IV. Enternasyonal içinde Revizyonizm: Pabloculuk -1-

IV. Enternasyonal içinde II. Dünya Savaşı sonrası yıllarda ortaya çıkıp onun geniş bir kesimini egemenliği altına alan revizyonist bir akım olarak Pabloculuğa ilişkin çalışmanın bu bölümünde, onun ortaya çıktığı koşulları ele alacağım. Pablocu revizyonizmin, IV. Enternasyonal’in 1948’de toplanan II. Dünya Kongresi ile başlayan biçimlenme sürecini ise dergimizin bir sonraki sayısında yayımlayacağız.
IV. Enternasyonal’in bütün temel pozisyonlarının revizyonu üzerinde yükselen bu Pabloculuk, Stalinizmden başlayarak gerillacılığa, ulusalcı burjuvaziye, ulusal kurtuluş hareketlerine, sendika bürokrasilerine ve her türden radikal küçük burjuva harekete uyarlanmayla damgalanan 60 yıllık oportünist pratiğiyle, devrimci işçi hareketinin ve IV. Enternasyonal’in önündeki başlıca engellerden biri haline gelmiş bir akımdır. 
Bugün, bu akım, hem ona karşı mücadele içinde 1953’te kurulmuş olan IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) tarafından kuramsal olarak mahkum edilmiş hem de yaşam tarafından layık olduğu yere yerleştirilmiş durumda. 
Bununla birlikte, Pabloculuğun ana akımı olan örgütü Birleşik Sekreterlik ile onun çeşitli renklerden kopyaları, IV. Enternasyonal’in bütün kuruluş ilkelerini ayaklar altına alarak tuttukları yolda hem ideolojik hem de siyasi-örgütsel anlamda tükenmişken, onların yerini doldurmaya soyunan yeni Pablocu akımlar doğuyor.
Geniş emekçi kitlelerin düzene olan öfkesinin kabardığı ve kriz içindeki burjuvazinin çaresizlik içinde kaldığı mevcut koşullar, işçi sınıfının uluslararası sosyalizm çözümünü her zamankinden daha çarpıcı biçimde gündeme getirmişken, Pabloculuğun, bir kez daha ortaya çıkıp, burjuvazinin hizmetine koştuğuna tanık oluyoruz. Onlar, bütün ülkelerde, sermayesini tüketmiş sendika bürokrasilerini yeniden canlandırmaya, işçi sınıfı ve gençlik içinde ulusalcı-reformist hayaller yaymaya ya da “insan hakları ve demokrasi” maskesi altında emperyalist müdahalelere meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar. Aynı durum, bütün siyasi varlığını işçi sınıfını ve gençliği sendika bürokrasilerine, Kürt hareketine ve “demokratik” küçük burjuvaziye yedekleme üzerine inşa etmiş olan Türkiyeli Pablocular için de geçerli. Bu yüzden, Pabloculuğa karşı mücadeleyi tarihsel bir “hesaplaşma” olarak algılamak yanlış olur. Bu mücadele, doğrudan doğruya günümüzün sorunlarına işçi sınıfı eksenli devrimci çözümler geliştirme ve bunları yaşama geçirme çabasıyla yakından bağlantılıdır. 
Pabloculuğun maddi zemini
II. Dünya Savaşı bittiğinde, Avrupa kapitalizmi fiilen çökmüş; burjuvazinin geniş kesimleri ve büyük toprak sahipleri, faşizme vermiş oldukları destek yüzünden kitleler gözündeki bütün saygınlıklarını yitirmişlerdi. Başta Fransa, İtalya ve Yunanistan olmak üzere faşist işgal altındaki Avrupa ülkelerindeki direnişçi güçler ise emekçi kitleler içinde büyük bir desteğe ve saygınlığa sahipti. Bu güçlü silahlı direnişçilerin varlığı ile savaşın hemen sonunda yükselen kitlesel hoşnutsuzluk, iktidarın işçi sınıfının eline geçmesi için gerekli zemini sağlıyordu. 
Emperyalistler ise, dünyanın savaş sonrasında alacağı ekonomik ve siyasi biçimi belirlemek üzere, daha savaş sona ermeden harekete geçmişlerdi. Önde gelen burjuva devletlerin temsilcileri, dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmiş olan ve toplam altın rezervlerinin yüzde 70’ine sahip olan ABD’nin önderliğinde, 1 - 22 Temmuz 1944 tarihleri arasında, ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods kentinde bir konferans düzenlediler. Bu konferansta, uluslararası düzeyde ayrıntılı biçimde düzenlenmiş bir uluslararası para sistemi oluşturulması ve Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası’nın kurulması kararlaştırıldı. 
Savaş sonrası döneme damgasını vuracak olan bu ekonomik-mali düzenlemelerin siyasi çerçevesi ise, emperyalistler ile Sovyet bürokrasisi tarafından ortaklaşa çiziliyordu. ABD, İngiltere ve SSCB, bu amaçla 1945 yılının Şubat ayında Yalta’da ve Temmuz ayında Potsdam’da düzenledikleri konferanslarda hem Avrupa’daki “etki alanları” belirlemiş hem de SSCB’nin Birleşmiş Milletler’e (BM) ayrıcalıklı kurucu üyelerden biri olarak katılmasını kararlaştırmışlardı. BM, Potsdam Konferansı’ndan birkaç ay sonra, toplam 51 ülkenin katılımıyla, resmen kuruldu.
Savaş sonrasında Avrupa’daki durum bir devrime uygundu ama bir dünya devriminin başlaması anlamına gelecek olan bu olasılığın gerçekleşmesi, aynı zamanda, Stalinist bürokrasinin de sonu demekti. Bu durumun farkında olan Kremlin bürokrasisi, emperyalistlerle daha önceden varmış olduğu anlaşma gereği, emrindeki bütün güçleri işçi sınıfının iktidarı almasını önlemek için seferber etti. Savaş sırasında oluşturulmuş olan “anti-faşist” cepheler içinde “demokratik” burjuvaziye yedeklenmiş olan komünist partiler, silahlarını savaş sonrasında kurulan burjuva hükümetlere teslim edip onları desteklediler. 
Komünist partiler ile burjuvazi arasında daha savaş sırasında sağlanmış olan sınıf işbirliğinin, savaş sonrasında “toplumsal uzlaşma” biçimi altında sürmesi, ABD’nin yoğun sermaye yatırımlarıyla birleştiğinde, Avrupa kapitalizminin kendisini yeniden toparlaması için gerekli koşulları sağladı. Bu, kabaca 30 yıl sürecek bir büyüme döneminin; aynı zamanda da reformizmin ve sendikacılığın altın çağının başlangıcıydı. 
İşçi sınıfının sosyal demokrat ve Stalinist sendikalarda ve siyasi partilerde örgütlendiği, ulusalcılık üzerine kurulu bu büyüme ve “toplumsal barış” dönemi, IV. Enternasyonal’in önüne, bu sınıf işbirlikçisi sendikal ve siyasi önderliklerin acımasız teşhirini de içeren, uzun soluklu ve sabırlı bir siyasi faaliyet sürdürme görevini koyuyordu. Ama bu, devasa sosyal demokrat ve Stalinist aygıtların işçi sınıfını neredeyse bütünüyle denetimi altında tuttuğu koşullarda, hele de yıllardır savaş koşullarında faşizmin, “demokratik” burjuvazinin ve Stalinizm'in eş zamanlı terörü altında faaliyet göstermiş olan genç kadrolar için, hiç de kolay değildi.
Öznel etmenler
Öte yandan, Pabloculuğun IV. Enternasyonal içinde ortaya çıkıp gelişmesi, dünya partisinin II. Dünya Savaşı yıllarında uğradığı ağır kadro kaybıyla da bağlantılıdır. IV. Enternasyonal, kuruluşunun ikinci yılında, başlıca önderi Lev Troçki’yi kaybetti. Troçki’nin, 20 Ağustos 1940’ta, GPU ajanı Ramon Mercader tarafından öldürülmesi, önceki yıllar içinde hem SSCB’de hem de dünyanın başka yerlerinde binlerce komünisti katletmiş ve Ekim Devrimi’nin önderliğinden geride -Stalin ve şürekâsı hariç- neredeyse hiç kimseyi bırakmamış olan Kremlin bürokrasinin IV. Enternasyonal’e indirdiği ağır bir darbeydi.
Troçki’nin öldürülmesinin ardından, IV. Enternasyonal’in önderliğini alan ABD Sosyalist İşçi Partisi (ABD-SİP) II. Dünya Savaşı boyunca, IV. Enternasyonal’in işçi sınıfı merkezli devrimci enternasyonalist pozisyonlarını başarıyla korudu. O, bir yandan ABD işçi sınıfının Roosevelt yönetiminin emperyalist politikalarına yedeklenmesine karşı dururken, aynı zamanda, IV. Enternasyonal’in faaliyetini örgütlüyor ve ABD donanmasına soktuğu Troçkistler aracılığıyla Avrupa’daki şubelere kuramsal ve örgütsel donanım sağlıyordu. ABD-SİP, devrimci enternasyonalist faaliyetleri nedeniyle, ABD’deki işçi hareketi içinde önderleri savaş süresince hapiste tutulan tek partiydi. Onun 18 önderi ve üyesi, 1941’de bir işçi ayaklanması örgütlemekle suçlanmış ve hapse atılmıştı. 
IV. Enternasyonal’in NAZİ işgali altına giren Avrupa ülkelerindeki genç ve küçük şubeleri de, içinde bulundukları koşullardan kaynaklanan kimi yalpalamalara karşın, savaş boyunca, hem “kendi” burjuvazilerine hem de Stalinizme karşı ilkeli bir tavır sergilediler. IV. Enternasyonal’in militanları faşizmin ve Stalinizmin saldırıları altında ağır bedeller ödediler.
“Stalinist gangsterler ... Yunanistan’da, aralarında en kalifiye önderlerin yer aldığı yüzün üzerinde Troçkisti öldürdüler... Çin Hindi’de, Tha-Tu-Thau’yu ve çok sayıda başkasını ortadan kaldırdılar. ... İtalyan Troçkist önder Blasco’yu öldürdüler... Gestapo, denetim altına aldığı her yerde Troçkist militanları izledi ve onlara acımasız işkenceler uygulayıp ortadan kaldırdı. Yalnızca bir avuç Troçkist toplama kamplarından sağ çıkmayı başardı. Avusturyalı yoldaşlar, NAZİ’ler tarafından yargılanıp ölüme mahkum edilen başlıca kadrolarını yitirdiler. Polonya şubesi neredeyse bütünüyle ortadan kaldırıldı. Fransız, Belçika ve Hollanda örgütleri en deneyimli kadrolarını ve militanlarını kaybettiler.”[1]
Ama savaş yılları, yalnızca karşı devrimci terörle damgalanmıyordu. Bu dönemde, IV. Enternasyonal içinde, sert ideolojik-siyasi tartışmalar ve kopmalar da yaşandı. IV. Enternasyonal içinde daha 1939 yılında bir ayrışma yaşanmış; Stalin-Hitler ittifakının ardından, IV. Enternasyonal’in SSCB’yi emperyalizme karşı savunma tavrını reddeden Burnham- Schachtman-Abern önderliğindeki ABD’li Troçkistler ondan kopmuşlardı. 
IV. Enternasyonal içindeki bir diğer ayrışma, Almanya örgütü içinde Ekim 1941’de yayınlanan “Üç Tez” adlı belgeyle ortaya çıktı. Bu belge, Almanya şubesinin (IKD) önderliğinin, “özünde sosyalist devrim dönemi olmayı sürdüren çağımızın tarihsel karakterine denk düşen sosyalist ve geçiş programımızın yerine, demokratik devrim üzerinden gitme gerekliliği ve demokratik devrim perspektifi, Avrupa’nın bütün ezilen halklarının büyük ulusal demokratik savaşı üzerinde kurulu bir ulusal demokratik programı geçirdiğini” ilan ediyordu.
Bu tartışmaya, ABD emperyalizminin savaşa katılmasının ardından, IV. Enternasyonal’in Çin şubesinde patlak veren bir başkası eklendi. IV. Enternasyonal’in resmi pozisyonu, yarı-sömürge bir ülke olarak Çin’in Japon emperyalizmi karşısında savunusuydu. Çin şubesi içindeki çoğunluk bu resmi görüşü savunmaya devam ederken, azınlık eğilimi, ABD’nin savaşa katılmasıyla birlikte Çin’in ulusal mücadelesinin savaşın genel emperyalist karakterine tabi olduğunu savunuyordu. 
Dördüncü Enternasyonal, bütün bu sapmalara karşı, proleter devrimcilerin görevinin, Avrupa’daki halk kitleleri arasında en barbarca yöntemlerle sürmekte olan NAZİ işgaliyle birlikte kabaran “ulusal direniş” duygusunun “proleter devrimi ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri kanalına akıtılması” olduğunda ısrar etti. 
Pablo’nun yükselişi
IV. Enternasyonal, Temmuz 1943’te, Fransa, Belçika, Almanya, İspanya ve Yunanistan şubelerinin üyelerinden oluşan Avrupa Sekreterliği’ni kurmuş ve “Fourth International”i yayımlamaya başlamıştı. IV. Enternasyonal, Avrupa Sekreterliği’nin 1944 yılı Şubat ayında topladığı Avrupa Konferansı’nda, “Emperyalist Savaşın Tasfiyesi Üzerine” tezleri kabul etti. IV. Enternasyonal, bu belgede, kapitalizmin savaş sonrasında yeniden toparlanamayacağını varsayıyor ve İtalya’daki gelişmelerden hareketle, savaş sonunda Avrupa’yı devrimci bir dalganın saracağı sonucuna varıyordu. 
Konferans, ayrıca, genişletilmiş bir Avrupa Yürütme Komitesi (AYK) ile bir Avrupa Sekreterliği oluşturdu. Avrupa Sekreterliği’nin başına da Michel Raptis (Michel Pablo) seçildi. Böylece, IV. Enternasyonal’in önderliğinin ABD-SİP’ten Avrupalı şubelere aktarılması yönünde ilk adım atılırken, Pablo dünya partisi içinde daha ön plana çıkmaya başlıyordu.
Savaş sonrası ortaya çıkan durum, birçok toplantının ve çok sayıda makalenin yanı sıra, IV. Enternasyonal’in 1946 yılı Nisan ayında toplanan Uluslararası Ön Konferansı’nda da değerlendirildi. Bu Ön Konferans’ta kabul edilen “Yeni Emperyalist Barış ve Dördüncü Enternasyonal’in Partileri” başlıklı karara göre, “Savaş, kapitalist ekonominin düzensizliğini derinleştirmiş; toplumsal ve uluslararası ilişkilerde göreli istikrarlı bir dengenin son olanaklarını da ortadan kaldırmıştır.”[2]
Savaş sonrası bütün gelişmelerin “uzun bir ağır ekonomik zorluklar, şiddetli sarsıntılar, kısmi ve genel krizler döneminin” işareti olduğunu savunan IV. Enternasyonal, bu kararında, belirleyici etmenin, “devrimci önderliğin güçlendirilmesi” ve “devrimci hareketlerin gelişmesi” olduğunu vurguluyordu.
Doğu Avrupa’da Stalinizm'in rolü
Sovyet bürokrasisi, Kızıl Ordu’nun işgal ettiği Doğu Avrupa ülkelerinde (Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Romanya) kendi denetiminde bir dizi “tampon devlet” kurmuştu. Bu ülkelerin NAZİ’lerle işbirliği yapmış olan yöneticilerinin çok azı emekçilerin ve yoksul köylülerin öfkesi karşısında canını kurtarabilmiş; Kremlin bürokrasisinin bu geri ülkelerdeki kuklaları da burjuvazinin kalan kesimleriyle koalisyon hükümetleri kurmuşlardı. 
Kremlin’in bu ülkelerdeki uzantıları, ABD ile SSCB arasındaki ilişkilerin gerildiği 1947 sonrasında, burjuva devlet aygıtlarına hiç dokunmaksızın kimi burjuva partilerini tasfiye edip kimilerini kendilerine yedekleyerek, iktidarı ele geçirdiler. Stalinist bürokrasi, kısa süre sonra, Kızıl Ordu’nun işgali altındaki bu ülkelerde kimi sektörlerde devletleştirmelere başvurdu (NAZİ işbirlikçisi kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin çoğunun mülklerine işçiler ve köylüler tarafından el konmuştu). Bu devletleştirmelere, işçi sınıfının bütün haklarından sistematik biçimde mahrum bırakılması eşlik etti. 
Kremlin bürokrasisinin bu adımının ardında, ABD emperyalizminin Avrupa’da kapitalizmi yeniden ayakları üzerine dikmek için uygulamaya koyduğu Marshall Planı yatıyordu. Aynı zamanda, Avrupa işçi sınıfının iktidarı almasını engellemeyi ve komünizm tehlikesini bertaraf etmeyi de içeren bu plan, Doğu Avrupa’daki Sovyet işgali altındaki bölgeyi de kapsıyordu. Stalinist bürokrasi, Marshall Planı’nın “tampon bölge”de uygulanmasını, hem SSCB’de kendi altını oyacağı hem de Kızıl Ordu işgali altındaki ülkelerin kendi denetiminden çıkmasına yol açabileceği kaygısıyla kısa süre sonra engelleyecek ve onun yerine, 1949’da Comecon adı altında kurumsallaşacak olan “Molotov Planı”nı geçirecekti. Bu plan, “tampon” ülkelere Sovyet desteğini ve ticareti düzenliyordu. 
IV. Enternasyonal önderliğinin resmi görüşünü ifade eden ve 1944 yılında Fourth International’da yayımlanan bir başyazıda, [3] “asalak yarı-feodal toprak sahiplerinin sömürüsü ile modern kapitalist sömürünün yükünü birlikte taşıyan” Doğu Avrupa’daki ülkelerin “bir sosyalist dönüşüm için fazlasıyla olgunlaşmış olduğu” tespitini yapmıştı. IV. Enternasyonal, Kızıl Ordu’nun faşizm karşısında elde ettiği zaferin Doğu Avrupa’daki emekçi kitleler içinde “Kızıl Ordu’nun girmesiyle birlikte kendi devrimlerini gerçekleştirecekleri ve Sovyet iktidarını kuracakları umudunu canlandırdığını” belirtiyor ve ekliyordu:
“Ama baştan aşağı ulusalcı ve gerici olan Kremlin çetesi, tam tersi bir politika peşinde. Lenin ve Troçki döneminde, Bolşeviklerin barış koşulları, açık bir şekilde, ‘ilhaksız ve tazminatsız’ olarak ilan edilmişti. Stalin’in politikası ise bir zorla ilhak ve savaş tazminatları uygulamasıdır. Lenin ve Troçki döneminde, Kızıl Ordu’nun  görevi, nefret edilen kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin hesabını görmesi için proletaryaya yardımcı olmak ve onları kendi sosyalist devrimlerini gerçekleştirmeleri yönünde cesaretlendirmekti. Stalin, Kızıl Ordu’yu, kapitalist statükoyu korumak, gerici diktatörlük rejimlerini desteklemek, kitlelerin kaderlerini kendi ellerine alma yönündeki bütün girişimlerini ezmek ve sovyetleştirme yönündeki her çabaya karşı koymak için kullanıyor.”
Başyazı, Kremlin bürokrasisinin “Avrupa’nın herhangi bir yerindeki kitlesel ayaklanmalardan ve sosyalist devrimlerden en az emperyalistler kadar korkmakta” olduğunu vurguluyor, onu, “Doğu Avrupa’da kapitalist mülkiyetin jandarması” ilan ediyordu.
Doğu Avrupa ve Kremlin bürokrasisinin orada oynadığı rol, ABD-SİP’in Kasım 1944’te toplanan Kongresi’nde de ele alınmıştı. Avrupa’daki duruma ilişkin kapsamlı değerlendirmelerin yapıldığı bu kongrenin benimsediği “Avrupa Devrimi ve Devrimci Partinin Görevleri” başlıklı karar, Avrupa proletaryasının güçlerini birleştirerek emperyalist işgalcileri ve baskıcıları kovması gerektiğini belirtiyor; gerici ulusal sınırlardan arındırılmış bir Avrupa’nın kurulması yönünde, sovyetler üzerine kurulu bir ‘Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’ talebini yükseltiyordu. 
Kararda, ayrıca, Kremlin’in Alman-İtalyan-Japon ittifakını yenilgiye uğramasının ardından emperyalist güçler arasında manevra yapma olanağını yitirdiği vurgulanmış ve SSCB’nin “İngiliz-Amerikan emperyalistlerinin yoğun baskısıyla karşılaşacağı” tespiti yapılmıştı. Kremlin, bu yüzden, “Sovyetler Birliği’nin çevresindeki ülkelerdeki (Polonya, Romanya, Yugoslavya, Çekoslovakya vb.) etkisi altındaki ‘dost’ yönetimler kurmak için” askeri gücünü kullanıyor; aynı zamanda da, Avrupa’da kapitalist sistemin yaşamasını garantileyerek, kendini bir proleter devrim tehlikesi karşısında sağlama almaya çalışıyordu.
Kızıl Ordu işgali altındaki Doğu Avrupa’nın durumu, IV. Enternasyonal’in yayın organı International’ın Mart 1945 tarihli sayısında yer alan “SSCB ve Stalinizme Karşı Mücadele” başlıklı başyazıda da ele alınmıştı.[4] Başyazıda, SSCB’nin emperyalist saldırı karşısında savunusu tavrının artık geçerli olmadığı vurgulanıyor ve “Bugün, değişen nesnel koşullarla, askeri savunma sorununun gündemden düşmesiyle birlikte, programımızın Sovyet kitlelerinin Stalinist rejimi siyasi bir devrim yoluyla devirmek için örgütlenmesine ilişkin bölümü yeniden ön plana çıkmaktadır”[5] deniyordu.
Nisan 1946’da toplanan II. Uluslararası Konferansı’nda Avrupa’daki bütün “işgal birliklerinin derhal çekilmesi” talebini yükselten IV. Enternasyonal, işgalci güçlere karşı enternasyonalist sınıf mücadelesi eksenin-de bir mücadele verilmesi ve bu mücadelede işçi hareketinin bağımsız- lığının savunulması gerektiğini vurguladı. Bu mücadelenin temel hedefi de, bütün ülkelerin Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri altında birleşmesiydi.
1946’daki Uluslararası Konferans Kararı’nın SSCB işgali altındaki ülkelere ilişkin bölümünde, IV. Enternasyonal’in buralardaki şubelerinin, “bir yandan toprak reformunun tamamlanması ve sanayinin, bankaların ve ulaşımın devletleştirilmesi için“ mücadelenin yanı sıra, her halkın kendi kaderini tayin etme hakkı ve ulusal azınlıkların savunusu talebi de yer alıyordu. Bu kararın bir diğer özelliği, ABD-SİP’in 1944’teki kongresinde alınan karardan ve Enternasyonal’in önceki tutumundan farklı olarak, Doğu Avrupa’daki Kızıl Ordu’ya ilişkin olarak, onun “dost bir proleter ordu“ haline gelebileceği olasılığının eklenmesiydi: “Onlar [IV. Enternasyonal’in Kızıl Ordu işgali altındaki ülkelerde bulunan şubeleri] … Kızıl Ordu’nun varlığını yalnızca, toprak reformunun tamamlanmasını ve üretim araçlarının devletleştirilmesini emperyalizme ve ulusal gerici unsurlara karşı garanti altına alma hedefine sahip, işçi sınıfı hareketinin özgür gelişimini hiçbir şekilde engellemeyen dost bir proleter ordu olduğu ölçüde hoş görürler. Şubelerimiz, Kızıl Ordu’nun Sovyet bürokrasisinin gerici emirlerine boyun eğerek kitlelerin isyancı hareketlerine, kapitalizmi yıkmaya ve proletarya diktatörlüğünü kurmaya yönelik mücadelelerine karşı çıktığı her durumda, Kızıl Ordu’nun yenilgisinden ve işçilerin zaferinden yana olacaktır.“[6]
Bununla birlikte, bu tespitlerde, Pablocu revizyonistlerin sonraki yıllarda IV. Enternasyonal’e egemen kılmaya çalışacağı, Kremlin bürokrasisine ilerici rol biçme çabasının ya da işçi sınıfına ve IV. Enternasyonal’e güvensizliğinin zerresi yoktur.
IV. Enternasyonal’in II. Uluslararası Konferansı, SSCB’nin Doğu Avrupa’da oynadığı role hiçbir “devrimci” nitelik atfetmemişti: 
“Sovyet bürokrasisinin açgözlü doğası ile tutucu, alçak ve gerici politikası onun bu ülkelerdeki faaliyeti dolayımıyla en baştan açığa çıktı. Bürokrasi, sosyalist devrimin hızla tamamlanması, bu ülkelerin SSCB ile özgürce birleşmesi, onların ekonomisinin gelişmesi ve Sovyet ekonomisi ile uyumlu işlemesi için kitle hareketine aktif biçimde yardımcı olmak yerine, bu kitle hareketini, yalnızca, iktidara getirmiş olduğu burjuvaziye ve gerici kliklere karşı yedekte tutulan bir tehdit olarak kullanmıştır... Bürokrasi, kendi ekonomik denetimini uygulamaya yönelik ilk çabalarında (tarım reformu, yabancı sermayenin kamulaştırılması, sanayinin az çok kapsamlı biçimde ulusallaştırılması, proletaryaya iktidarı ele geçirme çağrısı yapmaksızın kapitalizme bürokratik biçimde yukarıdan saldırma) tersliklerle karşılaşmıştır... Stalinist bürokrasinin gerici politikasıyla dünya devrimi için oluşturduğu tehlikeleri Sovyet ve dünya proletaryasına anlatan ve bürokrasinin derhal devrilmesi çağrısı yapan IV. Enternasyonal, SSCB’nin yozlaşmış bir işçi devleti olduğuna ilişkin düşüncesini korumaktadır. O, SSCB’deki ulusallaştırılmış planlı ekonominin ve SSCB’nin denetimindeki ülkelerdeki ilerici ekonomik reformların gerici emperyalist saldırılara karşı savunusunun proletarya açısından taşıdığı önemi gözden kaçırmamaktadır.”[7]
Özetle, IV. Enternasyonal, 1946 yılında, Stalinizm'in karşı devrimci karakterine ilişkin herhangi bir yanılsama içinde değildi.

devam edecek  

Dipnotlar

[1] Report on the Fourth International - Since the Outbreak of War, 1939-48, II. Congress of the Fourth International—Paris, April 1948, Fourth International, New York, Vol. IX, No. 8, December 1948, pp. 251-57
[2] The New Imperialist Peace and the Building of the Parties of the Fourth International, Nisan 1946’daki Uluslararası Ön Konferans’ta benimsenen karar, Workers’ International News, Cilt.6, No.10, Kasım-Aralık 1946; Fourth International, Cilt VII, No. 6, Haziran 1946, syf. 163-165
[3] The Kremlin’s Counter-Revolutionary Role In Eastern Europe (Kremlin’in Doğu Avrupa’daki Karşı Devrimci Rolü), Editoryal, Fourth International, Cilt 5, No.10, Ekim 1944, syf. 291-293.
[4] The USSR and Struggle Against Stalinism, Başyazı, International, vol.6 No.3, March 1945, pp.67-73
[5] Age.
[6] Age.
[7] Age.