Pentagon’un Yeni Güvenlik Stratejisi ve ABD-Çin İlişkileri

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Barack Obama, Şubat ayında Pentagon’da yaptığı resmi bir konuşmada ülkesinin yeni bir ulusal savunma stratejisini benimsediğini açıkladı. Washington yönetiminin, bu yeni savunma stratejisi ile esas olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin (Çin) artan gücünü kontrol altına almayı hedeflediği anlaşılıyor. Fakat aynı stratejik yönelim, iki devlet arasında askeri bir çatışma olasılığını da gündeme getiriyor.  Şimdiye kadar resmi olarak açıklanmamış olsa da, özellikle Pentagon’daki üst düzey yetkililerin, uzunca bir süredir Çin’in yükselişinden rahatsız oldukları ve bu konuda Obama’ya daha saldırgan bir dış siyaset yürütmesi konusunda baskı yaptıkları biliniyor.  
Başkan Obama ve kurmayları, Amerikan kamuoyundan gelen savaş karşıtı tepkileri hafifletmek için bir yandan ABD askerlerinin Irak’ın ardından Afganistan’dan da “çekileceği” yönünde açıklamalar yaparlarken, diğer yandan, dünyanın  birçok yerinde askeri varlığını güçlendirme gayreti içinde. Öte yandan, kısa bir süre önce, Amerikan Kongresi tarafından ordunun harcamalarının sıkı denetim altına alınması yönünde önemli kararlar alındı. Pentagon’dan yapılan resmi açıklamalara göre, önümüzdeki on yıl boyunca askeri harcamalarda 487 milyar dolarlık bir “kesintiye” gidilecek. Amerikan hükümetinin askeri harcamalarda kesintiye gitmesinin başlıca nedeni, 2008’de başlayan ve tüm dünyayı etkisi altına alan son ekonomik krizdir. 
Anımsanacağı üzere, Bush yönetiminin son döneminde hem Pentagon bütçesi hem de Amerikan silah sanayisi en parlak dönemlerinden birini yaşamıştı. Bu yüzden Bush yönetimi, Irak-Afganistan işgallerini destekleyen ve saldırgan bir dış politika sürdürülmesinden yana olan silah tekellerinin ve savaş yanlısı mali oligarşinin gözbebeğiydi.  
Ancak ABD’nin Irak’ta ve Afganistan’da umduğu sonucu elde edememesi ve ekonomik kriz  Bush yönetiminin 11 Eylül saldırısı ile birlikte devreye sokmuş olduğu “terörizme karşı önleyici savaş doktrini”nin revize edilmesini zorunlu hale getirdi. Bu dönemde ABD’nin dış politikada “yumuşama” eğilimi sergilemesi, sözde “savaş karşıtı” söylemler kullanan Demokrat aday Obama’nın seçimlerden zaferle çıkmasıyla sonuçlandı. Başka bir deyişle, Obama’nın yükselişi bir açıdan Bush dönemindeki politik ve askeri başarısızlıkların kaçınılmaz bir sonucuydu.
Gerilimin merkezi: Ortadoğu
Irak ve Afganistan’da zor günler geçiren Amerikan hükümeti, ilk bakışta stratejik önceliği merkezinde Çin’in yer aldığı Asya-Pasifik bölgesine veriyor gibi gözükse de, hem küresel sistemin hem de ABD ve AB burjuvazisinin çıkarları gereği, onun petrol zengini Ortadoğu’yu “boşlayacağı” düşülemez..
Öte yandan, Ortadoğu, Batılı emperyalistler kadar Çin ve Rusya Federasyonu için de son derece önemli. Bu yüzden bölgede onlar ile Washington yönetimi arasında şiddetli bir rekabet yaşanıyor; BM’deki son Suriye oylamasında da görüldüğü gibi, bu ülkeler arasındaki ipler zaman zaman “kopma noktasına” da gelebiliyor. Dünyadaki mevcut gelişmelere ilişkin farklı stratejik yönelimlere sahip olan bu emperyalist ülkeler, başta Basra Körfezi, Ortadoğu ve Orta Asya bölgeleri olmak üzere, her an Asya-Pasifik bölgesinde de şiddetli bir kapışmaya tutuşma potansiyeline sahiptirler. 
Bu çelişkilerin bugüne kadar açık bir çatışmaya dönüşmemesinin nedenlerinden biri, söz konusu güçlerin şimdilik “ortak çıkarlara” sahip olmasıdır. Ancak kabaca 1970-80’lerde başlayan küresel ekonomik entegrasyon sürecine rağmen, bu devletlerin her birinin kendi ulusal-bölgesel çıkarlarını diğerlerine dayatmaya çalışması halinde, bu geçici “barış hali” pek de uzun sürmeyecektir.
Geçici barış
Dünya pazarına hükmetmeye çalışan kapitalist devletler arasındaki sözde “barışçıl hava”, küresel ekonominin karşı karşıya kaldığı yapısal sorunlar (yüksek işsizlik, enflasyon, kâr oranlarındaki düşüş eğilimi vb.) nedeniyle her an sert bir fırtınaya dönüşme eğiliminde. Bu gerçeğin bilincinde olan Washington yönetimi, ulusal ordusunu bir alt üst oluş dönemine hazırlamakta; onu asker sayısı açısından daha “küçük” ama teknolojik olarak daha da yok edici bir güç haline getirmek istemektedir. 
Bu planlara ek olarak, Amerikan hükümetlerinin pis işlerini yapması için Özel Kuvvetler, CIA’in gizli “ölüm mangaları” ve özel askeri şirketler daha da güçlendiriliyor. Zira bu askeri birimler, ABD’nin dış politikası için vazgeçilmez bir öneme sahip. Amerikan politikalarına karşı çıkan herhangi bir siyasetçinin ya da kurumun ortadan kaldırılması için Washington yönetimi bu türden karanlık örgütlenmelere gelecekte daha da fazla ihtiyaç duyabilir. 
Başka bir deyişle, Pentagon’un yeni stratejisinin özü, ABD emperyalizminin kimi ülkelerde rejimleri değiştirmek ya da onları işgal edebilmek için kullanacağı etkin bir askeri gücün oluşturulmasıdır. Ordu bütçesinde yapılan kesintiler, teknolojik ve teknik alt yapının yenilenmesi, özel güçlere öncelik verilmesi vb. birçok uzun vadeli plan, Pentagon’un genel çerçevesini çizdiği ve Obama’nın kamuoyuna açıkladığı bu yeni stratejinin en temel halkalarıdır. Ayrıca bu plan, ABD emperyalizminin salt kendi ulusal güvenliği ve çıkarları için değil, bu çıkarlarla bütünleşmiş olan ulus ötesi şirketleri ve mali oligarşiyi bekleyen tehlikeleri önlemek için geliştirilmiş olan küresel bir stratejinin de parçasıdır. 
Yeni strateji, Amerikan burjuvazisinin “diplomatik çözüm”den yana olan kesimleriyle, Irak ve Afganistan savaşlarının “dehşetine kapılmış” kimi sol-sağ liberal kesimler tarafından da tepkiyle karşılanmakta. 
Pentagon’un planlarına itiraz eden kesimlere göre, bu türden planlamaların hiçbir anlamı yok; zira ABD’nin Suriye’ye, İran’a ya da Kuzey Kore’ye saldırması durumunda yaşanacak olanlar Irak ve Afganistan’dan daha da beter sonuçlar doğurabilir.
İlk bakışta insana “çılgınca” gelse de, bir küresel savaş olasılığı, başta Washington olmak üzere, artık bütün emperyalist merkezlerde yoğun bir biçimde tartışılıyor. Zira uluslararası kapitalist sistemin içine düşmüş olduğu darboğaz, özel mülkiyet, ücretli emek sömürüsü ve ulus-devlet üzerine kurulu bu akıl dışı düzenin sürdürülebilmesi için savaş seçeneği bir süre sonra dünya burjuvazisinin “krizden çıkış programı” haline gelebilir. 
Uzun vadede dünya savaşına hazırlık anlamına gelen bu kapsamlı strateji, kısa vadede, Çin’e karşı Asya-Pasifik merkezli yeni bir stratejik yönelim olarak değerlendirilmelidir. Kuşkusuz ABD emperyalizmi, bu yeni stratejiyi mevcut dengeler değiştikçe revize edecektir ki bu, uluslararası planda yeni ittifaklar ve karşıtlıklar üzerine kurulu yeni “dengelerin” oluşması anlamına gelmektedir.   
Çin’in artan askeri gücü 
2010 yılında Çin’in resmi savunma bütçesi 78 milyar dolardı.[1] Çin’in askeri harcamaları 2001 ile 2010 yılları arasında reel olarak yüzde 189 arttı; yıllık ortalama artış hızı ise yüzde 12,5 oldu. Çin’in 2010 yılındaki askeri harcamalarında gözlenen yüzde 3,8’lik artış ise küresel krizden ve ekonomik büyümede yaşanan yavaşlamadan kaynaklanıyordu. Çin’in askeri harcamalarının GSYİH içindeki payı, 2001-10 döneminde sürekli olarak yüzde 2,0-2,2 oranlarında kaldı. Ancak ülkenin GSYİH’sindesergilenen büyüme dikkate alındığında, ilk bakışta küçük gibi görünen bu oranların büyük meblağlara denk düştüğü görülür. ABD’nin ardından dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumundaki Çin, “küresel bir güç” olma özelliğini askeri alanda da belirgin bir hale getirmektedir. 
Yakın zaman kadar, Çin’in askeri modernizasyonu Rusya ile yapılan ithalata bağımlıydı fakat bu durum zamanla büyük ölçüde azaldı. Bugün Çin askeri alanda kullanılabilecek sivil teknolojiler alanında büyük ilerlemeler kaydetmesine karşın, askeri havacılık alanında, Rusya’dan ithal edilen sistemlere bağımlı olma durumundan kurtulamadı. Ancak Çin, özellikle uzay teknolojisi, füze sistemleri ve siber savaş konularında kendini geliştirmeye devam ediyor. Çin, “asimetrik savaş” adını verdiği stratejisi gereği, Tayvan Boğazı’nda ABD donanması ile yaşanabilecek potansiyel bir çatışmaya karşı füze savunma sistemini sürekli yeniliyor. Aynı zamanda, hem su üstünde hem de su altında savaşma kapasitesini arttırmaya çalışan Çin, deniz filosunun envanterine her yıl yeni savaş gemileri ve denizaltılar ekliyor. Çin’in bütün bu girişimleri, onun petrol zengini Güney Çin Denizi’ndeki ve stratejik önemi tartışılmaz olan Hint Okyanusu’ndaki gücünü pekiştirme isteğinin bir sonucudur. 
Pekin yönetimi, kısa bir süre önce, ülkenin savunma bütçesini yüzde 11,2 arttırarak, 106 milyar dolar olarak açıkladı.[2] Böylece ülke tarihinde ilk kez, savunma bütçesi 100 milyar dolar sınırını aşmış oldu. Bununla birlikte, Ulusal Halk Kongresi sözcüsü LiZhaoxing, Çin’in birçok ülkenin yıllık ulusal gelirinden daha fazla olan savunma bütçesinin, “barışçıl bir savunma politikası” olduğunu iddia etmeyi sürdürüyor. Kişi başına askeri harcamalar göz önünde bulundurulduğunda, ulaşılan rakamın diğer ülkelere göre “düşük” olduğunu söyleyen Zaoxing, Çin’in savunma bütçesinin, GSYİH’nin yüzde 1,2’sini oluşturduğunu; bu oranın ABD ve İngiltere’de yüzde 2’den fazla olduğunu belirtti.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’ne (SIPRI) göre ise Çin’in savunma bütçesindeki artış, resmi rakamlardan çok daha fazla. Reuters ajansı da bazı askeri uzmanların, Çin’in savunma bütçesindeki gerçek artışın yüzde 50 civarında olduğuna dair görüşlerine yer vermişti.[3] Yine, kimi araştırmalara göre, Çin’in askeri harcamalarının, 2015 yılında, komşusu 12 Asya-Pasifik ülkesinin yaptığı harcamanın toplamından daha fazla olacak.
Çin’in artan gücüyle tek başına baş edemeyeceğinin bilincinde olan Washington, Asya-Pasifik hattında Çin’in yükselişinden kendisi gibi rahatsız olan kimi ülkelerle yeni ittifaklar kurma peşinde. Bu çerçevede, Endonezya ve Filipinlerin yanı sıra Hindistan, Vietnam, Malezya ve Burma gibi ülkeler, ABD’nin Çin karşısında inşa etmeye çalıştığı “Asya-Pasifik ittifakının” gelecekteki unsurları olabilir. Zira Hindistan, Endonezya ve Vietnam dahil olmak üzere birçok bölge ülkesi, Çin'in artan savunma harcamalarına ve büyüyen ekonomisine yanıt olarak kendi askeri yeteneklerini arttırmaya çalışıyor. Washington’un yakın müttefiki olan Filipinler, açıkça, bölgede daha da güçlü bir ABD varlığı talep ediyor.
ABD, Çin’in “gücünü sınamak” için Güney Çin Denizi’nde zaman zaman kışkırtıcı tatbikatlar da yapıyor. Washington yönetimi, bu işin merkez üssü olarak genellikle Tayvan Adası’nı kullanmaktadır. Çin’in hala resmi olarak tanımadığı Tayvan, ABD-Çin ilişkilerindeki temel ayrım noktalarından sadece bir tanesi. Anımsanacağı üzere, ABD, kısa süre önce, Asya-Pasifik bölgesindeki tarihsel-stratejik müttefiki konumundaki Avustralya’nın kuzeyine 2500 kişilik bir deniz gücü yerleştirmeyi planladığını açıklamış; Pekin yönetimi ise, bu açıklamaya Güney Çin Denizi’nde büyük bir Deniz tatbikatı yaparak karşılık vermişti.  
Gerileyen ABD
Küreselleşme süreci ile birlikte her ne kadar ulus ötesi sermayenin denetimi altına girmiş olsalar da, kapitalizmin üzerine kurulmuş olduğu ulus devlet yapısı, burjuva politikacılarının belirli ölçülerde de olsa kendi iç kamuoylarını ikna etmelerini zorunlu kılmaktadır. Bu yüzden, Obama 2008’de yürüttüğü seçim kampanyasında, Amerikan toplumu içindeki savaş karşıtı duygulara hitap etmiş, seçimi bu sayede kazanabilmişti. Aynı dönemde, başta Pentagon olmak üzere, birçok kurum Irak ve Afganistan’daki başarısızlıkların yarattığı olumsuz imajı silmek için Obama’nın Beyaz Saray’a çıkışını desteklemişti. 
Şimdilerle ise Obama, bir yandan içeride ekonomik sorunlarla boğuşmaya, dışarıda ise Ortadoğu ve Orta Asya’da durumunu sağlamlaştırmaya çalışırken, öte yandan, Asya-Pasifik bölgesinde askeri güç konuşlandırmanın hesaplarını yapıyor. 
ABD’nin tüm bu cephelerdeki genel durumu analiz edildiğinde ortaya çıkan sonuç, onun sadece Basra Körfezi ve Orta Asya’da değil, Afrika ve Latin Amerika da dahil olmak üzere, dünya genelinde zayıflayan hegemonyasını yeniden kurma çabası içinde olduğudur.
ABD’nin küresel egemenlik iddiasını sürdürebilmesi ve mali oligarşinin kârlarını garanti altına alabilmesi için hem Asya-Pasifik hattındaki stratejik koridoru hem de Çin’in artan ekonomik gücünü denetim altına alması gerekmektedir. 
Dünyanın en borçlu ülkesi olan ABD’nin, bütün bunları yapabilmesi için sahip olduğu tek önemli ve etkili güç ordusudur. Onun bu gücü kullanarak ardı ardına giriştiği “riskli hamleler” mevcut kriz ortamında, her an dünya ölçeğinde bir alt üst oluşa yol açabilir. 
Barışı yalnızca işçi sınıfı sağlar
ABD’nin emperyalist rakipleriyle bir askeri çatışmaya girmesi, bir bütün olarak insanlık açısından dönüşü olmayan yıkımlara yol açacaktır. Bütün bu emperyalist ülkelerin birer biyolojik ve nükleer silah deposu olduğu düşünüldüğünde, küresel bir savaşın patlaması halinde sadece savaşan devletlerin sınırları içinde yaşayan insanlar değil; bir bütün olarak gezegenimiz ölümcül bir tehlikeyle karşı karşıya kalacaktır. 
Hiçbir koşul altında geriye dönüşü olmayan bu “çılgınlığı” daha başlamadan durdurmak gerekiyor. Bunu başarabilecek tek güç,  emperyalist savaşa karşı sosyalist bir program ve uluslararası strateji ile kuşanmış bir işçi sınıfıdır.
Bugün, dünyanın her yerinde, ülke sınırları dışında hızla yeni savaşlara hazırlanan, ülke sınırları içinde ise ekonomik krizle bağlantılı olarak yükselişe geçen toplumsal hareketleri bastırmak için hızla otoriterleşen yönetimlerle karşı karşıyayız. 
Önümüzdeki dönemde, ABD’de milliyetçiliğin devlet eliyle körüklenmesine bağlı olarak “yurt savunması” odaklı militarist politikaların yükselişine tanık olabiliriz. Bununla birlikte, ekonomik krizin Amerikan toplumunda yarattığı sosyal huzursuzluk, Pentagon’un yeni stratejisinin geniş kitleler tarafından kolayca kabullenilmesini zorlaştırmaktadır. Amerikan işçi sınıfının hızla yoksullaştığı, ücretlerin kesildiği, işsizliğin arttığı, yaşam standartlarının hızla gerilediği ve devlet-polis baskısının yoğunlaştığı bir ortamda, Beyaz Saray’ın dünyanın değişik bölgelerinde yeni askeri maceralara kalkışması, bizzat ABD içinde büyük öfke patlamalarına neden olacaktır.   
Pentagon’un yeni stratejisinin, Obama’nın yılbaşında imzaladığı Milli Savunma Yetki Belgesi’nden (NDAA) sonra açıklanması bir rastlantı değildir. Bu belgede yer alan bir hükme göre, ABD Başkanı, ülke vatandaşı olsun ya da olmasın, Amerikan çıkarlarına zarar verdiği düşünülen herkese suikast yapma emri verebilecek! Bu, ABD emperyalizminin hem içeriye hem de dışarıya karşı verdiği tehditkâr bir mesajdır.
Nihayet, ABD’nin yeni stratejisinin, 2012 seçim kampanyasına da denk getirilmesi, Obama’nın, seçim yarışı kızıştıkça, ulus ötesi şirketlerden ve mali oligarşiden aldığı desteği kaybetmemek için daha da sert bir dış siyasete yönelmesi olasılığını göz ardı etmemeyi gerektiriyor. Obama yönetimi, ekonomik kriz ve Wall Street eylemleriyle doruk noktasına ulaşan toplumsal hoşnutsuzluk ortamında, milliyetçiliğin yükseltilmesi yoluyla halkın dikkatini dış sorunlara yönlendirmeye çalışabilir. Obama, Bush yönetiminin militarist politikalarından tiksinen milyonlarca Amerikan vatandaşının desteğiyle iktidara gelmiş olsa da, şimdi onun yönetiminde sürdürülen militarist siyaset, tüm insanlığı yeni bir dünya savaşı tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. 
Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için, militarizmin ve savaşların kaynağını oluşturan kapitalist kâr sistemine karşı işçi sınıfının uluslararası seferberliğini sağlamak gerekiyor. Bu hedefe ulaşılmadıkça sınıfsız, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya kurmak mümkün değildir.

Dipnotlar

[1] Stockholm International Peace Research Instıtute (SIPRI) Yearbook 2011: http://www.sipri.org/yearbook/2011/
[2] China military spending to top $100 billion in 2012, alarming neighbors, Washington Post, March 4 2011: http://www.washingtonpost.com/world/china-military-spending-to-top-100-billion-this-year/2012/03/04/gIQAJRnypR_story.html
[3] China boosts defense budget 11 percentafter U.S. "pivot", REUTERS, March 4, 2012:  http://www.reuters.com/article/2012/03/04/us-china-defence-idUSTRE82302O20120304