Pencere

Suriye’de karışıklık devam ediyor
Suriye ordusunun muhaliflerin eline geçen kentlere düzenlediği saldırılar uluslar-arası baskılara rağmen devam ediyor. Yüzlerce muhalifin öldürüldüğü ve bir o kadarının yaralandığı saldırılardan kaçan çok sayıda göçmen de Hatay’da kurulan çadır kentlerde yaşamaya çalışıyor. 
Geçtiğimiz günlerde Annan’la görüşen Esad, onun planını kabul ettiğini açıkladı. Annan’ın planında, uluslar-arası bir müzakereciyle çalışmayı taahhüt, ağır silahların kentlerden derhal çekilmesi ve insani yardım için ateşkes ilan edilmesi, tutuklananların serbest bırakılması, gazetecilerin ülkede özgürce dolaşmalarına izin verilmesi ve barışçıl protesto gösterilerine izin verilmesi yer alıyor. 
Birleşmiş Milletler Genel Konseyi’nde Rusya’nın da desteklediği bu öneriler Esad tarafından kabul edilmişken, muhalifler de Türkiye’de toplanıp durumu değerlendirme hazırlıkları içinde. 
Tüm bu gelişmelerin ortasından ABD’li ve AB’li emperyalistlerin en büyük sıkıntısı muhalefetin içindeki sorunların çözüme kavuşturulamamış olması. Batılı emperyalistler, bir yandan Esad yönetiminden umutlarını kesmişlerken, diğer yanda da muhaliflere “birleşin ve netleşin” çağrısı yapmaya devam ediyorlar. 
Tüm bu çağrılara rağmen muhalif grupların ortaklaşma süreci son derece sancılı. Daha önceki toplantılarda anlaşamayan muhalif gruplar Türkiye’nin araya girmesiyle ortak bir mutabakata vardılar. Ama bu mutabakatın ardından Kürtleri kaybettiler. Suriyeli Kürtler varılan anlaşmada talepleri karşılanmadığı için uzlaşmaya katılmadılar. 
Özetle, muhaliflerin durumu uluslararası sermaye için ciddi bir huzursuzluk kaynağı durumunda. 
Suriyeli işçiler ve emekçiler ise mülk sahibi sınıfların bu iki kampı arasında sıkışıp kalmış durumdalar. Onların bu açmazdan kurtulmaları, bir kez daha uluslararası işçi sınıfının sosyalist örgütlenmesi sorununu bütün yakıcılığıyla gündeme getiriyor.
Portekiz’de genel grev
Portekiz'de hükümetin aldığı ekonomik önlem paketlerine karşı ülkenin en büyük işçi sendikası olan Portekiz İşçileri Genel Konfederasyonu'nun (CGTP) çağrısıyla yapılan genel grev, özellikle ulaşım sektörünü felç etti.
600 binden fazla üyesi olan CGTP, greve katılımın yüzde 70'in ü-zerinde olduğunu açıkladı. Sabah erken saatlerde özellikle metro, gemi, otobüs ve tren gibi kamu toplu ulaşımını olumsuz etkileyen grevden dolayı Lizbon ve Porto gibi büyük kentlerde halk işlerine özel araçlarıyla gitmek zorunda kaldı ve yollarda uzun kuyruklar oluştu. Lizbon'da metro geceden itibaren tamamen kapalı tutuldu. 
Greve ulaşım sektörünün yanı sıra sağlık ve çöp hizmetleri çalışanları da destek verdi.
İran’da zafer Hamaney’in
İran’da 2 Mart’ta yapılan parlamento seçimlerinde zafer Hamaney’i destekleyen ittifakın oldu. 
Liberal muhalefeti temsil eden Yeşiller Hareketi’nin boykot ettiği seçimlerde, Hamaney yanlıları meclisteki sandalyelerin yaklaşık 2/3’ sini kazandı.
İran’daki yönetici seçkinler içinde yaşanan anlaşmazlık, cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından Ahmedinejat’ın İstihbarat Bakanı’nı görevden almak istemesiyle gün yüzüne çıkmıştı. Bunun ardından, Hamaney birkaç saat içinde bakanı görevine iade etmişti. 
İranlı egemenler içinde yaşanan gerilimin arka planında, küresel ve bölgesel düzeyde yaşanan daha kapsamlı gelişmeler yatmaktadır. 
Nükleer enerji konusunda ABD önderliğindeki Batılı emperyalistlerle ve İsrail ile yaşanan gerilim arttıkça, ülke içindeki siyasi mücadeleleri de yoğunlaşacaktır. Yeşiller Muhalefeti’nin geleceğini de belirleyecek olan bu süreçte, İran devletinin giderek daha fazla baskıya ve teröre başvura-cağını şimdiden söylemek mümkün.
Putin yeniden devlet başkanı
Rusya Federasyonu başbakanı Putin, Rusya’da 5 Mart’ta yapılan devlet başkanlığı seçiminde oyların %64,9’unu alarak dört yıl aradan sonra yeniden Devlet Başkanlığı koltuğuna oturdu. 
Yaygın usulsüzlük iddialarıyla damgalanan seçimlerde, Putin’in en yakın takipçisi olan Komünist Parti lideri Gennady Zyuganov %17 oy alırken, milyarder Mikhail Prokhorov  %6,85 oy oranı ile 3. sırada kaldı. 
Seçimlerin ardından, seçimlere yoğun hile karıştırıldığı iddiasıyla on binlerce insanın katıldığı gösteriler düzenlendi. Bütün bu gösteriler polisin saldırısıyla ve çok sayıda gözaltı ile sonuçlandı.
Rusya burjuvazisinin Putin önderliğindeki kesimi, büyük doğalgaz gelirinin çok küçük de olsa bir kısmını halka yansıtarak, ama aynı zamanda muhalefet üzerinde yoğun baskı uygulayarak, daha büyük çapta kitlesel eylemlerin önüne geçilebiliyor. 
Bununla birlikte, ekonomik krizin etkilerini yaşayan Rusya burjuvazisinin emperyalist dürtülerle sürdürdüğü askeri yatırımlara giderek daha fazla kaynak ayrılması,  geniş emekçi kitlelerin her geçen gün daha fazla yoksullaşmasına yol açıyor.
Nükleer güvenlik zirvesi
Mart ayının son haftasında Güney Kore’nin başkenti Seul’de 50’den fazla ülkenin katılımıyla Nükleer Güvenlik Zirvesi toplandı. İki gün süren zirve için Güney Kore’nin tercih edilmesinde, gelecek ay uzun menzilli roket denemesi yapacak olan Kuzey Kore ile süren nükleer gerilim etkili oldu. Zirvenin, Kuzey Kore ile süren nükleer gerilim dışında bir diğer önemli gündemi ise İran’ın nükleer programı oldu. 
Suriye’deki gelişmeler ve olası İran-İsrail savaşının da damgasını vurduğu zirvede,  ”Nükleer terörün üstesinden gelme” ve “savunmasız nükleer malzemelerin güvenliği” konusu üzerine anlaşmaya varıldı. Nükleer silahların terör örgütlerin eline geçmemesi ve nükleer malzemelerin güvenliği konusunda evrensel yasalar oluşturulması üzerine bir dizi karar, toplantı sonuç bildirgesinde yer aldı. Dahası İran’a gönderme olarak da değerlendirilen, “barışçıl nükleer çalışmaların” desteklenmesi kararı sonuç bildirgesinde yer alan temennilerden bir tanesiydi. Yani silahlanma dışında özellikle artan enerji ihtiyacına bağlı olarak -Fukuşima örneğine rağmen- nükleer santralleri destekleme kararı toplantıda yinelendi.
“Nükleer silahsızlanma”  başlığı altında bir araya gelen bu ülkeler, özellikle İran ve Kuzey Kore’deki gelişmelere bağlı olarak dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelecek nükleer saldırının insanlığa getireceği yıkıma vurgu yaptılar. Yalnız bu vurguda ABD, Fransa, Çin, Rusya, İsrail vb.  gibi ülkelerdeki mevcut nükleer silahlara değinilmedi. 
Tarihte defalarca hükümetlerin göstermelik silahsızlanma çabalarıyla karşılaştık. Bu çabaların çoğunun büyük savaşlar öncesine denk geldiğini de çok iyi biliyoruz. Derginin bu sayfasında fazlasıyla göreceğiniz gibi dünyanın son on yıldaki silahlanma artışındaki büyüme ve Ortadoğu’da hızla beklenen bölgesel savaşlar, silahsızlanma ve nükleer terörü önleme başlıklı böylesi zirvelerin anlamsızlığını bir kez daha ortaya koymuştur.
Şık ve Şener serbest; ya diğerleri?
Odatv davasında yargılanan Nedim Şener ve Ahmet Şık, 375 gün sonra serbest bırakıldı. Onların serbest kalmaları AKP hükümetinin önümüzdeki günlerde daha “demokratik” bir yönelim izleyeceği yorumlarına neden olurken, halen cezaevinde 101 gazeteci olması bu propagandanın boş bir hayal olduğunu gösteriyor. 
Kendisine muhalif olan medya organlarına ve gazetecilere karşı son derece tahammülsüz olan AKP hükümeti, eline geçen her fırsatta basın özgürlüğünü kısıtlamaktan geri durmuyor. Bir dönem moda haline gelmiş olan “basına fırça” sohbetlerinin ardından burjuva medyasını “hizaya” getiren ve bu sayede hiçbir protesto vb. olayın haber yapılmamasını sağlayan AKP, gerekli gördüğünde yayınları yasaklamaktan ya da gazetecileri hapse atmaktan geri durmuyor. 
Uzunca süre başbakanın ve AKP’li vekillerin kafalarına taktıkları mizah dergilerinin ardından, basına yönelik son saldırıların hedeflerinden ikisi Atılım Gazetesi ve Özgür Gündem dergisi oldu. 
Atılım Gazetesi’nin yayını son bir ay içinde 3 kez durdurulurken, Özgür Gündem gazetesine 1 aylık yayın yasağı getirildi. Özellikle Özgür Gündem’e verilen cezanın ardından AKP’li milletvekilleri bu durumdan “hoşnut” olmadıklarını ve yasal düzenleme çalışmaları içinde olduklarını belirttiler. Oysa, yakın tarih, sermayenin siyasi temsilcilerinden demokrasi beklemenin ne kadar büyük bir “saflık” olduğunun örnekleriyle dolu.
Çünkü sermayenin kâr amacına tabi kılınmış bir sistemin, insanların özgür entelektüel gelişimini desteklemesi mümkün değildir. Dolayısıyla, bütün diğer alanlarda olduğu gibi, basın alanında da gerçek özgürlüğü getirecek olan tek güç, onu sermayenin egemenliğinden kurtaracak sosyalist bir işçi sınıfı iktidarıdır.
KESK’in Ankara Eylemi
KESK’in birkaç gün öncesinden çağrısını yaptığı 4+4+4, eğitim yasa tasarısına karşı Ankara eylemine bir kez daha polis terörü damgasını vurdu. 
“Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ ya” çağrısıyla 28-29 Mart’ta yapılan ve valiliğin yasadışı ilan ettiği eylemlere polisin sert bir şekilde müdahale etmesi kaçınılmazdı. Polis şehir çıkışlarını tuttu, otobüsler geri döndürüldü.
Bu eylem, yıllar sonra sokağa dönen KESK bürokrasisinin, artık üyelerini seferber edemediğinin göstergesiydi. Birçok sol siyasi parti ve grubun da destek verdiği eylemlere yalnızca 4 bin civarında insan katıldı. 
Geride, bu gerici ve toplumu çok küçük yaşlardan itibaren bölecek olan eğitim yasasına karşı sonuç alıcı bir direnişin örgütlenememiş olduğu gerçeği ile sendika bürokratlarının yine “biz elimizden geleni yaptık, ama olmadı” diyebilecekleri bir eylem kaldı.
Afganistan’da 11 asker öldü; ne uğruna?
Afganistan’da bir helikopterin düşmesi sonucunda 12 Türk askeri öldü. Peki, ne uğruna? Açık ki, küresel sermayenin ve emperyalist tekellerin çıkarları için.
Türk askerinin Afganistan’da bulunmasının nedeni de, sıcak paraya ihtiyaç duyan Türkiyeli egemenlerin bu parayı ülkeye çekmek için ordusunu pazarlamasıdır.
Öte yandan, binlerce Türk askeri, “barış gücü” adı altında, sadece Afganistan’da değil, Lübnan, Somali vb. birçok ülkede, Türk Devletinin emperyalist efendilerine yaranması için görev yapıyor. 
Peki, Türkiyeli emekçilerin hiçbir şey kazanmadığı; dahası sürekli zarara uğradığı emperyalist işgallere karşı çıkmak için kaç asker cenazesinin gelmesi gerekiyor? Aklını yitirmemiş herkesin sorması gereken soru budur.
Cihan artık özgür
“Puşi davası” olarak simgeleşen davada 25 aydır tutuklu bulunan Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül artık özgür. “Terör örgütü üyeliğinden” yargılanan Cihan aleyhinde gösterilen tek delil puşiydi. 
25 ay boyunca Cihan tutuklu yargılanırken, birçok öğrenci ve akademisyen onun serbest bırakılması için eylemler ve kampanyalar düzenlemişti.
Cihan’ın serbest kalması aylarca verilen mücadelenin ve oluşturulan kamuoyu baskısının başarısıdır. Fakat Cihan’a hala “beraat” verilmemiştir. 
Öte yandan, genel olarak “sol” ve devrimci siyasi görüşlerinden dolayı 600’ü aşkın öğrenci tutuklu durumda ve keyfi tutuklamalardan dolayı, bu sayı her geçen gün artmaktadır. 
Bu yüzden, Cihan örneğini geliştirip yaygınlaştırmak ve tüm siyasi tutuklu öğrencilerin serbest bırakılmasını sağlamak gerekiyor. 
Bu, asıl olarak solcu ve devrimci öğrencileri hedefleyen soruşturmaların ve cezaların geri çekilmesi gibi talepleri de içerecek bir mücadelenin hattının örülmesi demektir.
Newroz ve “yeni strateji”
Bu yılki Newroz kutlamaları BDP ile AKP hükümeti arasında ciddi bir gerilim kaynağı oldu. 
BDP’nin açıkladığı kutlama takviminde, başta İstanbul ve Diyarbakır’da yapılacak olan Newroz kutlamaları olmak üzere birçok yerde tarih 18 Mart Pazar günü olarak ilan edilmişti. Ancak valilikler 21 Mart günü dışında kutlama yapılmasını yasakladı ve yıllardır farklı günlerde kutlanan Newroz’un “gününde” kutlanması gerektiğini bildirdiler. 
BDP’nin geri adım atmaması üzerine birçok ilde polis sıkı önlemler aldı ve 18 Mart’ta yapılan gösterilere saldırdı. 
Yine ölüm ve yaralama
İstanbul’da polisin saldırısı sonucunda yaralanan BDP Zeytinburnu ilçe yöneticisi Hacı Zengin kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. 
Batman’da kutlamalara katılan bağımsız milletvekili Ahmet Türk polis tarafından yumruklanarak hastaneye kaldırılırken, Mersin’de Ertuğrul Kürkçü polis tarafından darp edildi. 
Uzun süredir BDP’ye ve Kürt hareketine karşı muhatap almama ve baskı uygulama politikası sürdüren AKP hükümeti, bütün bu saldırılarla, ne kadar pervasızlaşabileceğinin de sınırlarını göstermiş oldu. Özellikle Ahmet Türk’ün hedef alınması, ezen ulus şovenizminin ve Kürtleri provoke etme çabasının bir ürünüdür.
“Yeni strateji”
Newroz’da yaşanan saldırıların ardından, basına “Yeni Kürt Stratejisi” yansıdı. Aslında, aylardan beri süregelen hükümet politikasının yeniden ifadesi olan bu “strateji”, başbakanın da ifade ettiği gibi, operasyonların süreceğini, muhatap olarak ise BDP’nin alınabileceğini ifade ediyor. 
Bu, aynı zamanda, Öcalan’a uygulanan tecrit ve PKK ile görüşmelerin askıya alınması sürecinin devam ettiğinin de bir ifadesi. Hükümet belki de artık ilk kez BDP’yi muhatap alacak ama onun ortaya sürdüğü şartın (“Öcalan ve Kandil’den bağımsızlaş”) yerine getirilmesi pek mümkün görünmüyor. 
Bölgesel hesaplar
Hükümetin sürdürdüğü ve en son ifadesini Newroz’un terörize edilmesinde bulan baskı politikası hiç şüphesiz Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değil. 
Suriye’ye ilişkin yol haritasına göre içeride bir “Kürt stratejisi” uygulayan hükümet, bir yandan PKK’nin Suriye ayağının izlediği politikayı göz önünde bulundururken, aynı zamanda Irak’taki gelişmeleri izlemeye ve Barzani önderliği eliyle PKK’yi daha da sıkıştırmaya çalışıyor.