Tekellerin Kasası Silah Ticaretiyle Doluyor

Bugün yaşanmakta olan küresel ekonomik kriz, krize yol açan kapitalist mekanizmayla hiçbir çıkar ilişkisi olmayan kitleleri yoksullaştırmakta; onları çalışma, barınma, eğitim, sağlık gibi en temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamaz hale getirmekte ve geniş halk kitlelerinin geleceğini çalmaktadır. Hal böyle iken, egemenler yaşanmakta olan toplumsal yıkıma silahlanarak ve savaş hazırlıkları yaparak cevap vermekteler. Yani, egemenlerin gündemi, toplumsal ihtiyaçları karşılamak değil düşmanlar bularak, eğer yoksa yaratarak, insan soyunun toptan imhası anlamına gelebilecek bir savaşa yatırım yapmaktır.
Burjuva devletlerin silahlanma yarışı, küresel ekonomik krizin etkilerine rağmen sürerken hem emperyalist merkezlerdeki hem de merkezin çevresinde kalan ülkelerdeki silahlanma oranları dikkat çekici boyutlara ulaşıyor. En son, merkezi İsveç’te bulunan Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (Stockholm  InternationalPeaceResearchIstitute-SIPRI) Mart ayı içerisinde yayımladığı ve 2011 verilerini içeren rapor bu noktada incelenmeye değer. Sekiz sayfalık rapor yalnızca konvansiyonel olarak tabir edilen ve menşei bilinen silahların dolaşımını incelediğinden buzdağının görünen yüzünü ifade ediyor.  
Silahlanma 
Raporun önemli verilerinden biri, 2007-2011 yılları arasında dünyadaki silahlanma oranının 2002-2006 dönemine göre %24 artmış olması. 2007-2011 döneminin en büyük silah tedarikçileri, sırasıyla, ABD, Rusya, Almanya, Fransa ve İngiltere. Bu devletlerin silah satışlarını dünya pazarında sahip oldukları yüzde ile ifade edecek olursak, tablo şu şekilde oluşur; ABD %30, Rusya %24, Almanya %9, Fransa %8 ve İngiltere %4. Yani, bu beş emperyalist güç, dünyadaki toplam silah satışının %75’ini gerçekleştirmektedir. Ayrıca, “tedarikçiler” arasında üzerinde durulması gereken bir diğer ülke de Çin. En fazla silah satan ilk beş ülke arasına girememiş olsa da, Çin, silah tedarikçileri sırasında İngiltere’nin hemen altında, altıncı sırada yer alıyor. Çin’in bölgesel ve uluslararası hegemonya mücadelesinde, diğer emperyalist güçlerle giriştiği yarış, söz konusu silahlanma olduğunda da kendisini hissettiriyor. Geçmişte en büyük silah ithalatçılarından biri iken bu durum ihracat lehine değişmekte. Çin’in 2002-2006 ile 2007-2011 dönemleri arasındaki silah satışında %95’lik bir artış gerçekleşmiştir. Örneğin, %42’lik oranla Pakistan’ın en büyük silah tedarikçisi bu devlet olmuştur.
Raporda yer alan diğer bir anlamlı gösterge Asya’ya dair. 2007-2011 yılları arasında silah alımında başı çeken ilk beş ülke Asya kıtasında yer alıyor. Bu ülkeler, Hindistan (%10), Güney Kore (%6), Pakistan (%5), Çin (%5), Singapur (%4) şeklinde sıralanıyor. Görüldüğü üzere, dünya çapında mevcut silah alımının %30’unu bu ülkeler yapmakta. Rapora göre, Hindistan’ın silah alımının %80’ini, Çin’in ise %78’ini Rusya’dan yaptığını belirtelim.
Raporda, Asya-Pasifik %44, Avrupa %19, Orta Doğu %17, Amerika %11 ve Afrika %9 şeklinde yer alan ve bölgelere göre 2007-2011 arasındaki dönemi işaret eden tablo, çelişkilerin yoğunlaştığı alanlardaki silah alım oranlarına dikkat çekiyor. 
“Arap Baharı”nın yaşandığı coğrafyaya da değinen rapor Bahreyn, Mısır, Tunus, Suriye ve Libya gibi devletlerin kitle hareketlerini bastırmada emperyalist ülkelerden ithal ettikleri silahlara başvurduklarını gösteriyor. Örneğin, Mısır’ın, ABD’den 2011 yılı içinde 45 adet M-1A1 tank aldığı ve 125 adet daha sipariş ettiği ifade ediliyor. Tunus da, ABD’nin Kuzey Afrika’da en fazla silah sattığı ülkelerden. Esad diktatörlüğünün sallantıda olduğu, rejim yanlıları ve muhalifler arasında çıkan çatışmalarda her gün onlarca insanın öldüğü, emperyalist hesapların odağındaki Suriye, rapora göre, 2002-2006 dönemi ile 2007-2011 dönemi arasında silahlanma oranını tam %580 arttırdı. Suriye’nin silah tedarikçilerinin %78’lik oranla Rusya, %17 ile Beyaz Rusya, %5 ile İran olduğunu belirtelim. Rusya’nın, Suriye’ye müdahale edilmesi noktasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi içerisindeki muhalif tutumunun Esad’a duyduğu aşktan kaynaklanmadığı bu rakamlar eliyle bir kez daha anlaşılmış oldu. Yine, “Arap Baharı”nın etkilediği Yemen’e, 2011 yılı içerisinde, ayaklanan kitlelere karşı hükümeti desteklemek üzere asker gönderen Suudi Arabistan, 2007-2011 döneminde en çok silah alımı yapan on birinci devlet olmuştur. Rapora göre, Suudi Arabistan silah ithalatını %41 oranında İngiltere’den yaptı. Ayrıca bu devletin, ABD ile tarihin en büyük silah ve teçhizat tedariki anlaşmalarından birini imzaladığı biliniyor. Savaş uçakları ve helikopterlerin alımını da içeren tedarik anlaşmasının tutarının 60 milyar doları bulduğu ifade ediliyor. 
Raporun sunduğu birkaç anlamlı veriyi daha paylaşalım. Kafkasya’daki çatışma alanlarından biri olan Dağlık Karabağ sorunu üzerinden karşı karşıya gelen Azerbaycan ve Ermenistan SIPRI raporunda şu şekilde yer alıyor: Azerbaycan, 2002-2006 ile 2007-2011 dönemleri arasında silahlanma oranını %164 arttırmıştır ve silah alımı sıralamasında otuz sekizinci devlettir. Ermenistan devleti ise silah alımı sıralamasında verili dönemler arasında yetmiş birinci sıradan seksen dördüncü sıraya gerilemiştir fakat silahlanma konusunda Azerbaycan ile rekabet niyeti hükümet tarafından dile getirilmiştir. Bu noktada, devreye Rusya girmektedir, çünkü Azerbaycan’ın satın aldığı silahların %55’i, Ermenistan’ın satın aldıklarının ise %96’sı Rusya tarafından tedarik edilmektedir. Dağlık Karabağ sorununun çözümsüzlüğe mahkum edilmesinin bir nedeni de, burjuvazinin işte bu silahların satışından elde ettiği kârlardır. Daha çok çatışma, daha çok yıkım, daha çok ölüm, daha çok nefret ve düşmanlık… Bütün bunlar silah üreticileri-tüccarları-patronları için daha fazla kâr demek!
SIPRI raporunda değerlendirmeye değer başka veriler de var elbette. Fakat bu kadarının şimdilik yeterli olduğunu düşünüyoruz. 
Yunanistan’da silaha para vardı
Ekonomik krizle birlikte iflasın eşiğine gelen, AB-IMF fonları yardımıyla “ayakta tutulan”, hiçbir sorumlulukları olmadığı halde krizin faturasını emekçi kitlelerin ödediği Yunanistan’a kısaca da olsa özel bir yer ayırmakta fayda var. 
Yunanistan’da krizin sonuçlarına ve AB emperyalistleri tarafından dayatılan kemer sıkma politikalarına direnmeye çalışan kitleler, Yunan devletinin silahlanma harcamalarına isyan ediyor. 2002-2006 dönemi ile 2007-2011 dönemi arasında %18’lik bir gerileme yaşamış olsa da, Yunanistan son dönemin en büyük onuncu silah ithalatçısı oldu. (2002-2006 döneminde dördüncü sıradaydı) 2011 yılı içinde hiçbir silah tedariki anlaşması imzalamadığı bilinen ve savunma giderlerinde 400 milyon Euro kesintiye gitmeyi taahhüt eden Yunanistan, 2008’den bu yana, yani kriz döneminde dahi muazzam askeri harcamalara girişmiş ve bu tutum varolan krizin derinleşmesinde etkili olmuştu. Yunan devleti, ABD, Almanya ve Fransa’dan yalnızca geçen yıl satın aldığı savaş gemileri, uçaklar ve helikopterler için milyarlarca Euro ödeme yapmıştı. Bugün, 11 milyon nüfuslu ülkede, insanların %48’inin yoksulluk sınırında ya da altında yaşadığı ifade ediliyor ve kamu borçlarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya oranı Ocak ayı verilerine göre %160 civarında.
Yunanistan’ın silah tedarikçisi olan ülkelerden Almanya ve Fransa, Yunan ekonomisi artık kurtarılamayacak duruma gelene kadar beklediler ve daha sonra AB aracılığıyla hesap sordular : “Yunan hükümetleri bugüne kadar bizleri kandırdı, işlerin yolunda gittiğini sanıyorduk!” Oysa gerçekte kandırılanlar Yunanistanlı emekçilerdi ve bugün de hem kendi burjuva hükümetleri, hem de emperyalist merkezler tarafından kandırılmak isteniyorlar.
Diktatörlere silah mı lazım?
Mart ayı içerisinde basına yansıyan bir  olay, kapitalist militarizmin kâr dürtüsü dışında herhangi bir kural tanımadığını ispatladı. Avrupa demokrasisinin “göz bebeği” İsveç’in, Suudi Arabistan’a füze fabrikası kurulması için, 2005’te, Sosyal-Demokrat hükümet döneminde, 2015’e kadar geçerli olacak bir anlaşma imzaladığı ve bunu gizli tuttuğu ortaya çıktı. İsveç, kağıt üzerinde, silah satışının sıkı denetim altında olduğu, demokratik olmayan rejimlere ve savaşan ülkelere silah satmayan bir ülke. Bugünkü hükümetin sözcüleri, Suudi Arabistan’la askeri anlaşmalar yapıldığının ortaya çıkmasından sonra ülke içinden yükselen tepkiye karşılık, yalnızca, geçmişte yapılmış bir anlaşmanın yükümlülüklerine bağlı kaldıklarını ifade etmekle yetindiler.
İsveç gibi burjuva demokrasisinin gelişmişliği ve devlet aygıtının “şeffaflığı” ile övünülen bir ülkede, yukarıda bahsettiğimiz füze fabrikası anlaşmasının, Silah Satışlarını Denetleme Kurumu’nun bilgisi dahilinde gerçekleştiği belgeleriyle birlikte ortaya çıkmıştır. Anlaşmadan önce, ön inceleme bilgilerinin değerlendirildiği toplantıya Suudi ve İsveçli yetkililerle birlikte, silah satan kurumlar ve alıcılarla kesinlikle görüşmemesi gereken Denetleme Kurumu Genel Müdürü de katılmıştır (Kurumun Genel Müdürü, gelen tepkiler üzerine önce toplantıya katıldığını reddetmiş arkasından görüşmenin belgeleri ortaya çıkınca İsveç Savunma Bakanlığı talimatıyla orada bulunduğunu itiraf etmiştir). 
İsveç’in böylesi bir ikiyüzlülük sergilemesinin nedeni açık. Suudi Arabistan silah ihracatında sürekli yükselen bir ivme sergiliyor. İsveç’in silah satışı yoluyla Suudi Arabistan’dan kazandığı tutar yıllık yaklaşık 3 milyar İsveç Kronu’nu buluyor. İsveç’in tedarikçi olarak silah sattığı ülkelerin başında Tayland, Suudi Arabistan, Hindistan, Pakistan ve İngiltere geliyor. Ayrıca, bu ülkenin en çok silah satışı gerçekleştiren ülkeler sıralamasında dünyada yedinci sırada, ülke nüfusuna oranla en büyük silah satıcıları listesinde ise birinci sırada olduğunu belirtelim. Ne de olsa, söz konusu kâr ise demokrasi teferruattır!
Türkiye’nin askeri harcamaları
SIPRI’nın rakamlarına göre Türkiye silah satın alan ülkeler sıralamasında 2008’de on üçüncü, 2009’da ise onuncu sıradaydı. Türkiye, 2008’de 578 milyon dolar harcadığı silah ithalatına, 2009’da 675 milyon dolar harcadı. 2009 yılında, Almanya’dan 185 milyon dolar, İsrail’den ise 320 milyon dolar tutarında silah alımı yaptı. Aynı yıl, Türkiye’nin silah ihracatı ise 36 milyon doları buldu. Gürcistan’a 14, Pakistan’a ise 12 milyon dolarlık silah satışı gerçekleştirildi.
SIPRI’nın 2010 verilerine göre Türkiye, askeri harcamalar sıralamasında dünyada on altıncı sırada, 15 milyar 634 milyon dolarlık harcama tutarıyla yer alıyor.
İstanbul Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Birimi tarafından hazırlanan, Prof. Dr. Nurhan Yentürk imzalı Askeri ve İç Güvenlik Harcamaları İzleme Kılavuzu’nda yer alan veriler ışığında, Türkiye’nin askeri harcamalara ayırdığı tutarın 2010 yılı için 27 milyar TL olduğu anlaşılıyor. Bu rakamın Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYH) oranı %2,48. İç güvenlik harcamalarının GSYH’ye oranı ise %1,24. Yine bir diğer çarpıcı veri üniversitelerin harcamalarıyla ilgili. Tüm dünyada üniversitelerin hızla sermayenin teknoloji üretim merkezlerine dönüştürüldüğü biliniyor. Buna elbette askere araştırmalar da dahil. Türkiye'deki üniversitelere 2009 yılında “Savunma Hizmetleri” ve “Kamu Düzeni ve Güvenlik Hizmetleri” adı altında devletçe sağlanan ödenek toplamı 155 milyon TL civarında. Türkiye'nin askeri harcamaları, sosyal hizmet ve sosyal yardım harcamalarının da üzerinde seyrediyor. Kılavuz’da eğitim ve diğer sosyal harcamalar ile askeri harcamaların kıyaslandığı “Çeşitli Bütçe Harcamalarının GSMH’ye Oranları” adlı tablo da mevcut. 
Buna göre, 1988-1991 döneminde askeri harcamalar, eğitim harcamalarına oranla daha yüksek. 92-93 yılları hariç, 1994 yılından 2002’ye kadar askeri harcamalar yine ağır basıyor. 2003’ten itibaren ise askeri harcamalarda 2011’e kadar oransal bir düşüş gözlemleniyor. Bu tablodaki değişim eğiliminin, Türkiye’de yaşanan siyasi mücadelenin bir yansıması olduğu da düşünülebilir. AKP iktidarı ve asker sivil bürokrasi arasında yaşanan mücadelenin, büyük oranda AKP lehine sonuçlandığı ve özellikle TSK’nin sahip olduğu ayrıcalıkların bir miktar törpülendiği biliniyor. AKP’nin, küresel sermaye ile geliştirdiği organik bağlar ve emperyalizmin bölgedeki çıkarlarının taşeronu olma rolü, siyasi ve toplumsal hayatı mümkün olduğunca tek elden şekillendirme hedefi, TSK’nin müdahaleci tavrının değiştirilmesini öngörüyordu. TSK, bugün için siyasete ve topluma müdahale olanaklarından mahrum durumda. Fakat bu, NATO üyesi olan Türkiye’nin, hem bölgedeki güç dengeleri açısından, hem de içeride Kürt Sorunu söz konusu olduğunda geliştirdiği refleksler bakımından, askeri harcamalarının devlet bütçesinde en önemli kalemlerden biri olmayı sürdürdüğü gerçeğini değiştirmiyor.
Hem kârlar hem sefalet artıyor
SIPRI’nın, 2010 yılı verilerine göre dünyanın en büyük 100 silah şirketinin, silah ve askeri teçhizat satışından elde ettikleri tutar 411 milyar 100 milyon dolar. Bir önceki yıla göre, bu silah şirketlerinin elde ettikleri ciroda %1’lik bir artış meydana geldi. Yani, burjuva devletler, yaşanan küresel ekonomik krize rağmen, ekonomik durumları ne olursa olsun silahlanmaya devam etti. Genel eğilim olarak, hazırlanan devlet bütçelerinde en önemli maddeleri savunma ve silahlanma giderleri oluşturdu. Geleceğimiz pahasına, insanlığın ürettiği zenginlik silahlanmaya harcanıyor! 
Kandan beslenen şirketler sıralamasında,  35 milyar 700 milyon dolarlık cirosuyla Lockhead Martin (ABD) şirketi başı çekiyor. Hemen arkasından 32 milyar 900 milyon dolarla BAE Systems (İngiltere) ve 31 milyar 400 milyon dolarla Boeing (ABD) şirketleri geliyor. Bu, çokuluslu dev sermaye grupları gibi onlarcası, dünyanın farklı ülkelerinde faaliyetlerine devam ediyor, uzun yılları kapsayan silah anlaşmaları eliyle insanlığı soymayı sürdürüyor.
Silahlanma yarışı nedeniyle yaşanan rekabet önümüze yukarıda sıraladığımız rakamları ve istatistikleri koyarken bir de “Dünya Açlık Raporu”na göz atalım. Neticede ortaya çıkacak tablo, insanlığın  ve doğanın ürettiği zenginliğin kapitalizm eliyle yok ediliyor olmasıyla doğrudan ilişkili. Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde faaliyet gösteren Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Uluslararası  Kalkınma Fonu (IFAD) ve Dünya Gıda Programı (WFP) geçtiğimiz yıl Ekim ayında bir rapor yayınladı. “Dünya Açlık Raporu”nda 2008’den itibaren, açlık çeken insan sayısında 75 milyonluk bir artış olduğu ifade edildi. Bu artışın temel nedenlerinden biri olarak gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar gösteriliyor. BM’ye göre dünya nüfusunun %16’sı (1 milyardan fazla insan) açlıklıkla savaşıyor. Bu hâl devam ederken, temel gıda maddeleri borsada işlem görmeye devam ediyor ve spekülasyonlar gıda fiyatlarının aşırı yükselişine neden olabiliyor. 
İleri kapitalist ülkelerde, örneğin Almanya’da ortalama olarak bir hanenin gelirinin %11 ila %17’lik bölümünü gıda harcamalarına ayırdığı, bu oranın Afrika ve Asya ülkelerinin bir çoğunda %70, 80 hatta %90’lara ulaşabildiği ifade ediliyor. Açıktır ki gıda fiyatlarındaki yükseliş özellikle yoksulları yaşam hakkından mahrum bırakmaktadır. Geçerken belirtmekte fayda var, merkezi ABD’de bulunan New England Karmaşık Sistemler Estitüsü (NECSI) adlı araştırma kuruluşu, gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda, 2012 yılı sonlarında, gıda maddelerinin fiyatında hızlı bir artış gerçekleşeceğini ve bu artışın 2013’te yeni bir gıda krizine neden olacağını öngörüyor. 
Geçtiğimiz yıl, “kuraklık” nedeniyle yaşanan felaketlerle gündeme gelen Somali, egemenlerin vicdan gösterisi yaptığı bir alan haline geldikten ve gündemi “yeterince” işgal ettikten sonra unutuldu. TC Başbakanı Erdoğan’ın da kafilesiyle birlikte ziyaret ettiği ve yardım dağıttığı Somali, tıpkı Etiyopya, Kenya ve diğer yoksul Afrika ülkeleri gibi bu sistemin eseri. Örneğin, Somali’de geçen yıl, yalnızca 90 gün içinde 29 binden fazla çocuk ölümü yaşandı ve ölenlerin tamamı 5 yaşın altındaydı. BM ve benzeri uluslararası kurumların “Afrika’ya yardım” için ayırdığı fonların tutarı, burjuva devletlerin silahlanma ve savunma bütçelerinin yanında neredeyse görünmez hale geliyor.
Sonuç olarak, ele aldığımız tüm veriler ışığında, kapitalizmin, insanlığın büyük çoğunluğu için yalnızca açlık, yoksulluk ve yıkım vaat ettiğini söyleyebiliriz. Üstelik tehlikenin, burjuva kurum ve kuruluşların açıkladığı verilerin çok ötesinde olduğunu da hesaba katmak gerekiyor. Silah ticareti yalnızca resmi anlaşmalarla yapılmıyor. Dünyadaki açlık ve yoksulluk oranlarının, açıklanan rakamlarla birebir uyuştuğu söylenemez. Ama buz dağının görünen kısmı bile kapitalizmin, insanlığın geleceği açısından büyük bir tehdit oluşturduğunun, daha fazla kâr dürtüsünün emekçi kitleler için sefalet ürettiğinin anlaşılması için yeterli.

Konu İle İlgili Diğer Yazılar