Liberalizmin ve Reformizmin Gölgesinde 1 Mayıs

1 Mayıs 2012, Türkiye’nin birçok ilinde her yaştan on binlerce işçinin, emekçinin ve gencin katılımıyla kutlandı. Hiç kuşkusuz herkesin gözü kulağı, geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da İstanbul Taksim Meydanı’ndaydı. KESK, DİSK, TTB, TMMOB öncülüğünde Taksim’de gerçekleştirilen 1 Mayıs kutlamaları, burjuva basının “herkesin 1 Mayıs’ı” şeklinde verdiği kurgusal haberlerden de anlaşılabileceği gibi tam bir “bayram” havasında kutlandı. Fakat 2008’den itibaren tüm dünyayı ve Türkiye’yi de içine alan küresel mali krizin etkilerinin devam ettiği,  işsizliğin, yoksulluğun, gelir adaletsizliğinin ve toplumsal sefaletin her geçen gün katlanarak arttığı şu ortamda nasıl olup da 1 Mayıs kutlamalarının işçi sınıfı ve çalışanlar açısından “gerçek bir bayram havasında” kutlanabildiğine kimse akıl sır erdiremedi!
1 Mayıs 2012, geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da burjuvazinin ve onun işlerini yürüten devletin himayesi altında bir araya gelen sendika bürokrasileri ile sözde “sol” burjuva ve küçük burjuva düzen partileri eliyle “herkesin 1 Mayıs’ı” haline getirildi. Ne yazık ki Taksim’deki kutlamalara damgasını vuran şey işçi sınıfının bağımsız ve devrimci talepleri değil, her türlü liberal, reformist ve sosyal-demokrat eğilimin tam manasıyla “kakofoniye” dönüşmüş olan çok sesli korosuydu.
Hiç şüphe yok ki bu durumdan en fazla memnuniyet duyan burjuvazi, onun devleti ve hükümetidir. Zira küresel ekonomik krize kesin bir çözüm üretilemediği; Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da patlak veren halk hareketlerinin emperyalist merkezlerce bütünüyle kontrol altına alınamadığı bir evrede, bıçak sırtında sürdürülen -sözde- “ekonomik istikrar” ve “toplumsal uzlaşı” ortamı en çok onların işine yarıyor. Bununla birlikte, bu dengenin, küresel ölçekte işçi sınıfının lehine değişmesi halinde -ki bu gayet mümkün- uluslararası kapitalizmin ve Türkiye burjuvazisinin yeniden “toplumsal devrim kâbusları” görmeye başlayacağından emin olabiliriz.
Taksim’deki 1 Mayıs kutlamaları, AKP’ye yönelik toplumsal öfkenin yegane öznesi olmaya çalışan CHP’nin “işçi kolları” konumundaki sendikal örgütlerin önderliğinde yaratılan liberal, reformist ve sosyal demokrat bir atmosferde kutlandı. AKP karşıtı muhalefetin önemli bir bileşeni olan BDP de, aynı şekilde, kendi “işçi kolu” konumundaki KESK içindeki “yurtsever” bürokratları aracılığıyla alandaki yerini aldı. Kürt meselesini 1 Mayıs politikasının odak noktasına yerleştiren BDP (başka şekilde olması zaten düşünülemezdi), geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da 1 Mayıs sürecinin örgütlenmesine -sendikal düzlemde- aktif olarak katılarak, Kürt sorununun “demokratik çözümü” noktasında şimdiye kadar savuna geldiği liberal-burjuva çözüm programına Taksim kürsüsünde yer açmayı başardı. Kuşkusuz BDP’nin taleplerinin sendikal bürokrasi ve devlet nezdinde meşruiyet sağlayabilmesinin esas nedeni, onun sendikalar, özellikle de KESK üzerindeki etkisinden çok, 1 Mayıs’ı “kazasız belasız” atlatmak isteyen burjuva siyasetidir.
Reformist koro
Taksim’deki 1 Mayıs kürsüsüne yansımamış olsa da, alana gelen işçiler, emekçiler ve gençler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de artan işsizliğe, yoksulluğa, gelir adaletsizliğine, demokratik haklara yapılan saldırılara ve bölgesel savaş tehlikesine karşı seslerini yükseltmeye çalıştılar.
Onbinlerce emekçi, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, Türkiye’de de sermayenin işçi sınıfına dönük kapsamlı saldırısına karşı, “kıdem tazminatının ortadan kaldırılmaması”, “eğitim, sağlık hizmetlerinin parasız hale getirilmesi”, “kadın ve çocuk emeği sömürüsüne son verilmesi”, “4+4+4 uygulamasına son verilmesi”, “Türkiye’nin Suriye’ye yönelik emperyalist bir müdahaleye dahil olmaması” gibi önemli talepleri dile getirmeye çalıştılar.
Ancak bu talepler, burjuvazinin, devletin, sendika bürokrasilerinin -ve onların “solcu” dostlarının- ortak çabasıyla yaratılmış olan liberal, reformist, sosyal demokrat koronun içinde boğulmaktan kurtulamadı. Başka bir deyişle, 2011’deki oyun 2012’de bir kez daha sahnelenmiş oldu.
Sendikalar arasında “bölünme”
Bu seneki 1 Mayıs’ın daha önceki yıllardaki 1 Mayıs’lardan tek “farkı”, DİSK, KESK, Türk-İş, Kamu-Sen ve Hak-İş gibi sendikalar arasındaki “uzatmalı ittifakın” iflas etmiş olmasıdır.
Sendikalar arasında daha önceki dönemden kalma “geçici uzlaşmanın” 1 Mayıs 2012’de tuzla buz olmasının başlıca nedenleri ekonomik krizin her geçen gün derinleşmesi ve AKP’nin devlet olanaklarından beslenerek daha da otoriter bir yönetim anlayış sergilemesidir (kuşkusuz başka “faktörler” de var ama hepsine burada değinmemiz mümkün değil).
Anlaşılan o ki CHP ekseninde AKP’ye karşı muhalefet yapmayı deneyen KESK ve DİSK’in yanı sıra, Türk-İş ile hükümet arasında da ipler iyice gerilmiş durumda.
Türk-İş’in Bursa mitingi, “kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesi” ve “işsizlik fonunun göz göre yağmalanması” vb. meselelerde uzun süre sessiz kalan Türk-İş bürokrasisinin, kendi tabanındaki mevcut huzursuzluğu hafifletebilmek için AKP’den “bağımsız” bir görüntü vermeye çalıştığının göstergesidir.
Öte yandan MHP’ye “yakınlığı” ile bilinen Kamu-Sen’i bir tarafa koyarsak, Hak-İş’in geldiği nokta, onunla AKP iktidarı arasındaki ilişkinin ne denli organikleştiğini gösteriyor. Bu ilişki öylesine sıkı ki, Memur-Sen ile Hak-İş’in Ankara’da gerçekleştirdiği mitinge, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik bile katıldı.
Cumhuriyet tarihinde, 1977’den sonra ilk kez bir bakanın 1 Mayıs mitingine katılarak işçilere konuşma yapması, AKP’nin basit bir “demokrasi” şovu değildir. Bu, büyük sermaye ve onun iktidarı ile sendika bürokrasisinin bir kanadının, işçi sınıfına yönelik yeni saldırılar konusunda bütünüyle anlaşmış olduğunu göstermektedir.
Sendikalar arasındaki bu bölünmüşlük, çoğu kişinin sandığının aksine, Kürt sorununda yaşanan “fikir ayrılığından” kaynaklı siyasi ya da ideolojik bir bölünme değildir. Zira aynı sendikalar, 1 Mayıs 2011’de içinde Kürt sorununun “demokratik çözümünü” de içeren bir bildiriye ortak imza atmıştı.
Küçük burjuva solun durumu
Bütün bu olup bitenler, yıllardır, burjuvazinin, devletin ve sendika bürokrasilerinin, 1 Mayıs’ın devrimci içeriğini boşaltmak ve onu “resmi bir devlet töreni” haline getirmek için nasıl çabaladığını işçi sınıfına, emekçilere ve gençlere anlatmaya çalışan Marksist devrimciler için hiç şaşırtıcı değil.
Asıl şaşıranlar, 1 Mayıs’ı 2009 yılında Türk-İş ile Hak-İş’in kuyruğunda kutlayan ya da DİSK ve KESK bürokrasilerine “devrimci” övgüler düzen “solcular” olmalı.
Bu sözde “solun” onca acı deneyimden sonra hala aynı hataları yapmaya devam ediyor olması, ancak onların zihinsel çürümüşlüğünün ve dogmatizminin vardığı düzeyi ifade etmektedir.
Bahsi geçen bütün bu “sol” çevrelerin onca yaşanan pratikten ders çıkarmamış olması, elbette, onların “kötü niyetlerinden” ya da “beceriksizliklerinden” kaynaklanmıyor. Onların sendika bürokrasilerine eklemlenmelerinin nedeni, uluslararası sosyalizm mücadelesinin tarihsel ve programatik çıkarları üzerine kurulu enternasyonalist-Marksist bir perspektife sahip olmamalarıdır.
Her fırsatta “demokratik” burjuva partilerine, devlete ve sendika bürokrasilerine yedeklenmekten kurtulamayan küçük burjuva “solu”, burjuvazinin farklı kesimlerinin sendikalar üzerinden 1 Mayıs alanına egemen olmasında önemli bir rol oynamayı sürdürmektedir.
Bu “solcular”, 40-50 yıllık ulusalcı-kalkınmacı programlara olan bağlılıkları nedeniyle, her 1 Mayıs’ta, ilk bakışta “en keskin” sloganları yükseltiyor gibi gözükseler de, gerçekte sermaye sınıfının hayalini kurduğu “toplumsal uzlaşı”ya dayalı 1 Mayıs manzaralarının etkisiz “ortakları” olmaktan öteye geçememektedirler.
1 Mayıs 2012’in ardından, bu sözde “sol”, kimi “keskin” sloganlar ve “gösterişli” kortejler ile durumu kendince idare etmeye çalışsa da, gerçekte, kendi kendilerini kandırmaya devam ediyorlar.
BDP’nin ve sendikal bürokrasinin kuyrukçuluğunu yapmayı kendi siyasi programlarının “değişmez ilkesi” haline getirmiş olan bu küçük burjuva “solcularının” 1 Mayıs değerlendirmeleri -bunların arasında kendisini “Troçkist” olarak tanımlayan çok sayıda grup da var- her sene olduğu gibi, “etliye sütlüye dokunmayan” ve esas olarak kendi tabanlarını motive ve konsolide etmeyi amaçlayan propaganda haberlerinden öteye geçemedi.
1 Mayıs’a ilişkin baştan sona yanlış ve çarpık bilgiler ile donatılmış bu değerlendirmeler arasında, işçi sınıfının sınıf ve sosyalizm mücadelesine yol gösterecek herhangi bir enternasyonalist-devrimci perspektif, bir yenilik bulmak mümkün değil.
Onların bir kesimi, “Kürt proletaryasının solcu partisi” olarak tanımladıkları BDP’nin arkasında hizaya geçerek ya da bu partiyle -önümüzdeki dönemde- ilkesiz ve oportünist bir temelde seçim ittifakları kurma hayalleri kurarak, diğer bir kesimi ise bütünüyle sendikal bürokrasinin önünde yerlere kapanarak, sonuçta, bu önderlikler dolayımıyla -bilerek ya da bilmeyerek- burjuvaziye hizmet ediyorlar. Başka bir deyişle, “solun” bu kesimleri, Marksizm’in ABC’si olan bağımsız işçi sınıfı politikasını bütünüyle rafa kaldırmış, onun yerine bütünüyle kendi ikameci ve kuyrukçu çizgilerinin tutsağı haline gelmiş durumda.
Devrimci 1 Mayıs için devrimci parti!
1 Mayıs, burjuvazi (sermaye) ve işçi sınıfı (emek) arasında sağlandığı düşünülen “toplumsal uzlaşı”nın bir “bayram” ya da “şölen” havasında kutlandığı bir gün değil; uluslararası işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı baş kaldırdığı bir mücadele ve direniş günüdür.
1 Mayıs’lara damgasını vurması gereken şey, hangi etnik, dini, kültürel kökenden gelirse gelsin tüm işçilerin, emekçilerin, devrimci bir sınıf olarak, sermayeye karşı bağımsız taleplerini yükseltmesidir. Bu biçimiyle 1 Mayıs, sosyalist dünya devrimi yolunda ilerleyen işçi sınıfının uluslararası burjuvaziye karşı yumruğunu sıktığı bir gündür.
Troçki  “Neden 1 Mayıs?” sorusuna şöyle cevap veriyordu: “1 Mayıs bayramına atfedilen esas görev, ekonomik bir kategori olarak işçi sınıfını kelimenin sosyolojik anlamında işçi sınıfına dönüştürme, yani tüm çıkarlarının bilincinde olan ve proletarya diktatörlüğü ve sosyalist devrim için çabalayan bir sınıf yaratma sürecini kolaylaştırmaktır.” (1 Mayıs ve Enternasyonal, Lev Troçki, 1 Mayıs 1918)
Bununla birlikte, 1 Mayıs’ın, burjuva toplumunun devrimci temellerde dönüştürülmesinde bir “köprü vazifesi” görebilmesinin yolu, işçi sınıfının, bütün burjuva ve küçük-burjuva siyasi önderliklerden bağımsız bir siyasi güç olarak örgütlemesinden geçmektedir. Bu, dünya çapında Marksist bir işçi sınıfı önderliğinin (IV. Enternasyonal’in) güçlenmesiyle başarıya ulaşabilecek sosyalizm mücadelesiyle mümkündür.
1 Mayıs’ın burjuvazinin, devletin ve sendikacıların denetiminde “resmi bir devlet törenine” ve içi boşaltılmış bir “emek bayramına” dönüştürülmesine karşı çıkan TOPLUMSAL EŞİTLİK / SOSYALİZM, mütevazı ama bütünüyle enternasyonalist-Marksist perspektifler ve inançla kuşanmış kortejiyle İstanbul Taksim 1 Mayıs alanındaki yerini bu sene de aldı.
Bizler, burjuva partilerinin, sendika bürokrasilerinin ve onların kuyruğundaki küçük burjuva “solcularından” farklı olarak, liberalizme, reformizme ve sosyal-demokrasiye karşı IV. Enternasyonal’in dünya devrimi programını ifade eden talepleri yükselttik. İşçi sınıfının mülk sahibi sınıflardan tam anlamıyla bağımsız bir perspektife ve örgütlenmeye sahip olması konusundaki ısrarımız ve kararlılığımız, boş bir inancın ürünü değildir. O, kapitalizmin bilimsel çözümlemesi üzerine kurulu enternasyonalist devrimci bir iradenin ifadesidir.
TOPLUMSAL EŞİTLİK / SOSYALİZM’in bu iradesi, Marx, Engels, Lenin, Troçki ve Luxemburg tarafından temelleri atılan tarihsel maddeci-diyalektik yönetimi kendisine rehber edinmiş bir devrimci işçi partisini inşa etme mücadelesinde cisimleşmektedir.
İşçi sınıfı saflarının 1 Mayıs 2012’de tanık olduğumuz küçük burjuva ulusalcı, liberal ve reformist yanılsamalardan arındırılması gerekiyor. Bunun başarılamaması durumunda, emekçilerin mevcut sendikal ve siyasi önderlikler eliyle yeni ve daha ağır yenilgilere sürüklenmesi kaçınılmazdır.
Bu gidişatı önlemenin yolu, mülk sahibi sınıfların bütün kesimlerinden bağımsız, Marksist bir işçi sınıfı partisinin inşasından geçiyor. İşçi sınıfı devrimcilerini ve gençliği, burjuva ve küçük burjuva “soluna” rengini veren liberalizm, reformizm ve sosyal demokrasi ile arasına kalın duvarlar örmeye ve bu mücadeleye katılmaya çağırıyoruz.