12 Eylül Darbecilerini İşçi Sınıfı Yargılamalı

Geçtiğimiz Nisan ayının ilk haftasının gündemi 12 Eylül generallerinin yargılanması haberleriyle doluydu. Burjuva medyamız tarafından Türk demokrasisinin tarihi bir günü olarak lanse edilen 4 Nisan’daki ilk duruşma, bir yandan iktidarın ileri “demokrasi” şovuna diğer yandan da 12 Eylül referandumunda “evet” ve “hayır” verenler arasında polemiklere çanak tuttu.
2010 yılında yapılan referandumla 1982 Anayasası’nda çeşitli değişiklikler yapılmış ve geçici 15. Madde’nin kaldırılması ile 12 Eylül darbesinin hayatta kalan iki generali (Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya), 32 yıl sonra mahkeme önüne çıkarılmış olacaktı. Ancak, generaller Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan ilk duruşmaya sağlık durumlarını gerekçe göstererek katılmadılar. 
Dava sürecinin en önemli tartışması davaya müdahillik konusundaydı. AKP, MHP, CHP, BDP milletvekilleri ve avukatları; aralarında oğlunu darbe günlerinde kaybetmiş olan 105 yaşındaki BerfoKırbayır’ın da olduğu yakınlarını kaybedenler; solcusundan ülkücüsüne “darbe mağdurları” müdahillik için sıraya girdiler. Referandumda “evet” oyu verenler, “hayır” oyu verenlerin müdahil olmak için başvuru yapmasını veya duruşma salonu çevresinde protestoda bulunmasını alaycı ifadelerle gazete köşelerinde eleştirdi. “Yetmez, ama evet”çiler tutumlarının ne kadar doğru olduğunu kanıtlamanın kıvancıyla göğüslerini kabarttılar. 
Tüm bu tartışmalar içerisinde 12 Eylül darbesinin gerçek karakteri ise gözlerden gizlenmeye çalışılıyor; Türk burjuvazisi ve devleti “12 Eylül’le hesaplaşma” retoriği ile bağırsaklarını temizlemeye devam ediyordu. Gerçekleri ise bir karikatür çok güzel özetliyordu. Karikatürde Kenan Evren darbe döneminde tutuklu olan Alpaslan Türkeş’in sözüne atıfta bulunarak “Fikirlerimiz iktidarda, biz içerideyiz” diyordu. Bu analojinin yansıttığı gerçekliği görmek içinse 12 Eylül darbesi ile bugün darbecileri yargılayan iktidarın arka planındaki ekonomik-toplumsal yapıya bakmak gerekiyor.
12 Eylül’ün ekonomi politiği
İkinci dünya savaşı sonrası tüm dünya ekonomilerinde ve Türkiye’de yaşanan ekonomik büyüme 1970’lerden itibaren yerini ekonomik krizlere bırakmıştı. Krize karşı burjuvazinin çözüm arayışları, soysal/refah devleti olarak anılan ulus devlet ekonomilerinin yerine liberal politikaların hakim olduğu küresel bir ekonomiye geçiş olarak karşımıza çıktı. ABD’de Reagen ve İngiltere’de Teacher hükümetleri, liberal politikaların hayata geçirilmesi ve bunun için işçi sınıfının örgütlü direncinin kırılması mücadelesinin başlıca temsilcileriydi. Türkiye’de ise liberal ekonomiye geçiş ve küresel ekonomiye eklemlenmeyi hedefleyen bu programın temeli Turgut Özal’ın altında imzasının bulunduğu 24 Ocak kararları ile atıldı. Ancak patronlar yeni ekonomik düzeni, bütün örgütleri atomize edilmiş bir işçi sınıfının yenilgisi üzerinden kurabileceklerini biliyorlardı ve mevcut hükümetlerin bu kararları uygulamaya sokabilecek güçleri yoktu. Bizzat dünyadaki diğer örneklerinde olduğu gibi patronların ve uluslararası sermayenin isteği doğrultusunda 12 Eylül 1980 darbesi yaşandı. Özelleştirmeler, esnek üretim, taşeronlaştırma… 
TÜSİAD’ın, o zamanki Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) ve Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu’nun (TİSK), yani patron örgütlerinin, gazetelerde boy boy verdiği ilanlarla darbeye verdiği destek, Vehbi Koç’un Kenan Evren’e mektubu, ABD’nin “ourboyshavedone it” (bizim çocuklar yaptı) sözü darbenin arkasındaki ulusal ve uluslararası sermayeyi çok açık gözler önüne seriyordu. Bugün ise aynı ulusal ve uluslararası sermaye 12 Eylül’ü yargılamaya ve 12 Eylül Anayasası’nı değiştirmeye çabalıyor. İşte karikatürdeki gerçek…
12 Eylül anayasası ve burjuvazi
AKP hükümeti, 12 Eylül Anayasası’nı değiştirmeyi önümüzdeki ayların gündemine almış gözüküyor. 2010 yılında yapılan referandumda küresel sermayenin ve onun Türkiyeli taşeronlarının taleplerine yanıt verecek biçimde Anayasa revizyona uğramıştı. AKP’nin anayasa değişikliği paketi, gerçekte, 1982 Anayasası’nın özünü koruyan rötuşlardan ibaretti. Paket, birkaç demokratik değişikliği içermekle birlikte esas olarak küresel sermayenin programını eksiksizce uygulamaya koyan hükümetin yargı içindeki son ulusalcı kaleleri yıkmak için yaptığı düzenlemeleri içeriyordu. 
Bununla birlikte topyekûn yeni bir anayasa istediklerini her fırsatta dile getiren patronlar, bazı solculardan “Yetmez, ama evet” politikasını kendileri için yol haritası olarak kabul etmişlerdi. Burjuvazinin anayasanın değiştirilmesi talebi, Türkiye’nin küresel ekonomi ile özellikle son on yıl içinde büyük bir hız kazanan bütünleşmesinin hukuksal alandaki kaçınılmaz ifadesidir. 2010 yılında yapılan değişiklikler, küresel sermayenin bu topraklardaki sözcülerinin de belirttiği gibi, onlar açısından yetersizdir de. Bu yüzden, küresel sermaye ile birlikte çalışan Türkiyeli kapitalistlerin en büyük örgütleri, sermayenin önündeki her türlü ulusalcı bürokratik sınırlama tehdidini ortadan kaldıran köklü bir anayasa değişikliğinden yana olduklarını ifade ediyorlar. 
Ancak şunu açıkça görmek gerekiyor. Bu anayasa değişikliği hiç de beklendiği gibi demokratik hakları genişleten bir anayasa olmayacak. Göstermelik bazı bireysel hak ve özgürlüklerin yanında küresel sermayenin AKP eliyle uygulamaya çalıştığı işçi-emekçi düşmanı programa uygun, liberal demokratik maskeli otoriter bir rejimin anayasası olacak yeni anayasa. 
Küresel kapitalizmin krizinin derinleştiği, kemer sıkma politikaları ile işçi sınıfının yoksulluğa ve işsizliğe mahkum edildiği, Arap Baharı’nın gösterdiği gibi kitlelerin öfkesinin sokağa yansıdığı bir dünyada demokratik anayasaların burjuva hükümetlerce kabul edileceğini beklemek ham hayal olacaktır. Sadece işçi sınıfı açısından değil; toplumun tüm ezilen kesimleri içinde farklı bir beklenti içinde olmak mümkün değil. Kürt siyasetçilerin durmaksızın operasyonlara maruz kaldığı koşullarda Kürtlerin kolektif/anayasal eşit hak talepleri, seçim sistemi, siyasi partiler yasası vb. konularda da göz boyayıcı bazı değişiklikler dışından özgürlükçü bir anayasa beklemenin pek mümkün olmadığı ortada. 
Özgürlük işçilerle gelecek
12 Eylül dönemi TİSK Başkanı Halit Narin, işçi sınıfına karşı o meşhur aymaz açıklamasında şöyle diyordu: “Bugüne kadar işçiler güldü bizler ağladık, şimdi gülme sırası bizde.” Burjuvazi timsah gözyaşları ile 12 Eylül’ü yargılarken bizden bu sözleri unutmamızı istiyor. Oysa 12 Eylül darbesi ile başlayan ve bugün 12 Eylül düzeninin tasfiyesi ile devam eden sürecin arkasında aynı gerçekler yatmakta: Patronları krizden kurtararak onların karlarına kar katmak kısacası onları güldürmek; işçi sınıfını ise özelleştirmeler, esnek çalışma, taşeronlaşma, reel ücret kayıpları, sosyal hakların gaspları ile ağlatmak. 
Biz biliyoruz ki 12 Eylül birkaç generalin ürünü değil. Evet 12 Eylül sabahı TRT’de Vehbi Koç yönetime el konulduğu yönünde bir açıklama yapmadı. Ya da Sabancı’yı karakollarda elinde elektrik kabloları ve Filistin askısıyla gören olmadı. Ancak bütün bunlar orduyu darbeye itenin sürecin patronlar ve sermayenin ihtiyaçları olduğu gerçeğini gizlemez. Darbeciler yargılansın retoriği ile tüm yaşananları Kenan Evren’in karakterinde cisimleştirenler, aslında darbenin gerçek sorumlusu olan patronları gözlerden gizliyor. Bu oyunu bozmak, 12 Eylül darbesinin ve onu bugün yargılayan düzenin arkasındaki gerçekleri açığa çıkarmak ve gerçek özgürlük ortamını yaratmak ancak bu düzenin mağduru olan işçi sınıfının bu davaya müdahil olmasıyla mümkündür.