İşçi Sınıfının Kapitalizme Karşı En Güçlü Silahı: Enternasyonal

Marx, Engels, Lenin ve Troçki’nin politik yaşamları dikkatlice incelendiğinde, hepsinde ortak bir nokta göze çarpacaktır. Bu, emekçilerin, her türlü ulusal, etnik vb. kökenden bağımsız biçimde, işçi sınıfının üyeleri olarak uluslararası örgütlenmesi yönünde harcadıkları çabadır. 
Marx ve Engels’e göre, enternasyonalizm, yalnızca, farklı ülkelerdeki işçilerin her türlü baskıya ve sömürüye karşı dayanışmasının ifadesi değil; bir dünya sistemi olarak sosyalizm hedefinin olmazsa olmaz bir parçası; bütün uluslardan işçilerin bütün uluslardan mülk sahibi sınıflara karşı ortak mücadele etme iradesiydi. Marx ve Engels’in bu enternasyonalizm kavrayışı, çok sayıda makale ve konuşmanın yanı sıra, 1847’de Londra’da toplanan kongresinde Komünistler Birliği adını alan Bund der Gerechten’in programı olarak yazdıkları Komünist Parti Manifestosu’nda son derece yalın biçimde ifade edilmişti.
Marx, Avrupa’yı kasıp kavuran 1848 devrimlerinin yenilgisinden ve Komünistler Birliği’nin feshedilmesinden sonra, kendisini esas olarak kapitalizmin hareket yasalarını çözümlemeye, bu alanda teorik çalışmaya adadı. O, Britanyalı ve Fransız sendikacıların 1864’de Uluslararası İşçiler Birliği’ni (Birinci Enternasyonal-UİB) kurmasıyla birlikte, yeniden aktif siyasi yaşama dönecekti. Marx ve Engels’in UİB içindeki faaliyeti, asıl olarak, işçi hareketini kendisine yedekleyen radikal demokrat burjuva ve küçük burjuva akımların ideolojik-siyasi teşhiri ve bunların işçi hareketi üzerindeki etkisinin kırılması üzerine kuruluydu. Mazzinicilik, Anarşizm vb. akımlarla mücadelede Britanyalı sendikacıları yanına çekerek UİB’i işçi sınıfı eksenli bir enternasyonal haline getirmeye çabalayan Marx ve Engels, bunun ardından sendikacılıkla siyasi hesaplaşmaya girecekti.
UİB’nin 1876’da dağılmasının ardından, Engels, yeni enternasyonalin Marksist görüşler üzerinde yükseleceği öngörüsünde bulunmuştu. Bu öngörü 1889 yılında, Alman Marksistlerinin önderliğinde sosyalist ve işçi partileri tarafından gerçekleştirildi. Engels, İkinci (Sosyalist) Enternasyonal kurulduğunda 70 yaşına merdiven dayamış olmasına rağmen, hayatının son yıllarına kadar, İkinci Enternasyonal’in inşası ve dünya ölçeğinde sağlam bir örgüte dönüşebilmesi için mücadele etti. Ne var ki, 1914’te İkinci Enternasyonal partilerinin (birkaç istisna dışında) büyük çoğunluğu, kendi ulusal burjuvazilerinin savaş çabalarını destekleyerek emperyalizmin kuyruğuna takıldılar. Bu, enternasyonalizm açısından da zorlu bir sınava ve yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu.
1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, İkinci Enternasyonal partileri, emperyalizmin kuyruğuna takılarak iflas bayrağını çektiğinde, İkinci Enternasyonal’in bu sosyal-şoven ve sınıf işbirlikçisi tutumuna karşı, Lenin ve Bolşevikler, Liebknecht ve Rosa Luxemburg ile diğer ülkelerdeki az sayıda Marksist “devrimci bozgunculuk” politikasını savundular. 
1917 Ekim Devrimi’nden kısa bir süre sonra patlak veren iç savaş, insanlık tarihinin ilk işçi devletini kuşatmışken, emperyalist abluka ve iktisadi çöküş Sovyet toplumunun açlık içinde kıvranmasına neden olurken, Lenin ve Bolşevikler bu ateş çemberinin içinde, tüm zorluklara rağmen dünya devrimi perspektifini ve onun dayattığı görevleri ikinci plana atmadılar. Onlar, ulusalcılığa karşı, kararlı bir enternasyonalist duruş sergilediler. 
Nihayet, onlar, 1919 yılında, dünya devrimi sürecinde işçi sınıfına önderlik edebilecek yeni bir enternasyonalin, 1914'ten beri inşası için çağrı yaptıkları Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in kuruluşunu ilan ettiler. Bolşevikler ve Rus işçi sınıfı içindeki enternasyonalist bilinç o denli güçlüydü ki, Sovyet bürokrasisinin ulusalcı kanadının başlıca temsilcisi olan ve Lenin’in ölmeden önce “büyük Rus milliyetçisi” olarak tanımladığı Stalin bile, 1924’te Lenin’in mezarı başında yaptığı konuşmada, “Lenin’in kurduğu Enternasyonal’i ebediyen yaşatacağız” demek zorunda kalmıştı. Ancak o, aynı yıl, “tek ülkede sosyalizm” ulusalcı kuramını ilan edecek ve Lenin ile Troçki’nin önderliğinde kurulan Komünist Enternasyonal’i (Komintern), on yıl içinde Kremlin’in uysal kölesi haline getirdikten sonra, 1943’te yeni bir dünya kongresi toplamaya bile tenezzül etmeden dağıtacaktı.
Troçki ve yoldaşları, Stalin önderliğindeki ulusalcı-gerici bürokrasinin kanlı tasfiyelerine rağmen, Üçüncü Enternasyonal’in yeniden dünya devrimi programını savunur hale getirilebilmesi için Komintern içinde muhalefet olarak ısrarlı bir mücadele yürüttüler. Ancak, 1928’e gelindiğinde Lenin’in kurduğu Üçüncü Enternasyonal artık dünya devriminin partisi değil, Sovyet bürokrasisinin dış politika aracı haline gelmişti. Nihayet, 1933’te, Alman Komünist Partisi’nin ve Komintern’in, elbette Kremlin’den gelen talimatlar doğrultusunda, faşizme karşı tek kurşun atmadan teslim olması, Sol Muhalefet'i, Komintern’inreforme edilemeyeceğine inandırdı. 
Bu, uluslararası işçi sınıfı hareketi açısından yeni bir dönemin başlangıcıydı. Stalinist bürokratik aygıt, faşizmin Almanya’daki zaferine hiçbir özel önem atfetmemiş; dahası, “Hitler’den sonra sıra bizde” gibi akıl almaz sloganlar eşliğinde, faşizme karşı işçilerin birleşik cephesini kurma ihtiyacı baş gösterdiğinde, sosyal demokrasiyi “sosyal-faşist” olarak ilan ederek Hitler faşizminin önünü açmakta tereddüt etmemişti. 1933’te Komintern’in dünya devriminden tamamen kopmuş olduğunu ilan eden Uluslararası Sol Muhalefet, artık yeni bir enternasyonali inşa etmek göreviyle karşı karşıyaydı. Bolşevik-Leninistler, öncü kadrolarının büyük bölümü Kremlin’in katilleri tarafından öldürülmüş olmasına rağmen, bu görevi 1938’de yerine getirdiler ve Dördüncü Enternasyonal’in (tam adıyla Sosyalist Devrimin Dünya Partisi’nin) kuruluşunu ilan ettiler.
Uluslararası Örgütlenme
Marksizm’in ayrılmaz bir parçası olan proletarya enternasyonalizmi, farklı ülkelerden işçiler arasındaki soyut bir dayanışma arzusunun ifadesi değil; kapitalizmin yerini komünist toplumun almasının yalnızca dünya ölçeğinde gerçekleşebileceği tespiti üzerine kurulu bir uluslararası sınıf mücadelesi pratiğinin ifadesidir. Marx ve Engels, daha Komünist Manifesto’da “Bütün Ülkelerin Proleterleri, Birleşin!” derken ve Komünistler Birliği’ni bir dünya (Avrupa) partisi olarak örgütlerken, komünizmin yalnızca dünya çapında gerçekleşecek işçi devrimleri ile başarıya ulaşabileceği düşüncesinden hareket ediyorlardı.
Sosyalist dünya devriminin bilimsel temeli kapitalizmin dünya ölçeğinde yarattığı maddi-ekonomik koşullarda yatmaktadır. Kapitalizm ortaya çıktığı ilk günden bugüne kadar geçen süre zarfında, üretici güçleri, üretimi, ulaşımı, iletişimi vb. dünya ölçeğinde geliştirmiş, dünyayı bir ağ gibi saran, dev bir dünya ekonomisi yaratmıştır. Bu noktadan sonra tarih, artık bir dünya tarihi halini almıştır. Üretici güçleri dünya ölçeğinde geliştirmiş olan kapitalizme karşı sosyalizm, ulusal sınırların içine kapanarak değil, uluslararası arenada kapitalizme karşı mücadele ederek kurulabilir. 
Troçki’nin de vurguladığı gibi; “Sosyalist devrim ulusal sınırlar içinde tamamlanamaz. Burjuva toplumun bunalımının esaslı nedenlerinden biri de, bu toplumun yarattığı üretici güçlerin ulusal devletin çerçevesi dışına çıkma eğiliminde oluşundan ileri gelmektedir… Sosyalist devrim ulusal zeminde başlar, uluslararası arenada gelişir, dünya arenasında tamamlanır.” 
Dolayısıyla, Marksistler için enternasyonalizm, işçi sınıfının, bir dünya sistemi olan kapitalizme karşı uluslararası düzeyde sürdüreceği mücadeleye önderlik edecek bir örgütlenme, demokratik merkeziyetçi bir dünya partisi demektir. Sosyalizm mücadelesinin başarısı için sosyalist dünya devriminin partisinin varlığı zorunludur. 
Marksizmin temel önermelerinden birinin ulusal sosyalizmin olamayacağı olduğunu biliyoruz. Sınıf mücadeleleri deneyiminden edinilen ve Lenin’in formüle ettiği bir diğer önerme ise enternasyonalin tek tek ulusal partilerin toplamı olmadığıdır. Marksistlerin siyasi örgütlenmelerinin merkezinde, tek tek ülkelerde şubelere sahip olan bir dünya partisi olarak enternasyonal yer alır. 
Dünya partisi olarak işçi sınıfının uluslararası önderliğinin inşasının “kestirme” bir yolu yoktur. Devrimci önderliği kitlelerin sürekli seferberliği içinde inşa etmek, dünya proletaryasını kendi geleceğine yön vermesi noktasında ikna etmek ve her bir ülkedeki işçi sınıfını, iktidarı dünya çapında alma perspektifiyle örgütlemek gerekiyor.
IV. Enternasyonal’in Önemi
1938’te Troçki’nin önderliğinde IV. Enternasyonal’in kurulmasının dünya işçi sınıfı hareketine ne kadar büyük bir katkı olduğunu kavrayamayanların sayısı, “Marksist devrimciler” arasında bile bugün hâlâ hiç de az değil. “Troçkist” hareketin bu kesimine göre IV. Enternasyonal, kendisini dar devrimci çevrelerin ötesine taşıyamadığı için “başarısız olmuş” bir girişimdir. Dün bu tespitleri yapanlar, bugün de, kendisini IV. Enternasyonal ya da onun izleyicisi olarak tanımlayan çok sayıda gruplaşmanın varlığından hareketle, IV. Enternasyonal’in dünya devriminin geleceğinde belirleyici bir rol oynamayacağını iddia ediyorlar. Peki, gerçekten de durum böyle mi? Troçki’nin “Hayatımın en önemli çabası” dediği, IV. Enternasyonal’in kuruluşu bir hata mıydı?
IV. Enternasyonal’in kuruluş süreci doğru bir tarihsel çerçeve ile ele alındığında, Troçki’nin perspektifinin doğruluğu apaçık bir biçimde ortaya çıkar. Troçki’nin, Stalinist bürokrasinin dünya devrimi hedefini bütünüyle terk ettikten sonra, bir işçi devrimiyle alaşağı edilmemesi durumunda kapitalizmi restore edeceği öngörüsü 1989-91 sürecinde tarih tarafından doğrulanmıştır. Sözde “sosyalist blok” dağıldığında, birçok Stalinist bürokratın oligark-burjuvalara dönüşmesi ve halklarının sefaleti pahasına ulusal kaynakları sermayenin yağmasına açmaları bunun en açık kanıtıdır.
Troçki ve yoldaşları 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i kurduklarında, Komintern varlığını sürdürmekteydi. IV. Enternasyonal’in kuruluşundan yetmiş üç yıl sonra ise, ortada ne Komintern ne de -piyasa ekonomisi yolunda hızla ilerleyen Küba ile halkını BM’nin gıda yardımı programlarıyla ve Çin ve Rus kapitalistlerinin yardımıyla doyurabilen Kuzey Kore dışında- “komünist” etiketi taşıyan bürokratik bir diktatörlük kaldı. 
Bütün perspektifleri doğrulanan IV.  Enternasyonal ise devasa tarihsel deneyimden çıkarttığı derslerle, emin adımlarla ileriye doğru yürüyor. Onun, kendisini dar devrimci çevrelerin ötesine taşıyamadığı için başarısız bir girişim olduğunu söyleyen “Troçkistler” yanılmaktadır. IV. Enternasyonal, “dar devrimci çevrelerin ötesine” taşmaktadır. Eğer o, bugün, beklenilen ve olması gereken düzeyde kitlesel bir etkiye sahip değilse, bunun nedeni, büyük ölçüde, IV. Enternasyonal önderliği içinde II. Dünya Savaşı sonrasında gelişip güçlenen küçük burjuva ulusalcı eğilimlerdir. Bu eğilimler de, söz konusu dönemin nesnel koşullarından bağımsız olarak ele alınamaz. 
Birçok eski “Troçkist” çevre için başarısız bir girişim olarak anılan IV. Enternasyonal, bütün diğer enternasyonallerden uzun yaşamıştır. Birinci Enternasyonal 12, İkinci Enternasyonal 25, Üçüncü Enternasyonal 24 yıl yaşadı. Dördüncü Enternasyonal ise 73 yıldır varlığını sürdürmektedir. Hem de burjuvazinin ve devasa Stalinist aygıtların onlarca yıl boyunca estirdiği teröre ve kendi içinde yaşadığı bütün ihanetlere rağmen. Bu süreçte, Stalinist bürokrasinin tarihsel mirasını taşıyan o devasa aygıtlar giderek artan bir hızla burjuva düzene entegre olurken, IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) ulusal şubeleri (Sosyalist Eşitlik Partileri), dünya devrimi programından taviz vermeden, adım adım ilerliyorlar.
Siyasi perspektifler ve programlar, yalnızca örgütler aracılığıyla varlıklarını sürdürebilirler. Eğer Troçki ve yoldaşları Dördüncü Enternasyonal’i kurmamış olsaydı, Troçki, birçok dürüst burjuva aydını tarafından bile değerli bulunan fikirlerinden dolayı “saygıyla anılan” bir tarihsel kişilik ya da “Ekim devriminin önderlerinden biri” olarak kalırdı. Ama işçi sınıfının eylem kılavuzu olarak Marksizm, belki de çok uzun bir süre “unutulur”, işçi sınıfının tarihsel bağlamda şekillenen sınıf bilinci ciddi bir gerilemeye uğrardı. 
Eğer bugün, Marksist devrimci düşünceler dünyanın her yanında izleyiciler bulabiliyor ve işçi sınıfının kurtuluş yolunu aydınlatacak tek düşünce olmayı sürdürüyorsa, bu, sayısal olarak az ama kararlı insanların yaklaşık 90 yıllık mücadelesi sayesinde söz konusu olmuştur. 
Kapitalizmin Krizi
Kapitalizmin tarihindeki en derin ve uzatılmış krizi, IV. Enternasyonal’in işçi sınıfının siyasi yaşamındaki önemini daha da arttırmıştır. Kapitalizmin derin krizi, burjuvazinin, Stalinist bürokratik rejimlerin çöküşünü takiben tüm dünyaya yaydığı “tarihin sonu” demagojisinin bilinçlerde yarattığı bulanıklığı hızla dağıtıyor. Kapitalizm, içinde barındırdığı eşitsizlikleri, sömürüyü ve baskıcı eğilimleri her geçen gün arttırarak ilerliyor. 
Burjuva ideologları “Sosyalizm öldü” diyedursunlar, kapitalizmin yarattığı çelişkiler her geçen gün kendisini daha açık bir şekilde gözler önüne sererken, kitleler, artık insanlığa açlık, işsizlik, baskı ve savaştan başka bir şey vaat edemeyen bu sistemin bir alternatifini arıyorlar.
Kapitalizmin çelişkileri insanlığı cehennemin eşiğine sürükleyecek denli artmışken, Stalinist kökenli parti ve örgütler sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap vermek şöyle dursun, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesinin gelişmesini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu sendikal ve siyasi örgütler, on yıllardır izledikleri reformist, pasifist, sınıf işbirlikçisi politikalarla işçi sınıfının kapitalizme karşı devrimci öfkesini yolundan saptırmanın ve onu daha fazla sömürüye ve baskıya mahkum etmenin bir aracı haline gelmiş durumdalar. 
Troçki, ilk dünya savaşı sonrasında sosyal demokrasinin kapitalizm içindeki rolünü şu sözlerle ifade ediyordu: “Toplumsal reform partisi olarak sosyal demokrasi, kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi ile birlikte ilerici görevini tamamlamıştır. Savaş sırasında Sosyal Demokrasi emperyalizmin doğrudan bir aracı olma işlevini yüklenmişti. Savaştan sonra ise, resmi olarak kapitalizmin aile doktorluğunu üzerine aldı.” Stalinist partiler, 80 yıldan fazla süredir, Troçki’nin sosyal demokrasiye biçtiği bu rolü oynamaktadır. 
Bürokratik rejimler ayaktayken, bu parti ve örgütler Rusya'ya (veya Çin'e, Arnavutluk'a) koşulsuz itaat göstermekte birbiriyle yarışıyordu. Onlar artık, Troçki’nin deyimiyle “kapitalizmin aile doktorluğu” rolünü üsleniyorlar. Bürokratik-totaliter rejimlerin çöküşü ile birlikte birçok “komünist” parti, sosyal demokrat partilere ve solun “rengârenk” parti türlerine dönüşmüş durumda. Bu durum emekçi kitlelerin onlardan hızla uzaklaşmasına yol açıyor.
Bu koşullar altında, işçi sınıfına ve emekçilere gerçekleri söyleyecek, onları doğruluğu tarih eliyle kanıtlanmış uluslararası sosyalist perspektife kazanacak tek güç, Komünist Manifesto’da, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongre kararlarında, Uluslararası Sol Muhalefet belgelerinde ve IV. Enternasyonal’in kuruluşunda ifade edilmiş olan ideolojik-siyasi pozisyonlarda ısrar eden Marksistlerdir.
Sol liberalizm
Küresel ölçekte yaşanan ekonomik liberalleşme dalgasıyla birlikte dünya işçi ve Marksist hareketi üzerinde, bir yandan post-modernist, post-Marksist, sol-liberal eğilimlerin ciddi bir etki yarattığı; öte yandan da sürece tepki olarak ulusalcı-milliyetçi eğilimlerin yükseldiği bir süreç yaşanıyor. 
Bürokratik totaliter diktatörlüklerin çöküşü ile birlikte, kendisini “sosyalist” olarak tanımlayan çevrelerin birçoğu Stalinizm ile ciddi bir hesaplaşmaya gir(e)mediği için, ideolojik rotalarını sol liberalizme çevirdiler ve “alternatif küreselleşme” adı altında, sol-liberal bir programın savunuculuğunu yapmaya başladılar.
Sol-liberalizmin savunuculuğunu yapanların “alternatif küreselleşmeciliği”, sosyalist bir dünya perspektifini ifade etmemektedir. Onların “alternatif küreselleşme” ile kastettikleri, dünya sermayesinin uluslararası örgütleri Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası gibi kuruluşların “demokratikleştirilerek”, sivil toplum kuruluşlarının “denetimine açık” bir hale getirilmesi, daha uyumlu ve “insani” bir kapitalist küreselleşme talebidir. 
Başka bir deyişle, sol-liberaller, dünya sermayesinden, “yumuşak” bir küreselleşme talep ediyorlar. Bu, sol liberallerin, üretimden bağımsızlaşmış, aşırı derecede yoğunlaşmış ve çok hızlı biçimde hareket edebilen mali sermayenin tüm dünyada oradan oraya cirit atmasını, Tobin vergisi vb. uygulamalar eşliğinde -utangaç da olsa- onayladıkları anlamına gelir. Üretime yatırılmayan bu sermaye, dünyadaki toplam sermayeyi değersizleştirmekte ve bu durum emekçi kitleleri daha da acımasız sömürü koşulları altında çalışmaya mecbur bırakmaktadır. Ama bu sorun, sol-liberalleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Onlar ülkeden ülkeye akan bu sermaye ve sıcak para akışını kontrol altına alabilmek için yeni vergi duvarları ve özel burjuva yasaları talep ediyorlar, o kadar...
Sol liberallerin bir kısmı Afganistan’ın, Irak’ın, ABD emperyalizmi tarafından işgal edilmesine bile açıkça karşı çıkmadı. Afganistan’ın ve Irak’ın işgaline destek için öne sürdükleri tek koşul, emperyalizmin uluslararası örgütü BM’nin işgale onay vermesiydi. Sol liberallerin çoğu sözde ABD emperyalizmine ateş püskürdükten sonra, AB’nin ne kadar “demokratik” ve “çağdaş” bir birlik olduğundan bahsetmeye başlamakta; AB emperyalizmini ABD emperyalizmine tercih etmektedirler. Onlar, daha fazla demokrasi, insan hakları, sendikal haklar, sosyal haklar, kadın hakları gibi beklentilerini, kapitalist sistemin “demokratikleştirilmesine” bağlamış durumdalar.
“Küreselleşme Karşıtlığı”
Küreselleşme karşıtı hareketlerin, bugün dünya üzerinde kapitalizme karşı verilen mücadelede önemli bir kesim için çekim merkezi olduğu aşikâr. Bu anlamda, çok sayıda insanın -bu hareketin etki alanında ve ciddi yanılsamalarla da olsa- kapitalizme karşı mücadele etme isteğini göstermesi olumlu bir gelişmedir. Kapitalist sistemin insanı ve doğayı acımasızca sömürmesine karşı, genç insanların uluslararası ölçekte eylemler düzenlemesinde, bir başına, hiçbir olumsuz yan yoktur.
Marksist devrimciler açısından bakıldığında ise esas sorun, sürecin işleyiş biçimleriyle ve sonuçlarıyla değil ama özüyle karşı karşıya gelmektir. Bu, küreselleşme karşıtı hareketlerin eksik-yanlış yönlerinin tespit edilmesini ve ona doğru bir perspektif, programatik bir hat sağlamak için mücadele etmeyi gerektirir. Bu başarılamadığında, “kapitalizmin insanileştirilmesi” talebinden başka söyleyecek sözü olmayan bu akımlar işçi sınıfını ve gençliği yeni hayal kırıklıklarına sürükleyeceklerdir. 
Dolayısıyla, küreselleşme karşıtı hareketin içinde yer alan gençliğin devrimci potansiyeli ne küçümsenmeli ne de abartılmalı. Bu hareketlere, kimi “sol” çevrelerin yaptığı gibi, işçi sınıfının devrimci misyonunu biçmeye çalışmak küçük burjuva bakış açısının tipik bir örneğidir. Örneğin, onlara göre, Dünya Sosyal Forumu gibi oluşumlar, aralarında Pablocu Birleşik Sekreterlik’in de yer aldığı kimileri için yeni bir işçi enternasyonalinin temelini oluşturacak merkezi devrimci güçtür. 
Dünya işçi sınıfının devrimci misyonunun yerine “yeni toplumsal hareketleri”, işçi sınıfı enternasyonalinin yerine sınıf rengini tüketmiş “forum devrimciliğini”, işçi sınıfı iktidarının yerine “özgürlükçü-çevreci sosyalizm” modellerini, Marksist kadro partisi yerine “yeni tipte anti-kapitalist kitle partisi”ni geçiren bu akımların teşhir edilmesi son derece önemli. Marksistler, bu türden oportünist ve revizyonist yönelimlere sahip “sol” ve sözde “Troçkist” hareketler ile aralarına kalın bir çizgi çizmeye mecburdur.
Dünya Devriminin Partisi
Kendini “sosyalist” ya da “komünist” olarak tanımlayan kesimlerin önemli bir bölümü, Stalinizmin bilimsel bir eleştirisini yap(a)madığı için, en ileri noktada, küçük burjuva devrimciliğinde cisimleşen ulusalcı bir zemin üzerinde ayakta durmaya çalışıyor. Ama kapitalizmin, kabaca II. Dünya Savaşı sonrası 25 yıla damgasını vuran, ulusal piyasalar merkezli sermaye birikim modeli üzerine kurulu bu zemin uzun yıllar önce, üretimin küreselleşmesiyle birlikte ortadan kalkmış durumda. Stalinizm, sosyal demokrasi, gerillacılık, sendikacılık vb. bütün ulusalcı akımların iflasına yol açan bu süreç, Marksizmin uluslararası sosyalizm öngörüsünü, tek geçerli toplumsal proje olarak bir kez daha ön plana çıkartıyor.
İnsanlığı felakete sürükleyen kapitalizmi ortadan kaldırmak ve çağımızın büyük sorunlarına tüm insanlık yararına çözüm üretebilmek için, yeni bir toplumun kurulması gerekiyor. Üretimin kâr amacıyla değil ama yalnızca insanların gereksinimlerini karşılamak amacıyla gerçekleştirileceği ve hem üretimin hem de paylaşımın üreticilerin doğrudan demokratik yönetimi altında gerçekleşeceği bu toplum sosyalizmdir ve o, yalnızca dünya ölçeğinde kurulabilir.
Bu perspektife sahip tüm sosyalistleri tek bir siyasi örgütlenmenin (dünya partisinin) çatısı altında birleştirmek, Marksist devrimcilerin görevidir. Bu süreçte, sosyalist dünya devriminin kurmay örgütü olma yolunda, karşılaştığı büyük sorunlara rağmen, devrimci işçi sınıfı enternasyonalizminin ve Marksizmin bayrağını hep en yukarıda tutan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) belirleyici rol oynamaktadır. Troçki’nin Geçiş Programı’nda formüle ettiği şu tespit, bütün geçerliliğini koruyor: “İnsanlığın krizi, devrimci önderliğin krizine indirgenmiştir.”