Peter Schwarz: "Kuruluş ilkeleri doğrulandı"
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin 50 yılı üzerine yapılan toplantılar
ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi (SWP) 16 Kasım 1953 yılında, dünyanın dört bir yanındaki Ortodoks Troçkistlere, o sırada Dördüncü Enternasyonal’in sekreteri olan Michel Pablo’nun önderliğindeki revizyonist eğilime karşı mücadele etmek üzere birleşme çağrısı yapan bir Açık Mektup yayınlandı. James P. Cannon tarafından hazırlanan bu Açık Mektup, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) kurulmasına yol açtı.
DEUK’nin Almanya ve Britanya şubeleri - Partei für Soziale Gleicheit ve Socialist Equality Party (Sosyalist Eşitlik Partisi) - 23 ve 30 Kasım tarihlerinde, Frankfurt ve Londra’da, bu olayı anmak ve son 50 yıllık siyasi çalışmanın taşıdığı önemi ele almak için toplantılar düzenledi. Her iki toplantıdaki konuşmacılar DEUK’nin sekreteri Peter Schwarz ve SEP ulusal sekreteri Chris Marsden’di.
Aşağıda Peter Schwarz tarafından yapılan konuşmanın metnini bulacaksınız.
Yeni bir işçi partisinin gerekliliği
Bugün anmakta olduğumuz olay, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin kuruluşu, 50 yıl önce gerçekleşti. Bununla birlikte bu olay bugün de yakıcı bir önem taşıyor.
Dünyanın içinde bulunduğu duruma derin bir siyasi kriz damgasını vuruyor. 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesinin "tarihin sonuna" işaret ettiğini iddia eden Amerikan emperyalizminin bir özürcüsünün öne sürdüğü düşüncelerin aksine, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü kapitalist sistemin Soğuk Savaş döneminde dondurulmuş durumda tutulan bütün uyuşmazlıklarının ve çelişkilerinin su yüzüne çıkmasına yol açtı.
Bugün krizin merkez üssü Amerika Birleşik Devletleri’dir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası istikrarın kalbi olarak görülen bu ülke, dünya çapında en önemli istikrarsızlık etmeni haline gelmiş durumda. Amerikan emperyalizmi, kendi krizini çözebilmek için bütün dünyayı kendi çıkarları ve kendi görüntüsünde yeniden düzenlemeye itiyor. Böyle davranarak geçmişte siyasi ve toplumsal çelişkileri ulusal ve uluslararası ölçekte yumuşatmaya hizmet eden bütün mekanizmaları tahrip ediyor.
Daha önce, 1980’lerde, Ronald Reagan’ın başkanlığı altında, Amerikan toplumu, 1990’larda borsa yükselişi sırasında daha da yoğunlaşacak olan derin bir kutuplaşmaya tanıklık etmişti. Bu, toplumsal servetin bir avuç seçkinin eline geçecek şekilde yeniden dağıtılmasının aracı olurken, aynı zamanda sosyal güvenliğin temel düzenlemeleri yerle bir edildi. Sonuç olarak Amerikan toplumunun hâlihazırda yaşamakta olduğu kutuplaşmanın tarihte bir benzeri yok. Ulusal servetin yüzde kırkı nüfusun en yüksek gelirli yüzde 1’lik kesiminin ellerinde toplanmış durumda. Bu 30 yıl öncesine göre iki kat fazla. Bugün büyük bir Amerikan şirketine sahip olan tipik bir patron, ortalama işçinin kazandığından 475 katı para kazanıyor.
Bu derece keskin farklılıklar demokratik ilişkilerle bağdaşmaz. Aşırı sağcı, yarı-yasadışı bir kliğin iktidarın en yüksek kademelerine yükselmesi bu toplumsal kutuplaşmanın doğrudan bir sonucudur. George W. Bush kendisini Hıristiyan sağ ve açıkça faşist güçlerle yakın ilişkileri olan Amerikan seçkininin en sağcı ve saldırgan unsurlarına dayandırıyor. Ancak buna Demokratların saflarından herhangi bir ciddi muhalefet işareti görülmüyor. Eski başkan Bill Clinton’ın gülünç bir biçimde mahkeme önünde suçlanmasına destek verdiler ve son seçimin çalınmasını kabul ettiler. Bush’u Irak’taki savaşını boş çek imzalayarak ödüllendirdiler ve ülkenin işgalini sağlamaya yönelik bütün önlemlerin lehinde oy kullandılar. Demokratlar, Cumhuriyetçilerle aynı mali oligarşiden kiralanıyorlar. Bu ayrıcalıklı oligarşi ile geniş kitleler arasındaki çelişkiler büyüdükçe Demokratlar ciddi herhangi bir muhalefet gösterme konusunda gittikçe daha aciz hale geliyorlar.
Amerika önlenemez bir biçimde devrimci bir çatışmaya doğru gidiyor. Bu yolda ilerlerken dünyayı karmaşanın içine itiyor ve toplumsal çelişkileri muazzam bir biçimde arttırıyor. Dünya üzerinde bu süreçten muaf herhangi bir alan yok. Uluslararası alanda nereye bakarsanız bakın artan toplumsal kutuplaşmanın kanıtlarını görebilirsiniz.
Göreli bir eşitliğin bulunduğu eski Sovyetler Birliği bugün bulunabilecek en eşitsizlikle dolu toplumlardan biri. Halk kitleleri yoksulluk ve umutsuzluk içinde kıvranırken 17 kişi milyarder konumuna yükselmiş durumda. Benzer bir süreç, halkın büyük kesimi kıt kanat geçinerek hayatta kalmaya itilirken, esas olarak eski nomenklaturanın ya da suça bulaşmış çevrelerden gelen küçük bir katmanın zirveye ulaşmak için birbirleriyle çekiştikleri Doğu Avrupa’da da yaşanıyor.
Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki dünyanın en yoksul bölgelerinin damarlarındaki bütün kan finans kapital tarafından sistematik bir biçimde emiliyor. Yüz milyonlarca insan yeterli miktarda yiyecek, içme suyu ve sağlık hizmeti olmadan yaşamaya mahkûm edilmiş durumda. Bu koşulların kurbanı olan sayısız insan, yasadışı köle tarzı bir iş bulma umuduyla her gün yaşamlarını tehlikeye atarak sınırları geçip bir sanayileşmiş ülkeye gitmeye çalışıyor.
Batı Avrupa’da hükümetler 1980’ler boyunca uygulamaya koyamadıkları bir işi -refah devletini bütünüyle yok etmeyi- birkaç aylık bir süre içinde gerçekleştirmeye niyetliler. Toplumsal uyuma ve uzlaşmaya dayanan bir politika için artık herhangi bir nesnel temel bulunmuyor.
Irak savaşı kapitalizmin krizinde yeni bir aşamayı temsil ediyor. ABD hükümeti, Irak’ın petrol kuyularını ve stratejik açıdan önem taşıyan Körfez bölgesini zorla ele geçirmek için uluslararası yasayı ihlal etti, kendi kurmuş olduğu uluslararası kurumları bir kenara itti ve apaçık yalanlarla büyük itibar kaybetti.
Ezici askeri üstünlüğüne karşın ABD bu savaşı kazanamıyor. ABD işgaline karşı direniş her gün büyüyor. Ne de ABD itibarını yitirmeden ve kendi topraklarında devrimci bir patlama riskini göze almadan çekilebilir. ABD bu ikileme daha da vahşileşerek ve sadece Irak halkını değil fakat gittikçe artan bir biçimde komşu ülkeleri ve kendi müttefiklerini de hedef alan "yerle bir etme" politikasına kayarak karşılık verdi. Bu bakımdan Irak savaşı daha da büyük ve daha da şiddetli emperyalist savaşların habercisi.
Bu koşullar altında bütün dünya çapında sayısız insan en temel çıkarlarının bu haliyle toplumla uyumlu olmadığını öğrendi. Geçmişte oy verdikleri ya da destekledikleri siyasi partilerin ve sendikaların bütünüyle iflas ettiği ortaya çıktı.
Almanya’da beş yıl önce iktidara gelmiş olan Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşil Parti nefesleri kesen bir biçimde sağa kaydılar. Şansölye Schröder’in şu andaki "Gündem 2010"unun yanında, muhafazakâr selefi Helmut Kohl’un sosyal politikası çok daha ilerici kalıyor. Şu anda SPD’ye muhalefet, üyelik ve oy kaybı biçimini alıyor. 1990’ların başından bu yana SPD 300.000 üye kaybetti ve kayıp oranı hızlanıyor. Partiyi geçen yıl 26.000 kişi terk etmişti ve bu yıl da daha şimdiden 30.000 kişi terk etmiş durumda. Bu rakam ölüm nedeniyle kaybedilen 7.000 üyeyi içermiyor. SPD kamuoyu yoklamalarında gittikçe daha gerilere düşüyor ve ilk kez Batı Almanya’da yapılan bir eyalet seçiminde - kısa süre önce yapılan Bavyera seçiminde - yüzde 20’nin altında oy aldı. En son olarak Brandenburg eyaletinde yapılan yerel seçimlerde seçmenlerden sadece onda biri SPD’ye oy verme zahmetine girdi.
Sosyal demokrasi diğer Avrupa ülkelerinde de benzer bir süreçten geçiyor. Tony Blair’in Yeni İşçi Partisi içi boş bir kabuktan başka bir şey değil. Fransa’da soldaki geleneksel partiler iktidardaki sağcı hükümetin hızla destek kaybetmesinden fayda sağlayamıyorlar.
Muhafazakâr ve sağcı partilerin son kamuoyu yoklamalarında etki alanlarını belirgin bir biçimde genişletmiş olmaları halkın bir bütün olarak sağa kaydığını göstermiyor. Bu durum her şeyden önce eski reformist işçi partilerinin düşüşünün bir sonucu. Bununla birlikte bu sağcı güçlerin bir tehlike oluşturmadıkları anlamına gelmiyor. Bu aynı şekilde geniş bir kitlesel tabandan yoksun olan Bush hükümetinin yaptıkları tarafından ortaya kondu.
Bugün en önemli siyasi görev emekçilerin çıkarlarını temsil eden ve onların kaygılarını açıkça dile getirebilen yeni bir partinin inşa edilmesidir. İnsanlığın geleceği bu görevin yerine getirilmesine bağlı.
Geçtiğimiz haftalarda ve aylarda dünya çapında kapitalizme karşı muhalefetin artmakta olduğunu gösteren açık işaretler ortaya çıktı. Bu, Dünya Ticaret Örgütü’ne ve devlet başkanlarının yaptıkları çeşitli toplantılara karşı yapılan kitlesel gösterilerde ifade edildi. Bu yıl Şubat ayının 15’inde tarihteki en büyük uluslararası savaş karşıtı gösteri gerçekleştirildi ve refah devletinin sağladığı sosyal korumayı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik önlemlere karşı yapılan protestoların da boyutları büyüyor. 1 Kasımda Berlin’de hükümetin "Gündem 2010" adlı düzenlemelerini protesto etmek üzere yapılan gösteriye 100.000 kişi katıldı. Katılımcı sayısı büyük sendikalar tarafından boykot edilen protestoyu düzenleyenlerin tahminlerinin çok üzerindeydi.
Artan toplumsal ve siyasi protestolar büyük bir toplumsal hareketin habercisi. Ancak böyle bir hareket işçi sınıfının kendi kaderini kendi ellerine almasını sağlayacak bir siyasi stratejiyi kendiliğinden geliştiremez. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin 50 yıllık tarihinin önemi işte burada yatıyor.
Uluslararası Komite yarım yüzyıl boyunca ve en zor koşullar altında devrimci Marksizmin programını ve ilkelerini savundu. Uluslararası Komite işçi sınıfının uzun dönemli çıkarlarını kısa dönemli siyasi fırsatlar sunağında kurban etmeye yönelik her girişime karşı direndi. Dördüncü Enternasyonal’in programı bugün işçi sınıfının saflarında yaşanmakta olan yeni devrimci yükselişe karşılık veriyor ve bunu zafere taşımanın temellerini oluşturuyor. Yeni bir işçi partisinin inşası, eski partilerin neden başarısız olduklarını anlamadan ve 20. yüzyılın siyasi deneyimlerinin derslerini çıkarmadan mümkün değildir. Bu bağlamda DEUK yegâne deneyim birikimini temsil ediyor. DEUK’un tarihi 20. yüzyılın derslerinin yoğunlaşmış bir ifadesidir.
Pabloculuğa karşı mücadele
DEUK, 1953 yılında Dördüncü Enternasyonal’in programını Pabloculuğa - o tarihte Michel Pablo’nun daha sonrasında Ernest Mandel’in önderlik ettiği tasfiyeci bir eğilime - karşı korumak üzere kuruldu. 1953 yılında kaybedeceğimiz ne vardı?
Lev Troçki 1920’li yılların sonlarında ve 1930’lu yıllarda uluslararası işçi sınıfının yaşadığı yenilgilerin kaynağında Komünist Enternasyonal’in Stalinist önderliğinin hatalı ve gittikçe daha karşı devrimcileşen politikalarının yattığı tahlilini yaptı. Troçki 1923 yılında Sol Muhalefetin kurulmasından itibaren Stalinist bürokrasinin yükselişine, onun milliyetçi programını ve taktik zigzaglarını amansız bir eleştiriye tabi tuttu. Stalin’in milliyetçi "tek ülkede sosyalizm" anlayışına karşı sosyalist devrimin uluslararası karakteri üzerinde ısrar etti.
Troçki, Çin’de Komünist Parti’nin burjuva Kuomintang egemenliğine girmesine karşı çıktı. Onun bu görüşü 1927 yılında Kuomintang Şanghay’da komünistlere karşı bir katliam düzenleyince trajik bir biçimde doğrulandı. Almanya’da Nazilere karşı çıkmak için komünistlerin ve sosyalistlerin bir Birleşik Cephe kurmalarını önerdi. Stalin’in ve Thälmann’ın sosyal demokrasiyi faşizmin ikiz kardeşi olarak tanımlayan, işçi sınıfını bölen ve bu şekilde Hitler’in iktidarına giden yolu açan politikalarının yol açacağı felaketli sonuçlar konusunda uyarılar yaptı. Fransa’da ve İspanya’da işçi sınıfını kendi "demokratik burjuvazisine" zincirleyen, işçi hareketini felç eden ve yenilgiye uğramasına yol açan Halk Cephesi politikalarına karşı çıktı.
1933 yılında Alman işçi sınıfının yenilgiye uğramasının ardından ve Komünist Enternasyonal’in yaşananlarla ilgili herhangi bir ciddi tartışma yapacak durumda olmadığını ortaya koyması üzerine Troçki Üçüncü Enternasyonal’in devrimin amaçları açısından can çekişmekte olduğu ve Dördüncü Enternasyonal’in inşa edilmesi gerektiği sonucuna ulaştı. Dördüncü Enternasyonal daha sonra 1938 yılında Paris’te kuruldu.
Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş programı şöyle diyor: "Kitlelerin yönelimini belirleyen, birincisi çürüyen kapitalizmin nesnel koşulları, ikincisi eski işçi örgütlerinin alçakça politikalarıdır. İnsanlık kültürünün bunalımı haline gelmiş olan proletarya önderliğinin bunalımı ancak IV. Enternasyonal tarafından çözüme kavuşturulabilir."
Bir başka pasajda şu ifade yer alır: "Dördüncü Enternasyonal İkinci, Üçüncü, Amsterdam [Amsterdam Enternasyonali 1919’da merkezi Amsterdam’da bulunan ve Birinci Dünya Savaşı ile dağılmış olan sosyal demokrat enternasyonali yeniden canlandırmayı amaçlayan Uluslararası İşçi Sendikaları Federasyonu’nun popüler adıydı - ç.n.] ve Anarko-sendikalist Enternasyonallerin bürokrasilerine ve bunların merkezci uydularına … karşı uzlaşmaz bir savaş ilan eder. Bütün bu örgütler geleceğin güvencesi değil, geçmişin çürümüş artıklarıdır."
Pablocular bu düşüncelerden 1950’lerin başlarında koptular. Bütünüyle farklı bir sosyalist devrim anlayışı geliştirdiler. Onlar artık sosyalist devrime Dördüncü Enternasyonal tarafından işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı için verilecek mücadelenin sonucunda ulaşılacağını düşünmüyorlar fakat olayların baskısı altında sola kayan Stalinist bürokratların, küçük burjuva milliyetçilerinin ve diğer toplumsal güçlerin eylemlerinin bir ürünü olarak görüyorlardı. Bu anlayışa göre Dördüncü Enternasyonal’in görevi işçi sınıfı içinde sosyalist bilinç için mücadele etmekten ve işçilerin kendi devrimci rollerini oynayabilmelerini sağlayabilmek için gerekli siyasi stratejiyi ve taktikleri geliştirmekten oluşmuyordu. Bunun yerine Pablocular rollerini Stalinist bürokrasiler içinde "devrimci" eğilimler aramak ve bunlara destek sağlamak olarak gördüler. Bu Dördüncü Enternasyonal’i tasfiye etmek için bir formülden başka bir şey değildi.
Pablocular Troçki’in Stalinist bürokrasinin karşıdevrimci olduğu düşüncesini değiştirdiler ve ona ilerici bir rol atfettiler. Böyle yaparak İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen siyasi olaylara yüzeysel ve izlenimci bir tavırla tepki vermiş oldular.
Savaşın sonuna doğru işçi sınıfının devrimci hareketleri ortaya çıktı ancak bunlar Stalinist bürokrasi tarafından ihanete uğratıldı ya da doğrudan bastırıldı. Bu amaçla İtalya’daki ve Fransa’daki Komünist partiler burjuva hükümetlere girdiler. Sovyet işgali altındaki Doğu Avrupa’da her bağımsız halk hareketini boğdular. Buna karşılık Stalinist bürokrasisi 1948’den sonraki ABD’nin Soğuk Savaş politikasına Doğu Avrupa ülkelerindeki anti-kapitalist önlemler ile karşılık verme zorunluluğu hisseti. Bu topraklarda hem temel sanayi ve bankacılık sistemi hem de medya ve ulaştırma kısmen ya da tamamen ulusallaştırıldı.
Pablo bu gelişmeler temelinde Stalinizm’in baskı altında devrimci bir rol oynayabileceği sonucuna ulaştı. Böyle yaparak ulusallaştırmaların işçi sınıfının aktif katılımı olmadan ve esas olarak bürokrasinin kendi ayrıcalıklı konumunu korumak amacıyla yapıldığı gerçeğini göz ardı etmiş oldu. Aynı zamanda Stalinizm’in dünya çapında işçi sınıfının her tür bağımsız hareketini acımasızca bastırarak - Doğu Almanya’da 17 Haziran 1953 işçi ayaklanmasının ve 1956’da Macaristan’daki halk ayaklanmasının ezilmesiyle gözler önüne serildiği gibi - karşı devrimci bir rol oynadığı gerçeğini de göz ardı etti.
Pablo için toplumsal gerçeklik artık burjuvazi ile proletarya arasındaki (Stalinizm’in burjuvazinin ajanı rolünü üstlendiği) sınıf mücadelesi tarafından belirlenmiyordu, ancak - kendisinin harfi harfine yazdığı şekilde - "nesnel toplumsal gerçeklik", "kapitalist rejim" ve "Stalinist dünya"dan oluşuyordu.
Pablo sosyalizme giden yolu Doğu Avrupa’da ortaya çıkanlara benzer biçimde "yüzyıllarca sürecek olan yozlaşmış işçi devletleri" döneminden geçen bir yol olarak tarif edecek kadar ileriye gitti. Bu teoriye göre Dördüncü Enternasyonal’in şubelerini inşa etmeye gerek yoktu. Mevcut örgütler ya Stalinist partilerin danışmanları işlevini görebilirler ya da kendilerini bütünüyle Stalinist aygıt içinde eritebilirlerdi.
Pablo sömürge ülkelerde anti-emperyalist mücadelede öncü bir rol oynamakta olan milliyetçi hareketlere yönelik olarak da benzer bir tutum aldı. Troçki’in bu ülkelerde işçi sınıfının kendisini ulusal burjuvaziden bağımsız olarak örgütlemek zorunda olduğunu ve ulusal burjuvaziye güvenmemesi gerektiğini vurgulamasına karşın, Pablo ulusal hareketler içinde bütünüyle likide olmayı savundu. En sonunda bütün Afrika’da ulusal hareketlere destek ve yardım sağlama sorumluluğu ile Ben Bela hükümetinin bakanı olarak Cezayir’e gitti. Bu görevini yürütürken Moskova bürokrasiyle yakın mesai içinde oldu.
İşçi sınıfına yönelik karamsarlık
Yüzeysel olarak bakıldığında Pablocuların 1953’te aldıkları tutum, sosyalist bir toplumun inşasının ancak işçi sınıfının önderliğinde ve bunun da DEUK’un şubelerini inşa etmeyi gerektirdiği konusunda ısrar eden Uluslararası Komite’ninkine göre daha "pratik", "gerçekçi" ve "iyimser"miş gibi görünebilir. Gerçekte Pablocuların benimsedikleri tutum işçi sınıfının devrimci potansiyeline yönelik derin bir kötümserliği yansıtıyordu.
Bu sorunu biraz daha detaylı olarak ele almak istiyorum çünkü benzer tutumlar sayısız siyasi hareketin gelişiminde - özellikle Almanya’da - önemli bir rol oynadı. Pablo ve Mandel düşüncelerinde kesinlikle yalnız değildiler, fakat yaygın ideolojik atmosfere karşılık veriyorlardı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından işçi sınıfının devrimci potansiyeli konusunda kuşku yayan çok sayıda eğilim ortaya çıktı. Bunlar 1920’li ve 1930’lu yıllarda yaşanan yenilgilerin nedenini sosyal demokrat ve Stalinist önerlerin hatalı siyasi rotasında değil fakat işçi sınıfının kendi toplumsal karakterinde aradılar.
Yaşanan bir dizi olaydan - dünya savaşının kurbanları ve yarattığı yıkım, savaşın sonunda gün ışığına çıkan Nazi suçları, bir devrimciler kuşağının Stalinizm tarafından yok edilmesi, devrimci mücadelelerin Stalinist bürokrasi tarafından boğulması ve nihayet 1950’lerin başlarında oluşan ekonomik ve siyasi istikrar ortamı ve sosyal demokrat ve Stalinist partilerin görece güçlü konumda oluşları dahil olmak üzere - çıkarılan genel sonuç işçi sınıfının organik olarak devrimci bir rol oynamaya yeteneği olmadığıydı.
Bu bağlamda tipik bir örnek savaşın son yıllarında kaleme alınan ve ilk olarak 1947 yılında - Dördüncü Enternasyonal’in bölünmesinden altı yıl önce - basılmış olan bir belgedir. Bu belgede açıkça şöyle deniliyordu: "İşçilerin iktidarı ele geçirmek konusunda gösterdikleri yetersizlik sadece egemenlerin manevralarıyla değil, fakat sanayi toplumunun mantıki sonucuyla ilişkilidir."
Bu tez - işçi sınıfının iktidarı ele geçirme konusundaki yetersizliğinin sanayileşmiş bir toplumun mantıki sonucu olduğu tezi - uzun uzadıya ve çeşitli biçimlerde tekrar edilerek geliştirildi; örneğin: "Üretim sistemine sunduğu hizmet yoluyla uzun zamandır kitle ile uyum sağlamış olan toplumsal, ekonomik ve bilimsel aygıt, daha karmaşık ve kusursuz hale geldikçe, sunabileceği deneyimler daha fazla kuvvetten kesiliyor." Bu yolla "ulusların deneysel dünyaları hem karada hem de suda yaşayabilen canlılarınkine" yakınlaşma eğilimi gösteriyor.
Metnin devamında "teknolojik olarak eğitilmiş kitlelerin herhangi bir despotizmin egemenliği altına düşmeye muammalı bir biçimde hazır oluşu"ndan ve bu kitlelerin "genel paranoyaya kendilerini yıkıma götürecek şekilde eğilimli oluşları"ndan söz ediyor. Burada işçi sınıfı kendi başına bir iradeye sahip olmayan ve herhangi bir ve her türden sağcı demagojinin tuzağına düşebilecek bir güruh olarak gösteriliyor.
Bu cümleler, bugüne kadar Almanya’daki ve uluslararası düşünsel yaşam üzerindeki etkisini sürdürmüş "Frankfurt Okulu"nun çok önemli çalışmalarından biri olan Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından yazılmış olan Aydınlanmanın Diyalektiği adlı kitapta bulunabilir. Bildiğimiz gibi 1968 öğrenci hareketi ve Yeşil Parti, Frankfurt Okulu tarafından önemli ölçüde etkilendi.
Horkheimer ve Adorno kendilerini kapitalizmin solcu eleştirmenleri olarak görüyorlardı. Hatta birçokları tarafından (yanlışlıkla) Marksist olarak adlandırıldılar. Ne var ki Horkheimer ve Adorno işçi sınıfının kapitalist toplumdaki nesnel konumu nedeniyle devrimci role sahip olduğuna ilişkin Marksist bakış açısını kesin bir biçimde reddediyorlardı. Bunlar kapitalizmin gelişiminin ve çelişkilerinin işçi sınıfını gittikçe daha fazla felç etmeye hizmet ettiğini ve onu devrimci eyleme geçemez hale getirdiğini iddia edecek kadar ileri gittiler. Egemen kapitalist sınıfı, çok güçlü ve işçileri istediği gibi sömürebilecek, maniple edebilecek ve aldatabilecek konumdaymış gibi resmettiler.
Horkheimer ve Adorno şöyle yazıyorlardı: "Yönetilenler yaşam standartlarındaki her nebze artışın kendilerini çok daha güçsüz hale getirdiğini sorgulanamayacak bir zorunluluk olarak kabul ederler. Makineleri çalıştırmak için hâlâ istihdam edilmekte olanların yaşam standartları, toplumun egemenlerinin elindeki çalışma süresinin asgari bir bölümüyle sağlama bağlanabildiği zaman, geriye kalan gereksiz fazlasına, yani toplumun geniş kesimlerine - sistemin şimdiki ve gelecekteki büyük planlarına hizmet edecek ek malzeme olarak - bir başka tabur gibi talim yaptırmış olur. Kitleler işsizler ordusu olarak beslenir ve bölünürler. Onların gözünde, modern varoluşun dil ve algılama dahil her bölümünü ön-biçimlendiren, gözetip denetlenen yaşamın önemsiz nesneleri haline indirgenmeleri, karşısında hiçbir şey yapamayacaklarını düşündükleri nesnel zorunluluğu temsil eder."
Bu senaryo devrimci bir özne olarak işçi sınıfına hiç yer bırakmıyor. Horkheimer ve Adorno’nun bu dögüden çıkmak üzere önerdikleri tek kaçış noktası "eleştirel düşünce" (yani toplumun kendileri gibi aydınlar tarafından eleştirisi).
Pablo ve Mandel, Horkheimer ve Adorno kadar ileriye gitmediler. Ancak devrimi gerçekleştirme potansiyeline sahipmiş gibi sundukları Stalinist bürokrasiye çark edişlerinde Frankfurt okulunun kurucu şahsiyetleri tarafından bu derece açıkça ifade edilen düşüncelerden güçlü bir biçimde etkilendikleri çok açık. Pablo ve Mandel, tarihin bir öznesi değil, sadece bir nesnesi olarak gördükleri işçi sınıfının devrimci doğası konusunda Horkheimer ve Adorno’nun derin kötümserliğini paylaştılar.
Oportünizm ile Marksizm arasında güç ilişkisi
Pablocuların benimsedikleri düşünceler pratik sonuçlar doğurdu. Dördüncü Enternasyonal adına Stalinizme ve küçük burjuva milliyetçiliğine uyarlanmaları, bürokratik aygıtlarla çelişki içersine düşen işçilerin Marksizmin devrimci perspektifiyle ilişkisinin kesilmesine hizmet etti. Aynı zamanda Pablocular Dördüncü Enternasyonal’i yalıtabilmek için - kirli numaralara ve kışkırtmalara başvurmak da dahil - ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Sri Lanka’da, Pablocular tarafından siyasi olarak desteklenen Lanka Sama Samaja Partisi (LSSP) bir burjuva hükümetine girdi, Singala şovenizmine teslim oldu ve bu şekilde günümüze kadar devam eden kanlı bir iç savaşın temellerini oluşturdu. Latin Amerika’da binlerce genç Pablocuların gerilla savaşı çağrılarının ardından yaşamlarını yitirdiler. Bu savaşçılar devasa ormanlardaki üslerinde şehirlerdeki işçi sınıfından koptular ve ordu ve devlet tarafından örgütlenen ölüm mangaları için kolay av haline geldiler.
Ancak son tahlilde Pabloculuk Uluslararası Komite’yi ancak nesnel koşullar politikaları açısından elverişli olduğu için yalıtmayı başarabildi. İşçi sınıfının Stalinist, reformist ve sendika aygıtlarının egemenliğinde ve bununla birlikte sömürge ülkelerde kitlelerin milliyetçi hareketlerin elinde olması, işçi sınıfının bağımsız bir hareketinin gelişiminde büyük zorluklar yarattı.
Bu koşullar altında Pabloculuk aynı zamanda Uluslararası Komite üzerinde de etkiler yarattı. 1963 yılında ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi teslim bayrağını çekti ve Birleşik Sekreterlik’i oluşturmak üzere Pabloculara katıldı. 1971 yılında Fransız Enternasyonalist Komünist Örgüt (OCI) Uluslararası Komite’den koptu ve ardından François Mitterand’ın Sosyalist Partisi’nin önemli bir koltuk değneği haline geldi. 1990’larda Sosyalist Parti’de en önemli mevkilerin birçoğu - Fransa’nın başbakanlığı da dahil olmak üzere - uzun süre eski OCI kadrolarının elinde oldu. Nihayet, 1970’li yıllar süresince Britanya’daki İşçilerin Devrimci Partisi (WRP) gittikçe Pabloculuğa doğru kaydı.
WRP’de 1985-1986 yıllarında yaşanan kopuş Pablocu oportünizmle Uluslararası Komite’nin devrimci Marksizmi arasındaki güç ilişkisinde bir kaymayı temsil ediyordu. Bu kopuş Pabloculuğun yüzünü dönmüş olduğu en güçlü bürokratik aygıtın - Stalinist Kremlin bürokrasisinin - çöküşünün önceden tahminine dayanıyordu. O zamandan bu yana Pablocular ya çözüldüler ya da - Brezilya’da, İtalya’da ve Fransa’da olduğu gibi - bütünüyle burjuva siyaseti kampına katılma süreci içindeler. DEUK ve yayın organı Dünya Sosyalist Web Sayfası ise etkisini gittikçe arttırdı ve bugün Marksizmin gerçek sesi olarak kabul ediliyor.
Güçler ilişkisinde bu dönüşümün kaynağında nesnel süreçler yatıyor. Pabloculuğun yönelim gösterdiği bürokratik aygıtlar ve küçük burjuva oluşumlar kapitalist toplumda yaşanan kutuplaşma tarafından parçalandı. Bir yanda ABD’deki Bush yönetiminde ve dünyanın dört bir yanındaki gittikçe daha fazla Bush’un izinden gitmekte olan düzen partilerinde vücut bulan burjuva gericiliği ile diğer yanda DEUK’da vücut bulan uluslararası proletarya devrimi arasında bir orta yol bulmak bundan böyle mümkün değil.
Pabloculuğun bir bilançosu
Açık Mektup’un yayınlanmasından elli yıl sonra Pabloculuğun bir bilançosu çıkartmak mümkün.
Pablo’nun "yüzyıllar boyu sürecek olan yozlaşmış işçi devletlerine" ne oldu?
Pablocu Birleşik Sekreterya 40 yıl boyunca Stalinist bürokrasi içinde devrimci ve solcu akımlar aradı ve hep bunların bir yenisini buldu. Mandel’in son kitaplarından birinde Sovyetler’in başındaki Michael Gorbaçov’a övgüler düzülür. Bu kitap Boris Yeltsin’e ithaf edilmiştir. Bu kitabın daha mürekkebi kurumadan Gorbaçov’un politikasının gerçek anlamı - Sovyetler Birliği’nin tasfiye edilmesi - herkes için açıkça görülebilir hale geldi. Troçki’nin Sovyetler Birliği’ne yönelik öngörüsü doğrulandı. Troçki daha 1930’larda ya işçi sınıfının Stalinist bürokrasiyi alaşağı edeceğini ya da bürokrasinin Ekim Devrimi’nin kazanımlarını yok edeceği ve kapitalizmi restore edeceği uyarsında bulunmuştu. Sovyet ve uluslararası işçi sınıfı bu yenilgi nedeniyle yüksek bir bedel ödedi ve bu bedeli ödemeye devam ediyor.
Pablo ve Mandel’in şevkle övdükleri ulusal hareketlerin kaderi ne oldu?
Bu hareketlerin tamamı emperyalizmle barış yapmaya çalıştılar. Bunlardan bir teki bile emperyalizmden gerçek anlamda herhangi bir derecede bağımsızlık kazanamadı. İktidarı ele geçirebildikleri ülkelerde serbest bölgeler oluşturdular ve işçi sınıfının emperyalist şirketler tarafından sömürebilmesi için sınırlarını açtılar. Çin’de, Vietnam’da, Güney Afrika’da, Nikaragua’da olan buydu - bu liste kolaylıkla uzatılabilir. Ulusal hareketler, baskı altında tutulmaya devam edildikleri ülkelerde, Beyaz Saray’ın önündeki yeşil alanda kabul edilen Yasser Arafat gibi karşılanmak umuduyla ABD’nin gözüne girmeye çalışıyorlar - ancak Arafat’ın kendi kaderinin gözler önüne serdiği şekilde bu konuda başarılı sonuç alma umutları gittikçe azalıyor.
Bunlar içinde en acıklı örnek Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) önderi Abdullah Öcalan’ın durumudur. En onur kırıcı koşullarda tutulmasına karşın Öcalan Ortadoğu’da düzenin korunmasının bir kefili olarak Türk burjuvazisine ve uluslararası burjuvaziye hizmet vermeyi teklif etmeye devam ediyor. Bir başka örnek ise Sri Lanka’daki Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları’dır. Bu örgüt adanın kuzeyini ve doğusunu ulus-ötesi şirketlere açmak için Singala burjuvazisiyle iktidarı paylaşmasına izin verecek olan bir anlaşmaya ulaşmaya çalışıyor.
Troçki’nin ve Uluslararası Komite’nin uğrunda mücadele verdiği perspektifler bütünüyle doğrulanmış durumda: ulusal baskıdan kurtuluş ancak bir proleter devriminin sonucu olarak mümkün olabilir. Önemli demokratik kazanımlar ancak işçi sınıfının önderliğinde elde edilebilir. Bütün bir dönem boyunca bu çözüme giden yol Pablocular tarafından desteklenen, işçi sınıfını burjuva milliyetçiliğinin kuyruğuna takan politikalar tarafından tıkandı.
Pablocu örgütlerin siyasi olarak iflas etmiş olmaları bunların basitçe ortadan kalkacakları anlamına gelmiyor. Eski bürokratik partilerin iflas etmiş olması ışığında burjuvazi gelecekteki yöneticilerini bulmak için revizyonist çevrelere gittikçe daha fazla yönelecektir.
Adorno ve Horkheimer tarafından etkilenen 1968 protesto kuşağının önemli hükümet mevkilerine gelişlerine daha şimdiden tanık olmuş durumdayız. Joschka Fisher’in kariyerinden Frankfurt Okulu’nun düşüncelerini sorumlu tutmak aşırı bir basitleştirme olur. Ne var ki onun sokak savaşçılığından Alman Dışişleri bakanlığına geçişinin altında yatan bir siyasi mantık söz konusu. İşçi sınıfının eğitilmesini polisle yumruklaşmayla ikame eden sokak savaşçısının politikası ile bugünün dışişleri bakanının işçi sınıfını küçük görmesinde aynı kavrayışı bulabiliriz - işçi sınıfının, teorik temeli Horkheimer ve Adorno tarafından oluşturulmuş olan küçük görülmesi.
Burjuva hükümetlerde görev almak Fischer gibi 1970’lerde Yeşiller Partisi’ne yönelmiş olan 1968 protesto hareketinin eski üyelerine özgü değil. Bu liste aynı zamanda eski ya da hali hazırda sözde "Troçkist" olanları da içeriyor. Hiç kuşkusuz bunlar arasında en tanınmış olanı yirmi yıl süreyle OCI’nın [Fransa’da Lambertist olarak bilinen sözde "Troçkist" örgüt -ç.n.] bir üyesi olmuş olan eski Fransa başbakanı Lionel Jospin’dir.
Fransa’da yayınlanan en önde gelen günlük gazetelerden biri olan Le Monde’un baş editörü Edwy Plenel de aynı zamanda eski bir Pablocu. Plenel 1970’lerde Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) bir üyesiydi ve bu örgütün hem merkez komitesinin hem de yayın organı Rouge’un yazı kurulu üye olarak görev yapmıştı. İki yıl önce siyasi geçmişini gururla açıkladığı ve Fransa’da kendisi gibi aynı okuldan yetişmiş on binlercesinin bulunduğunu söyleyerek övündüğü bir biyografi yayınladı.
Fransa’da düzen şimdilerde kendisini LCR ile Lutte Ouvrière (LO) tarafından yapılması düşünülen bir seçim ittifakı sonucunda gelecek yıl yapılacak Avrupa seçimlerinde ve yerel seçimlerde hatırı sayılır bir sonuç elde edecekleri düşüncesine alıştırmaya çalışıyor. LCR’nin bir burjuva hükümette görev almaya hazırladığını gösteren işaretler belirdi. 2002 yılı ilkbaharında bu örgüt başkanlık seçimlerinin ikinci turunda Jacques Chirac’a oy verilmesi çağrısı yaptı. Muhafazakâr bir burjuva politikacısına oy verilmesi çağrısı yapan bir örgüt, bir burjuva hükümetine girmekten de geri durmayacaktır.
Diğer ülkelerde Pablocu Birleşik Sekreterlik’i üye örgütler bir süredir burjuva siyasetinde önemli bir rol oynuyorlar. Brezilya’da Pablocular şu anda bu ülkenin devlet başkanı olan "Lula"nın (Luis Inacio da Silva) İşçi Partisi içinde kendilerini erittiler. Pablocuların hem hükümette bir bakanı ve mecliste birkaç milletvekili hem de yerel ve bölgesel düzeyde önde gelen pozisyonlarda çok sayıda üyeleri bulunuyor.
İtalya’da Pablocular uzun zamandır Partito della Rifondazione Comunista (PRC) içinde yer alıyorlar. Mandel’in ölümünün ardından Birleşik Sekreterya’nın en önemli önderi haline gelen Livio Maitan, PRC’nin Merkez Komitesi’nin bir üyesi ve partinin önderi Fausto Bertinotti’nin en önde gelen danışmanlarından biri. Rifondazione, Avrupa Para Birliği’ne girişin bir önkoşulu olarak, İtalyan refah devletinin önemli bir bölümünü ortadan kaldırarak ulusal bütçeyi budadığı sırada merkez sol hükümeti desteklemek konusunda kilit bir rol oynadı. Merkez sol hükümet birçok defa mecliste güvenoyu almak durumunda kaldı ve ayakta kalabilmek için PRC’nin desteğine ihtiyaç duydu.
Batılı ülkelerin muhtemelen en anti-komünisti olan ABD’de bile Pablocuların resmi burjuva politikasına katılışlarına şahit olmak mümkündür. Kaliforniya’da yapılan son geri çağırma seçiminde Yeşiller Partisi’nin baş adayı, kariyerinin daha erken aşamalarında Sosyalist İşçi Partisi’nin başkan adayı olmuş olan Peter Camejo’ydu. Camejo, 1960’larda Uluslararası Komite’nin taraftarlarının SWP’nin gençlik örgütünden ihraç edilmelerinde önemli bir rol oynamıştı. Seçim kampanyası sırasında Camejo düzen tarafından şaşkınlık veren bir dostane tavırla karşılandı. Bir insanın ismini lekelemek içim onun özel yaşamının en ince ayrıntılarını bulup ortaya çıkartmak konusunda çok az vicdani tereddüt gösterilen bir ülkede hiç kimse Camejo’nun "Troçkist" geçmişinden söz etmedi.
Burjuvazinin kendisini Pablocuların hizmetlerinden yararlanmak zorunda hissetmesi yaşamakta olduğu krizin boyutlarının bir göstergesi. Bugün Uluslararası Komite ile Pablocuları birbirinden ayıran uçurum işçi iktidarı ile burjuva düzenini birbirinden ayıran uçurumdur.
Bugün DEUK henüz bire kitle hareketi haline gelmiş değil ancak programı uluslararası işçi sınıfına bir ses ve bilinçli bir ifade veriyor. Bu durum kendisini DSWS’nin okuyucu sayısındaki artışta gösteriyor. DSWS internette en çok okunan uluslararası sosyalist web sitesi haline geldi.
DEUK’un 50 yıl önce James P. Cannon tarafından ifade edilen "kuruluş ilkeleri" haklı çıktı ve geçerliliğini koruyor. Konuşmamı Açık Mektup’ta formüle edildikleri şekilde bu ilkeleri aktararak bitirmeme izin verin:
"1. Kapitalist sistemin can çekişmesi uygarlığı, depresyonlar, dünya savaşları ve faşizm gibi barbarca uygulamalar olarak kendisini açığa vuran yıkımla tehdit ediyor…
"2. Uçuruma yuvarlanmanın önüne ancak dünya ölçeğinde kapitalizmin yerini planlı sosyalist ekonominin almasıyla geçilebilir ve bu şekilde kapitalizmin ilk günlerinde açtığı gelişme sarmalı devam ettirilebilir.
"3. Bu ancak topluma işçi sınıfının önderlik etmesi durumunda gerçekleştirilebilir. Ancak, bugün dünya üzerindeki toplumsal güç ilişkileri işçilerin iktidara yürümesi açısından hiç olmadığı kadar elverişli olmasına karşın, işçi sınıfının kendisi bir önderlik krizi yaşıyor.
"İşçi sınıfının bu tarihsel amacına ulaşabilmek üzere kendisini örgütlemek için, her ülkede Lenin tarafından geliştirilen türden devrimci bir sosyalist parti inşa etmesi gerekiyor: bu demokrasi ile merkeziyetçiliği diyalektik olarak birleştirebilen savaşçı bir partidir."
Aynı zamanda bakınız
(6 Aralık 2003)