İspanya’daki 29 Mart Grevi Üzerine

29 Mart’ta İspanya'nın iki büyük sendikası UGT (Genel İşçi Sendikası) ve CCOO’nun (İşçi Komisyonları) çağrısıyla, iktidardaki sağcı Halk Partisi (PP) ve Avrupa Birliği’nin kemer sıkma politikalarına karşı bir günlük genel grev gerçekleştirildi. PP’nin yeni iş yasasına karşı sokaklara dökülen milyonlarca işçi ve emekçi, işverenler için işten çıkarmayı, ücretleri düşürmeyi ve toplu sözleşmeleri sınırlandırmayı kolaylaştıran yeni düzenlemeleri protesto etti.
29 Mart grevi, katılım açısından son yılların en kitlesel greviydi. Havaalanları, demiryolları, hastaneler, limanlar ve fabrikalar neredeyse durma noktasına geldi. Devlet dairelerindeki hizmetler en alt düzeye çekildi. O gün öğrencilerin de katılımıyla üniversite çalışanları iş bıraktı. İşçilerin ve üniversite öğrencilerinin ülke geneline yayılan eylemlerine işsizler ve lise çağındaki öğrenciler de destek verdi.
Düzenlenen kitlesel gösterilerde, hükümeti ve Avrupa Birliği’ni hedef alan sloganlar atıldı. Greve katılan işçilerin, öğrencilerin ve işsizlerin öfkesi, dünya, Avrupa ve İspanyol burjuvazisi arasında derin bir kaygıyla izlendi. Bu arada, Sosyalist Parti (PSOE) ile bağlantılı UGT ve Stalinist İspanya Komünist Partisi (PCE) ile bağlantılı CCOO, 2011 Kasım ayında göreve gelen MarianoRajoy hükümetine yönelik öfkeyi zaten uzunca bir süredir hafifletme gayreti içindeydi.
29 Mart grevi, aynı zamanda, sendika bürokrasisinin tabandan gelen basınca direnemeyecek bir noktaya geldiğinin de kanıtıydı. 29 Mart grevinden çok önce PCE’nin üst düzey yetkilileri, “tabandan gelen basınca direnemeyen sendika yönetimlerinin genel grev kararı almak zorunda kaldığını” açıkça itiraf etmişti.[1] Aslında sendikalar, yeni iş yasasından geri adım atması için PP ve işverenler ile aylarca süren “üçlü görüşmeler” yapmış ancak herhangi somut bir kazanım elde edememişlerdi. Bu süre boyunca sendika yönetimleri sadece üyelerinin birikmiş öfkesini hafifletmek için hafta sonu eylemleri ile yetinmişlerdi.
Bu uzlaşmacı strateji, hükümete ve İspanyol burjuvazisine yeni iş yasasını hayata geçirmek için ihtiyaç duyduğu zamanı kazandırmaktan başka bir işe yaramadı. Başka bir deyişle, 29 Mart grevi, sendika bürokrasisi açısından, İspanyol emekçilerinin tepkisini hafifletmek ve hükümete “işlerin yolunda olduğu” mesajını vermek için planlanmıştı. UGT Genel Sekreteri CandidoMendez, basına yaptığı bir açıklamada, bu durumu şu sözlerle itiraf etmekten de geri durmadı: “Biz hükümetle bir uzlaşma arayışı içindeyiz; bu yolla aynı yönde kürek çekebiliriz.”[2]
29 Mart’taki kitlesel grev, hiç kuşkusuz, hem İspanya’da hem de Avrupa’nın geri kalanında önümüzdeki dönemde gerçekleşecek olan daha büyük sosyal mücadelelerin bir habercisidir. Ama bu durum, aynı zamanda, işçi iktidarı için mücadeleyi temel alan devrimci bir perspektifin ve yeni bir siyasi önderliğin inşasının ne derece acil bir gereksinim olduğunu da gösteriyor. Zira mevcut sınıf işbirlikçisi sendikalist, Stalinist ve küçük burjuva “sol” önderliklerin elinde, artık işçi sınıfına ve diğer ezilen kesimlere verebilecekleri herhangi bir reformist çözüm reçetesi kalmamıştır. 
Bütün bu gerçeklere karşın, sendika liderleri ve onları destekleyen orta sınıf İspanyol “solcuları”, [Stalinist İspanya Komünist Partisi (PCE), Pablocu Birleşik Sekretarya’nın İspanya kolu “Anti-Kapitalist Sol” (IA), Cliffçi Sosyalist İşçi Partisi’yle bağlantılı “Mücadele” (En Lucha) grubu, Uluslararası Marksist Eğilim’in resmi İspanya seksiyonu “Militan” ve Morenocu “Sınıfa Karşı Sınıf” grubu], bir günlük grevlerin ve benzeri protesto gösterilerinin burjuvazinin saldırılarını durdurmakta yeterli olacağında ısrar ediyorlardı. Fakat adı geçen “sol” grupların bu iddiaları, genel grevden bir gün sonra PP hükümetinin kamu harcamalarından 27 milyon Avroluk bir kesinti yapacağını açıklamasıyla darmadağın oldu. Hükümetin aldığı bu karar, İspanya tarihinde General Franco’nun faşist diktatörlüğünden beri uygulamaya konan en acımasız kesinti paketi olma özelliğine sahip.
Bütün bu olgular, İspanyol burjuvazisinin önümüzdeki dönem için işçi sınıfına ve diğer çalışanlara yönelik daha da kapsamlı saldırı paketleri hazırlamakla meşgul olduğunu gösteriyor. Sadece İspanyol yönetici elitleri değil, küresel mali sermayenin baronları da tüm dünyada işçi sınıfının daha önceki ulusal korumacı / kalkınmacı dönemden kalma kazanımlarını ortadan kaldırma gayreti içindeler. 
Avrupa sermayesinin bir başka hedefi ise, küresel rekabette Çin ve Brezilya gibi potansiyel rakiplere karşı uluslararası alanda açık bir üstünlük elde etmektir. Almanya Başbakanı Merkel’in Ocak ayında vurgulamış olduğu gibi, “Avrupa ancak… rekabetçi olduğu zaman Çin ve Brezilya gibi yükselen güçlerle yapılan uluslararası rekabette başarılı olabilir.”[3] Kuşkusuz Merkel’in ve Avrupalı kapitalistlerin hayalini kurduğu bu “rekabetçi piyasa ekonomisi” ancak işçi sınıfının daha fazla sömürülmesi ve baskı altına alınmasıyla inşa edilebilir. Bu da kaçınılmaz olarak, emek ile sermaye arasındaki çelişkilerin daha da artmasına ve sınıf mücadelesinin keskinleşmesine neden olacaktır. 
Küresel sermaye ve finans elitleri tarafından yürütülen bu sosyal karşı devrim sürecinin başlıca “test alanı” Yunanistan’dır. Ancak bu durum sadece Yunanistan’la sınırlı değil; zira IMF’nin ve AB’nin mali yardımlarına muhtaç olan İspanya, Portekiz, İrlanda vb. gibi pek çok ülkede ve hatta AB’nin en güçlü ekonomisi Almanya’da da acımasız kemer sıkma politikalarına devam edilmektedir. 
İşçi sınıfı, bugün, 1930-40’ların büyük bunalımından ve II. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinden bu yana yaşanan en büyük ekonomik, sosyal ve siyasal saldırıyla karşı karşıyadır. Bu yüzden işçi sınıfının yeni bir siyasi önderliğe ve uluslararası devrimci stratejiye duyduğu yaşamsal ihtiyaç daha da artmıştır. Ancak dünyanın her yerinde, sözde “sol” partiler ve örgütler, işçi sınıfını, derin bir kriz içinde debelenmekte olan kapitalizme karşı ideolojik ve politik açıdan silahlandırmak bir yana, uyguladıkları politikalarla bizzat sermayenin hizmetine giriyorlar. 
Örneğin, 29 Mart grevi sırasında Cliffçi En Lucha (Mücadele) grubu, İspanyol işçi sınıfının “Başarıya ulaşmış Yunan deneyimini örnek alması” gerektiğini söylemişti.[4] Halbuki beş yıllık derin ekonomik kriz süreci içinde Yunanlı emekçiler, ilk olarak sosyal demokrat PASOK hükümeti, daha sonrasında ise muhafazakar Yeni Demokrasi ve Faşist LAOS koalisyonu tarafından yürütülen acımasız bir kemer sıkma programına boyun eğmek zorunda bırakıldılar. Bu süreçte, sendikalar, fiilen hükümet ortağıydı. 
Onlar, tıpkı İspanya’da olduğu gibi, bir günlük ya da iki günlük genel grevlerle sokağa döktükleri emekçilerin, hükümete, AB’ye ve bankalara duyduğu tepkiyi hafifletme gayreti içindeydiler. Dahası, bir-iki günlük oyalama grevleri, aslında tabandan gelen basınca direnemeyen sendika bürokrasilerinin çaresizliğinin de ifadesiydi. 
Sonuçta, Mart ayında, Yunanistan’ın seçilmeden iş başına getirilmiş teknokrat Başbakanı LucasPapademos “yeni ekonomik program” nedeniyle 12 milyar Avroluk ek bir kesinti yapılacağını açıkladı. İspanya’daki MarianoRajoy hükümeti de 29 Mart grevini takip eden günlerde, 27 milyar Avroluk bütçe kesintisi yapacağını açıkladı. Sonuç olarak, sürecin bu şekilde devam etmesi halinde, hem Yunanistan’da hem İspanya’da sokaklar kesinlikle yeniden ısınacaktır. 
Kapitalizm işçi sınıfı ve tüm çalışanlar için gerçek manada sosyal yıkım ve felaket üretmektedir. Zira Avro bölgesinde işsizlik oranları şubat ayında yüzde 10,8’le son 14 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. AB istatistik kurumu Eurostat'ın verilerine göre, 17 üyeli Euro bölgesinde işsizlik oranı bir yıl önce yüzde 10 seviyesindeydi. AB'de şubat ayı itibariyle en yüksek işsizlik oranları yüzde 23,6'yla İspanya’da, yüzde 21'le Yunanistan’da, yüzde 15'le Portekiz’de ve yüzde 14,7'yle İrlanda'da kaydedildi. Bu işsizlerin yüzde 50’lik dilimini genç işçiler oluşturmaktadır [5]. Öte yandan, pek çok uluslararası yardım kuruluşu Yunanistan gibi ülkelerdeki durumu “insanlık trajedisi” biçiminde tanımlıyor. Örneğin, Atina yakınlarındaki Perama liman kentinde faaliyet gösteren The Doctors of The World (Dünya Doktorları) adlı yardım kuruluşu, yerel halkın büyük bir bölümünün 200 Avrodan daha az bir parayla (bir aylık 270 dolar) yaşamaya çalıştığını rapor etmişti. Örgüt yetkilileri şunları yazıyor: “Beş ya da sekiz aydır elektriği olmayan, kışı ısınmak için tahta parçalarını yakarak geçiren ve çocuklarının karnını çöplerden doyuran aileler var.”[6]
Açıkçası, insan onurunu ayaklar altına alan tüm bu gelişmeler, işçi sınıfının, dünya nüfusunun ezici çoğunluğu için açlık ve yoksulluktan başka bir şey üretmeyen kapitalist sisteme karşı kitlesel seferberliğini, tüm insanlığın kurtuluşu için daha da acil bir gereksinim haline getirmektedir. Kapitalizm, insanlığın temel gereksinimlerini sağlayamayacağını fazlasıyla kanıtlamış durumda. Bu sistem bütünüyle iflas etmiştir ve yerini daha ileri bir ekonomik ve sosyal düzene, yani sosyalizme bırakmak zorundadır.  
İspanya’da, Avrupa kıtasında ve dünyanın geri kalanında işçi sınıfı, burjuvaziye ve uzun süredir onun sadık uşakları haline gelmiş olan sendika bürokratlarına karşı siyasi iktidar ve sosyalizm mücadelesini yükseltmek göreviyle karşı karşıyadır. Bu ise ancak uluslararası sosyalist ilkeleri ve politikaları temel alan işçi devletleri uğruna mücadele edecek Marksist partilerin inşa edilmesiyle mümkün olacaktır.

Dipnotlar

[1] Spanish “left” groupsuseone-day general striketopromotetradeunionbureaucracy, AlejandroLópez, 29 Mart 2012
http://www.wsws.org/articles/2012/mar2012/spai-m29.shtml
[2] The Spanish general strikeandthepoliticaltasksbeforetheworkingclass, JulieHyland, 3 Nisan 2012
http://www.wsws.org/articles/2012/apr2012/pers-a03.shtml
[3] Europe’stradeunionheadsmeetwith Merkel, ChrisMarsden, 24 Mart 2012
http://www.wsws.org/articles/2012/mar2012/pers-m24.shtml
[4] Spanish “left” groupsuseone-day general striketopromotetradeunionbureaucracy, AlejandroLópez, 29 Mart 2012
http://www.wsws.org/articles/2012/mar2012/spai-m29.shtml
[5] Avrupa'da işsizlik tarihi zirvesinde, Sabah, 3 Nisan 2012
http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2012/04/03/avrupada-issizlik-tarihi-zirvesinde
[6] The Spanish general strikeandthepoliticaltasksbeforetheworkingclass, JulieHyland, 3 Nisan 2012
http://www.wsws.org/articles/2012/apr2012/pers-a03.shtml