATO, hem bu örgütlerle hem de BM, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü gibi diğer uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini yeniden tanımladı.
Ancak, “1991 konsepti”nin ömrü çok uzun olmadı. Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da patlayan ekonomik krizler ve ayaklanmalar, Romanya’da ve Arnavutluk’ta ayaklanmalara yol açarken, Yugoslavya’nın etnik temelde ayrışma süreci hızlandı. Ortadoğu da sorunsuz kalmadı. Temelleri Oslo Anlaşması ile atılan “Filistin Barışı” yerlerde sürünürken, Kürt sorunu, Irak ve İran gündemin ilk sıralarında yer almaya devam etti. 
Yugoslavya’da 1990 yılında düzenlenen seçimlerin ardından başlayan çatışma süreci, Haziran 1991’de Hırvatistan ile Slovenya’nın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte, hızla parçalanma sürecine dönüştü. Hırvatistan ile Slovenya’yı, Eylül 1991’de Makedonya, Kasım 1991’de ise Bosna-Hersek izledi. 28 Nisan 1992'de kabul edilen yeni anayasayla birlikte, Sırbistan ile Karadağ'dan oluşan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti kuruldu. Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesi ile birlikte, Sırp yönetiminin Boşnaklara ve Hırvatlara yönelik saldırıları katliam boyutuna varacak ve ülke yaklaşık dört yıl sürecek kanlı bir savaşa (Bosna Savaşı) sürüklenecekti. Bu savaş, 1995'te ABD'nin Dayton şehrinde imzalanan bir antlaşmayla sona erdi. Sıra ayrılıkçı Arnavutlarda idi. Kosova’daki Arnavutlar, CIA’nın ve diğer Batılı istihbarat örgütlerinin desteğiyle, 1996 yılında Kosova Kurtuluş Ordusu’nu kurdular ve silahlı mücadele başlattılar. Sırp yönetiminin bu mücadeleye yanıtı çok sert oldu ve NATO Mart 1999’da Yugoslavya’ya yönelik üç ay sürecek bir hava saldırısı başlattı. Kosova, Haziran 1999’da Sırp birliklerinin çekilmesinin ardından NATO’ya ve Rusya’ya ait “Barış Gücü” tarafından yönetilmeye başlandı (bu süreç, Kosova’nın 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etmesiyle tamamlanacaktı).
12 Mart 1999'da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’yı üyeliğe kabul eden NATO’nun, 50. kuruluş yıldönümü olan Nisan 1999’daki Washington Zirvesi’nde kabul ettiği “stratejik konsept”, bütün bu gelişmelerin ürünüydü. 
“Soğuk Savaş sonrasında Avrupa-Atlantik stratejik bölgesinde yaşanan köklü değişimler paktın 1991 yılındaki stratejik konseptinde ifade edilmişti. Ancak o tarihten bu yana oldukça önemli siyasi ve güvenlikle ilgili gelişmeler yaşanmış… Avrupa-Atlantik bölgesinde barışı ve istikrarı tehdit eden; baskıları, etnik çatışmaları, ekonomik sıkıntıları, siyasi düzenlerin çökmesini ve kitlesel imha silahlarının artmasını içeren bir dizi yeni riskin doğduğu görülmüştür.”[10]
Bu konseptte 1991 tarihli “Yeni Stratejik Konsept”ini geliştiren NATO, artık Doğu Avrupa ile Akdeniz-Ortadoğu’nun ötesinde, “NATO’nun periferisinde ve diğer bölgelerde kimyasal silah alıp satan devletler de dahil” bütün dünyayı kapsayan bir etki alanı tanımlıyor; “güvenlik” kavramını terörizm, sabotaj ve diğer örgütlü suçların yanı sıra “kitlesel nüfus hareketleri”ni de kapsayacak şekilde genişletiyordu.[11] Artık, önüne küresel sermayenin dünya polisliği görevini koymuş bir NATO ile karşı karşıyaydık.
NATO’nun 1991 konseptinin somut sonuçlarını, onun Çek Cumhuriyeti’ni, Macaristan’ı ve Polonya’yı üyeliğe kabul etmesinde ve Yugoslavya’ ya saldırısında görmüştük. 1999 konseptinin somut ürünleri ise Afganistan’ın ve Irak’ın işgalleri ile Somali’ye ve en son Libya’ya yönelik askeri müdahaleler oldu. Bu süreçte, NATO en kapsamlı genişlemesini yaşadı. Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya 29 Mart 2004’te NATO’ya üye oldular; onları Temmuz 2008’de Arnavutluk ile Hırvatistan’ın üyelikleri izledi. 
Bu iki konseptin sonuçları, 2010’da Lizbon Zirvesi’nde benimsenen en son konseptin öncekilerden daha kapsamlı askeri müdahalelerin ve savaşların hazırlığı olduğu konusunda herhangi bir kuşku bırakmıyor. 
NATO’nun, birbirini tamamlayan bu üç stratejik konsepti, yalnızca bu örgütün ABD önderliğinde küresel sermayenin dünya polisliğine soyunma yöneliminin ifadesi değildir. Bu konseptler, Batılı emperyalistlerin ortak çıkarlarının yanı sıra, onlar (özellikle Washington-Londra ile Paris-Berlin eksenleri) arasında giderek artan çelişkileri ifade etmektedirler.  Yugoslavya’da BAB’nin deyim yerindeyse burnunun sürtülmesi, AB’ye üye olan her ülkenin aynı zamanda NATO’ya dahil edilmesi, Afganistan’ın ve Irak’ın işgal edilmesi ve nihayet Libya’ya yönelik müdahale sırasında ve sonrasında yaşananlar, Pentagon’un, başta Fransa olmak üzere Avrupalı rakiplerine meydanı kolayca bırakmaya niyetli olmadığının göstergeleridir. Öte yandan, NATO’nun Avrupalı büyük ortaklarının, bütün bu süreç boyunca her emperyalist müdahalede ABD’ye yedeklenmesine karşın, İttifak’ın işleyişinde giderek daha fazla söz sahibi olduğunu görüyoruz. 
Özetle, NATO’nun son yirmi yıl içinde üç “stratejik konsept” geliştirmesi, zorunlu bir birlikteliği ister istemez sürdürmek için verilen karşılıklı ödünleri içeren, çelişkilerle dolu bir reform sürecinin ifadesidir.
“Akıllı savunma”
NATO, 2010 Lizbon Zirvesi’nden bu yana, “askeri yeteneklerini geliştirmek için “akıllı savunma” adı altında yeni bir yöntem geliştirmekle uğraşıyor. Rasmussen’in 2011 Raporu’ndaki sözcükleriyle; “Müttefikler, etkili ve uygun maliyetli olduğunda, hedef tespiti, eğitim ve lojistik destek dahil, daha fazla çok uluslu çözümler aramaya karar vermişlerdir. Müttefik kuvvetler, bu yolla, savunma yükünü hakça paylaşırken, kapasitelerinin sevkiyatını geliştireceklerdir. Bu amaçla, savunma bakanları, 2012 Chicago Zirvesi’ne kadar, ellerindeki kapasiteleri NATO’ya sunabilecek hale getirmek amacıyla, bir dizi somut çok uluslu proje sunma konusunda anlaşmıştır. Bu çalışma, bir araya getirme ve paylaşma üzerine AB girişimiyle çakışmayı önlemek için Avrupa Birliği karargâhlarıyla sıkı eşgüdüm içinde yapılmaktadır.”[12]
NATO’nun, 2010 Lizbon Zirvesi’nde benimsediği “Stratejik Konsept” doğrultusunda, örgütün üyesi olmayan devletlerle, özellikle de Rusya Federasyonu ile ilişkilerini geçtiğimiz yıl içinde yoğunlaştırdığını biliyoruz. Eylül 2011’de Hint Okyanusu’ndaki korsanlık faaliyetlerine karşı düzenlenen ve 47 ülkeden temsilcilerin katıldığı toplantı bu çerçevede atılmış bir adımdı. Bununla birlikte, NATO’nun üyesi olmayan devletleri kendi askeri müdahalelerine dahil etmesinin en başarılı örneği, Libya’ya yönelik emperyalist saldırı oldu. Suudi Arabistan, Katar ve Bahreyn gibi NATO üyesi olmayan ülkeler, Libya’da olduğu gibi, sürmekte olan “Suriye krizi”nde de son derece önemli bir rol üstleniyorlar. (Bu yeni durum, Washington’ın Afganistan’da Taliban, Ortadoğu’da ise Müslüman Kardeşler gibi İslamcı önderliklerle geliştirdiği işbirliği ile çakışan yeni bir yönelimin ifadesidir.) “Arap Baharı” olarak adlandırılan kitlesel hareketler sürecinde Arap Birliği ülkeleriyle ile ilişkisini bir hayli geliştirmiş olan NATO, önümüzdeki dönemde, “geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde, özellikle Akdeniz Diyaloğunu ve İstanbul İşbirliği Girişimi’ni güçlendirerek daha güçlü bir işbirliği arayışı içinde olacak.”[13]
Öte yandan, NATO ile Rusya Federasyonu arasındaki işbirliği de, “füze kalkanı” ve Suriye konularında var olan gerilime rağmen, 2011 yılı boyunca artarak sürdü. Rasmussen’in 2011 raporuna göre, NATO-Rusya Federasyonu arasında önemli bir denizaltı tatbikatı ile “terörizme karşı” ortak hava tatbikatı gerçekleşirken, işbirliği asıl olarak Afganistan’da yoğunlaşmıştı. 
Ancak bütün bu adımları, basitçe “güvenlik” kaygılarıyla ya da yeni emperyalist hesaplarla açıklamak oldukça yüzeysel kalacaktır. NATO’nun ve Pentagon’un bütün gücüyle daha geniş ittifaklar arayışına girmesinin altında yatan asıl etmen, ABD’nin ve AB’nin içinde bulunduğu mali-ekonomik krizdir. “Akıllı savunma” konseptinin altında da bu gerçeğin kabulü yatmaktadır: “Bütün bu sorunların açık çözümü Avrupa’nın savunmaya daha fazla para harcaması olacaktır. Ortadoğu’da yaşanan olaylar ışığında, bir dizi Avrupa başkentinde, savunma harcamalarındaki gerilemeyi tersine çevirip çevirmeme konusunda bir tartışma başlamış durumda. Ama Avrupa’daki ekonomik ortam göz önünde bulundurulduğunda, hükümetlerin önemli bir değişiklik yapması beklenmiyor.”[14]
Bu yüzden, mevcut kaynakların kriz ortamında çok büyük yatırımlar yapmaksızın olabildiğince etkin kullanımını ve emperyalist askeri müdahalelerin yükünün “daha adil” paylaşımını sağlamak için geliştirilen “akıllı savunma” anlayışı, askeri harcamalara yalnızca “daha fazla kaynak ayırmayı değil ama daha fazla işbirliğini ve çabaların uyumluluğunu” ifade etmektedir. Ama hepsi bu değil.
Taşeron kullanımı
“Akıllı savunma” anlayışı, bir yandan askeri harcamalarda ABD ile Avrupalı müttefikleri arasında var olan “eşitsizliği” gidermeye çalışırken, aynı zamanda, NATO üyesi olmayan devletlerin önümüzdeki dönemde bu örgüt tarafından girişilecek olan askeri müdahalelerde daha fazla yer almasının da önünü açmaktadır. Emperyalist müdahalelerin maliyetlerinin daha yaygın şekilde paylaşımını içeren bu yönelim, Rasmussen’in yazımızın başında ele aldığımız Kopenhag konuşmasında “pragmatik olmak zorundayız” derken neyi kastettiğini göstermektedir. 
“İlerlemenin yolu -çok uluslu girişimleri sürdürerek,  transatlantik anlaşmayı daha fazla stratejik kılarak ve güvenliğin küreselleşmesinin etkileriyle baş edebilmek için yükselen güçlerle birlikte çalışarak- daha fazla değil ama daha iyi harcamaktan geçmektedir.“[15] Rasmussen’in bu sözleri, başını ABD’nin ve NATO’nun çektiği emperyalist müdahalelerin yükünün başta “yükselen güçler” olarak tanımlanan Brezilya, Türkiye, Güney Afrika gibi bölgesel güçler olmak üzere, daha geniş bir yelpazeye yayılması anlamına gelmektedir. 
Rasmussen’in kaleminden sürdürelim: “Avrupa ve ABD yükselen güçlerle daha sıkı işbirliği içinde çalışmalıdır. Bu kolay olmayacak; bu yüzden, güven oluşturmak çok önemli olacak. Bu süreç, krizlerin çözülmesine, anlaşmazlıkların üstesinden gelinmesine ve yanlış anlamaların önüne geçilmesine yardımcı olacak ülkelerle karşılıklı olarak güvence altına alınmış bir diyaloğun teşvik edilmesiyle başlayabilir… Bu yolla, sıkça sıfır sonuç senaryosu gibi görünen şey, bir kazan-kazana dönüşebilir.”[16]
Bu “kazan-kazan” formülü, daha az sayıda insandan oluşan yüksek teknolojik donanıma sahip emperyalist orduların gerçekleştireceği ilk müdahalelerin ardından, işgali gerçekleştirme ve “yeni düzeni” kurma işinin bölgesel / yerel taşeron güçlere devredilmesi planıdır. 
Aralarında, aynı zamanda bir NATO üyesi olan, Türkiye’nin de yer aldığı “bölgesel güçlerin” NATO’nun girişeceği müdahalelerin yükünü paylaşması, elbette, bu ülkelerdeki emekçilerin sırtına ek yükler bindirmekten başka bir anlam taşımayacak. Bu yük, yalnızca cepheye gönderilecek gençlerin kanıyla ve canıyla sınırlı değildir. Bu, aynı zamanda, daha ağır vergi yükü, sosyal, sağlık ve eğitim fonlarında daha fazla kesinti ve nihayet, toplumsal yaşamın bir bütün olarak militaristleşmesi anlamına da gelmektedir.
Hızla gerileyen ABD emperyalizminin dizginlerinden boşalmış militarizmini ifade eden NATO’ya karşı mücadele, bütün bu nedenlerden dolayı, soyut bir “emperyalizm karşıtlığı” değildir. Türkiyeli egemen sınıfların, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalistlerin hedef tahtasına yerleştirdiği ülkelerin emperyalist yağmasından kırıntılar kapma hesabıyla NATO müdahalelerine katılmasını önlemek, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinin ayrılmaz parçasıdır. Marksistlerin bu mücadeledeki yerini belirleyecek olan şey, giderek daha yakıcı bir önem kazanan bu mücadelenin başarısı için, onu uluslararası sosyalist bir perspektifle donatma becerileri olacaktır.

Dipnotlar

1] Anders Fogh Rasmussen’in 12 Mart günü Kopenhag’da Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerin parlamentolarının dış ilişkiler komiteleri başkanlarıyla yaptığı toplantıdaki konuşma, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_85119.htm
[2] Rasmussen, Kopenhag konuşması, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_85119.htm
[3] Rasmussen’in 2011 Yılı Raporu, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_82646.htm
[4] Rasmussen, “NATO After Libya: TheAtlanticAlliance in Austere Times”, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_75836.htm
[5] Anders Fogh Rasmussen, “NATO After Libya: TheAtlanticAlliance in Austere Times” [“Libya’nın Ardından NATO: Çetin Zamanlarda Atlantik İttifakı”], ForeignAffairs dergisinin Temmuz-Ağustos 2011 tarihli sayısından aktaran NATO, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_75836.htm
[6] Rasmussen, “NATO After Libya: TheAtlanticAlliance in Austere Times”, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_75836.htm
[7] Rasmussen, “NATO After Libya: TheAtlanticAlliance in Austere Times”, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_75836.htm
[8] Financial andEconomic Data Relatingto NATO Defence, NATO’nun 10 Haziran 2010 tarihli basın açıklaması (PR/CP(2010)078)
[9] TheAlliance’s New Strategic Concept, Rome, 7 Kasım 1991, madde 1, 2, 5, 9; http://www.nato.int/cps/en/natolive/official_texts_23847.htm?selectedLocale=en
[10] TheAllience’s Strategic Concept, NATO PressRelease NAC-S (99) 65, 24 Nisan 1999, madde. 2 ve 3; http://www.nato.int/cps/en/natolive/official_texts_27433.htm
[11] TheAllience’s Strategic Concept, NATO PressRelease NAC-S (99) 65, 24 Nisan 1999, madde. 22, 23, 24; http://www.nato.int/cps/en/natolive/official_texts_27433.htm
[12] Rasmussen’in 2011 Yılı Raporu, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_82646.htm
[13] Rasmussen’in 2011 Yılı Raporu, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_82646.htm
[14] Rasmussen, NATO After Libya, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_75836.htm
[15] Rasmussen, NATO After Libya, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_75836.htm
[16] Rasmussen, NATO After Libya, http://www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_75836.htm