Sosyalizmin Penceresinden

Suriye’ye Müdahale Hazırlıkları
Nisan ayı Suriye’deki gelişmeler açısından oldukça hareketli geçti. 1 Nisanda İstanbul’da yapılan “Suriye’nin Dostları Grubu” toplantısı Suriye burjuva muhalefetinin, onları açıkça destekleyen başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin ve işbirlikçi ülkelerin niyetlerini açıkça ortaya çıkartması açısından önemliydi. 
Toplantıya katılan 82 ülke ve BM, Arap Birliği, AB, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Afrika Birliği gibi çeşitli örgütler, ilki Tunus’ta yapılan konferansın sonuç bildirisiyle bağlantılı bir şekilde, ikinci toplantının sonunda İstanbul bildirisine de imza attılar. İstanbul bildirisinde "Suriye'nin dostları Suriye'nin geleceğinin bizzat Suriye halkı tarafından kararlaştırılması gerektiğini ve Suriye halkının meşru ve haklı talepleri karşılanıncaya kadar onlarla birlikte olunacağı" vurgulandı. Bu birlikteliğin Basra Körfezi'ne kıyısı bulunan Sünni Arap monarşilerince finanse edileceği de satır aralarından okundu (Özgür Suriye Ordusu askerlerine maaş bağlandı). Suriye Ulusal Konseyi'nin konferansa sunduğu rapor doğrultusunda Suriye rejiminin geniş çaplı bir biçimde insan hakları ihlallerine ve şiddete devam ettiği, durumun çok kötü olduğu, binlerce insanın kötü şartlarda yaşadığı, tutuklandığı ya da evlerinden olduğu anlatıldı. Bu çerçevede BM'nin, Arap Birliği’nin ve İİT'nin aldığı kararlar ve Kofi Annan planının öneminin altı çizildi. Esad sonrasına yönelik Suriye’ye yatırım yapan “Suriye’nin Dostları”, emperyalist müdahale ile yatırımlarının karşılığını bir an önce almanın hesaplarını yapıyor. Ancak gelişmeler bu sorunun çözümü için daha zamana ihtiyaç olduğunu gösteriyor. 
10 Nisandan itibaren Suriye’de uygulamaya konan ve Suriye topraklarında “hesabı olan” farklı emperyalist güçler arasında kısmi bir denge politikası oluşturarak çatışmaları kısmen azaltan Annan Planı ise Suriye konusunda uzlaşamayan emperyalistlere biraz daha zaman kazandırma işlevini yerine getiriyor. 
Bu süreç devam ederken ABD’nin NATO üyesi müttefiklerinden ve Basra Körfezindeki Arap monarşilerinden oluşan “Suriye’nin Dostları“, Suriye’ye karşı savaş hazırlıklarını hızlandırmak için 19 Nisan günü bu kez Paris’te toplandı. Toplantıda konuşulan ana konu Esad yönetiminin Annan planı çerçevesinde uluslararası alanda daha da sıkıştırılması ve muhalefetin örgütlenmesi oldu. Türkiye sınırında yaşanan (ya da yaşandığı iddia edilen) Suriye güçlerinin ateş açması olayının gerektiğinde “bir NATO ülkesine saldırı” olarak tanımlanabileceğinin ve bu yolla Suriye’ye BM’den karar alınmasına gerek kalmadan saldırmanın hesapları da bu toplantıda yapıldı. 
Esad karşıtı muhalefet güçlerinin kendi içlerindeki çok parçalı yapısı ve anlaşamamaları karşısında ABD ve destekçileri, dağınık olan muhalefetin örgütlenmesi için zamana ihtiyaç duyarken, Rusya ve Çin ise Esad’ın ülke içerisinde yeniden güçlenmesinin kolay olmayacağını biliyorlar. Erdoğan hükümeti ise Suriye’ye yönelik savaşın ve işgalin başlıca sözcülüğüne soyunmuş durumda. Türkiye, her ne kadar konumu ve durumu itibariyle ABD’nin çizdiği sınırlar içerisinde “kabadayılık” yapıyor gibi görünse de bölgenin basit bir provokasyonla, bir anda, yangın yerine çevrilebileceğini unutmamak gerekiyor. Her durumda, sosyalist işçi ve gençlere düşen görev, Suriye'ye yönelik herhangi bir askeri müdahaleye karşı anti-militarist propagandayı uluslararası alanda yükseltmek ve Esad ile burjuva muhalefetinden bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin tek devrimci çözümü geliştirebileceğini önceki “Bahar” eylemleri örnekleriyle birlikte anlatmak olmalı.
İran ile pazarlık
Uluslararası gündemin bir diğer önemli maddesini, nükleer programı nedeniyle İran ile Batılı emperyalistler ve onların bölgedeki müttefikleri arasında yaşanan gerilim oluşturuyor. Başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist devletler tarafından uzun bir süredir “nükleer silah üretmeye çalışmakla” suçlanan İran, 14 Nisan’da, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda BM Güvenlik Konseyi üyeleri ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ile Almanya'dan oluşan "5 artı 1" ülkeleriyle nükleer müzakere için masaya oturdu. Basına kapalı yapılan toplantılarda AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi CatherineAshton, müzakerelerin, “yapıcı ve yararlı” geçtiğini belirterek, 23 Mayıs'ta Bağdat'ta tarafların tekrar toplanacağını bildirdi. 
İran’ın nükleer programı, ABD'nin desteğiyle 55 yıl önce Şah döneminde başlamış ve İran bu süre içerisinde ABD’nin yanı sıra Batı Almanya ve Fransa'dan da yardım almıştı. İran 1979 İslam Devrimi'nden sonra Avrupa ülkeleriyle işbirliğini sürdürmeye devam etti. Ancak ABD'nin engellemeleri ve Irak'la süren savaş nedeniyle, 1980'li yıllarda nükleer programda bir ilerleme sağlanamadı. İran’ın nükleer programı, 1990'lardan itibaren, asıl olarak, Rusya'nın desteğiyle sürdü. 2000'lerin başından itibaren ise Batılı emperyalistler, İran'ın atom bombası yapacağı iddiasıyla, Tahran'a aşamalı olarak yaptırım uygulamaya ve siyasi baskıya başladı.
Bu dönemde İran ile İsrail’in karşılıklı açıklamaları zaman zaman gündeme damgasını vurdu. Kendisinde nükleer silah olup olmadığı sorularını net olarak hiçbir zaman yanıtlamamakla birlikte nükleer silahlara sahip olduğu bilinen İsrail, nükleer silaha sahip İran'ı güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak gördüğünü ve bunu engellemek için “zamanın tükendiği” uyarısında bulunmuştu. İsrail Başbakanı BenyaminNetanyahu’nun, İran'ın nükleer tesislerine saldırı düzenleyebileceğinden söz eden açıklamaları, başı yeterince belada olan ve şu süreçte Suriye’de rejim değişikliğiyle uğraşan ABD’yi rahatsız etmiş; Başkan Obama, tüm seçeneklerin masada olduğunu da vurgulamakla birlikte, “savaştan söz edilmemesi” uyarısında bulunmuştu. 
İran'ın nükleer programı konusunda İstanbul’da yapılan toplantı öncesindeki görüşmelerde, İran Cumhurbaşkanı MahmudAhmedinejad, ülkesinin “temel hakları” konusunda “bir adım bile geri adım atmayacaklarını” söylerken, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK), İran'ın denetçilerine izin vermediğini ve 'nükleer patlayıcı geliştirmekle bağlantılı faaliyetler sergilediğini' açıklamıştı. 5+1 ülkeleri İran'ı, uranyum zenginleştirmeyi yavaşlatma ve nükleer tesislerini UAEK denetçilerine açması konularında zorlarken, İran, UAEK’ye isimlerini açıkladıkları 5 nükleer fizikçinin öldürüldüğünü hatırlatıyor ve ülkeye uygulanan ambargoların gevşetilmesi yönünde adımlar atılmasını istiyor.
Ayrıca İran, petrol ihracatını hedef alan yaptırımlara misilleme olarak dünya petrolünün beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidi ile de emperyalist güçlere gözdağı veriyor. Bu arada, 8-14 Nisan tarihleri arasında, Basra Körfezinde ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Bahreyn hava kuvvetlerinin katıldığı ortak bir tatbikat yapıldı. Dünya kapitalist sistemi için hayati önem taşıyan petrol yollarından biri olan Hürmüz Boğazı'nda düzenlenen tatbikatın, İran’ın geçişi kapatması durumunda yapılacak müdahaleye yönelik hazırlık amacı taşıdığı gerçeği, burjuva medyada da açıkça yazıldı.  
Ortadoğu’da Irak’a yapılan müdahalenin sonuçları, ABD’nin Afganistan’da kötüleşen durumu ve Suriye’ye karşı sürdürülen “örtülü operasyon” göz önüne alındığında, emperyalistlerin İran’la bir savaşı şu anda göze alması zor görünüyor. Bununla birlikte, ABD’nin İran’ı BM, nükleer müzakereler, İsrail ve diğer körfez ülkelerini kullanarak sıkıştırmayı sürdürmesi; bu tehlikeli oyunu bölgesel güçler üzerinden oynaması en azından şimdilik daha olası görünüyor. 
AB’de Kriz Sürüyor
Ekonomik krizin sarsmaya devam ettiği Avrupa Biriliği’nde (AB) sokaklar eylemcilerle dolmaya devam ediyor. Yunanistan, Portekiz, İtalya derken son olarak İspanya’da işçiler ayağa kalktı. Sendikalar ise diğer ülkelerde olduğu gibi İspanya işçi sınıfının öfkesini “gaz alıcı” eylemlerle boşaltmaya çalışıyor. Yazılarımızda sık sık vurguladığımız işçi sınıfının siyasi önderliği sorunu, İspanya’da da bütün yakıcılığıyla ortaya çıktı.
AB’de yaşanan krizin boyutları istatistiklere de net bir biçimde yansıdı. Şubat 2012 verilerine göre Avro Bölgesi'nde işsizlik oranı yüzde 10,8'le tarihinin en yüksek düzeyine yükseldi. Bu oran Avro Bölgesi'nde 17 milyon 134 bin ve AB'de 24 milyon 550 bin işsiz bulunduğunu gösteriyor. AB istatistik kurumu Eurostat'ın verilerine bakıldığında 17 üyeli Avro Bölgesi'nde işsizlik oranı bir yıl önce yüzde 10, 2011 yılı sonunda yüzde 10,6 ve 2012 Ocak ayında yüzde 10,7 düzeyindeydi. 
Rakamlar işsizlik oranlarındaki artış eğiliminin sürdüğünü gösterirken, Şubat ayı itibariyle en yüksek işsizlik oranlarının yüzde 23,6'yla İspanya, yüzde 21'le Yunanistan (2011 sonu itibariyle), yüzde 15'le Portekiz ve yüzde 14,7'yle İrlanda'da olduğu açıklandı. İşsizlik oranları AB'nin büyük ekonomilerinden Almanya'da yüzde 5,7, İngiltere'de yüzde 8,3 (2011 sonu itibariyle), İtalya'da yüzde 9,3 ve Fransa'da yüzde 10 oldu. Eurostat, son bir yılda işsizler ordusuna 1 milyon 476 bini Avro Bölgesi'nde olmak üzere AB genelinde 1 milyon 874 bin kişinin eklendiğini duyurdu. Bu rakamlar emperyalist-kapitalist sistemin krizinin daha da derinleşeceğini ve Avrupa başta olmak üzere dünyanın birçok yerinin yeni toplumsal altüst oluşlara gebe olduğunu gösteriyor. 
Fransa Seçimleri
Uluslararası politik gündemin oldukça yoğun olduğu ve Fransa’nın da bu yoğunlukta ön plana çıktığı günlerde Fransız halkı 22 Nisanda sandığa giderek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu gerçekleştirdi. Kazananın her koşulda Fransız burjuvazisi ve büyük sermayesi olacağı seçimlerde faşist Milliyetçi Cephe adayı Marinne Le Pen'in aldığı %18'lik oy oranının dışında bir sürpriz yaşanmadı. Fransız seçim sistemi gereği ilk turda %50 oy alan bir aday çıkmadığı için 6 Mayıs'ta yalnızca Sosyalist Parti adayı FrancoisHollande (%28.6) ve Halk Hareketi için Birlik Partisi adayı Nicolas Sarkozy'nin (%27.1) katılacağı 2. tur seçimleri yapılacak. 
Sol Cephe adayı Jean-LucMelenchon %11'i aşan oyu ile ve çevrecilerin adayı Eva Jolyy %2'lik oy oranıyla 2. turda Hollande'ı destekleyeceklerini önceden açıkladılar. Sarkozy’nin seçimleri kazanabilmesi için merkez seçmeni %9'luk oyuyla temsil eden FrancoisBayrou'dan ve yarışta 3. olan faşist Le Pen'den gelebilecek destek oylarına ihtiyacı var. Ancak Fransa seçimlerinde 1. turda %80’i aşan katılım oranının 2. turda aşağılara düşmesi ve birçok seçmenin kendi adayları elendiği için 2. tur oylamasına katılmaması bekleniyor.
Fransa’da yapılan seçimlerde istisnasız tüm burjuva partilerin adaylarının ‘ulusalcı’ diyebileceğimiz politikalara sarılması, AB’nin geleceğinin tartışıldığı bu günlerde altı çizilecek önemli bir noktadır. Faşist Le Pen’in seçim sonrası konuşması aslında Fransa’daki siyasal durumun özeti gibiydi. O, ilk turun bitişe değil başlangıca işaret ediyor; sağcı ve solcu yurtseverleri, Fransa'nın kimliğini korumaya çalışanları ve Fransızları müstesna kılan özellikleri destekleyenleri bir araya getiren başlangıca işaret ediyor. 
Gerçekten de bu başlangıcın Fransa’da ulusal sınırlar içerisinde politik dengeleri değiştireceği bir gerçek. Ancak Avrupa’da yayılan işsizliğin ve ekonomik krizin kapıda olduğu bu günlerde yapılan seçim konuşmaları çok çabuk unutulacak ve fatura her zamanki gibi Fransız işçi ve emekçilerine çıkartılacaktır. Buna karşılık işçilerin Paris sokaklarını dolduracakları günler yakındır. 
Fransa işçi sınıfı sermaye sınıfının yalnızca ekonomik ve sosyal saldırı programını değil, yükselen aşırı sağ hareketi de püskürtmek göreviyle karşı karşıya geliyor. Fransa'da göçmenlere karşı yükseltilen şovenizm, yalnızca göçmenleri değil Fransız işçi sınıfı ve gençliğine yönelik de bir saldırının ifadesidir. Buna karşı koymanın tek yolu ise, tüm işçi ve emekçileri birleştirecek enternasyonalist bir işçi partisinin örgütlenmesi olacaktır.
“Yeni Teşvik Sistemi”
AKP hükümeti ekonomiyi “canlandıracak” önlemlerden biri olan Yeni Teşvik Sistemi’ni geçtiğimiz ay açıkladı. Kapitalistlere her türlü yatırım kolaylığının sağlandığı teşvik sistemiyle birlikte işçi sınıfının dizginsizce sömürüsü yoluyla krizin atlatılması hedefleniyor. Türkiye’nin 6 bölgeye ayrıldığı sistemde doğu ve güneydoğu 6. Bölge olarak tanımlandı. Vergilendirmenin düşürüldüğü ve devletin ciddi katkı sağlayacağı 6. Bölgenin “Türkiye'nin Çin”i olacağı bakanlarca da vurgulandı. Hükümet temsilcilerinin konuşmalarında son dönemde ekonomideki büyümeye dikkat çekilirken, bunun arkasında yatan kuralsız çalışma koşulları, sendikasızlaştırma, taşeronlaşma ve son aylarda sayısı iyice artan işçi cinayetlerine hiç değinilmedi. Bu arada burjuva basında bölgenin “Çin” olmasının “iyi bir şey” olduğu vurgusu yapılırken doğal olarak hiç kimse Çin işçi sınıfının çalışma koşullarını değerlendirmedi. Çin’in yükselişinin arkasında yatan insanlık dışı sömürü düzeni elbette gözlerden saklanmaya çalışılıyor. Oysa AKP iktidarının küresel sermaye yatırımlarını (reel yatırımları) çekme ve Türkiye'yi vurması kaçınılmaz olan krizi atlatma planının bir parçası olan bu uygulamanın başarılı olabilmesi için, “6. Bölge”nin kapitalistler için en az Çin kadar uygun bir sömürü alanı haline getirilmesi gerekiyor.
Bu plan uyarınca, “6. Bölge” olarak anılan ve ağırlıklı olarak Kürt halkının yaşadığı topraklar, yıllar önce gündeme getirilip henüz yasalaşmayan bölgesel asgari ücret uygulamasıyla da birlikte, kapitalistlerin vergi ödemeyip kamu kaynaklarından son derece ucuza yararlanacağı ve devletten teşvikler alacağı bir kâr cenneti haline gelecek. AKP’nin ikinci iktidar döneminde, “kayıt dışı işçi çalıştırmayı önleme ve işsizlikle mücadele” adı altında gündeme gelen bölgesel asgari ücret tartışması sırasında, ticaret ve sanayi odalarının sözcüleri, “böylece siz de daha rahat üye kaydedebileceksiniz” diyerek, sendikaların da desteğini istemişlerdi. 
Sendikaların, aynı zamanda “Kürt açılımı”nın ekonomik arka planını oluşturan “yeni teşvik sistemi” konusunda hükümetle oturacağı pazarlıkta, kimi “sert” çıkışlar eşliğinde, hükümetle anlaşacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Bununla birlikte, sermaye sınıfının yoksul Kürt emekçilerini vahşi kapitalizm koşullarında sömürmesini sağlayacak olan adımların atılmasına karşı BDP ve “sosyalist” vekillerin hiçbir karşı çalışma yürütmemesi, aksine özerklik talebine bağlı olarak bölgeye vergi inidirimi talebi bizzat BDP tarafından ifade edilmiştir.  
Türkiye egemenlerinin ABD ve Barzani'yle birlikte kendi burjuva çözümlerini dayatma çabasına karşılık, BDP de, yüzünü bir kez daha ABD, Talabani ve Barzani'ye dönerek “çözüm” geliştirilmesini istiyor. BDP'nin sınıfsal karakteri düşünüldüğünde bu gelişmelerde şaşıracak bir yan bulunmuyor. Sorun, bu durumu görmezden gelen ve bağımsız devrimci bir işçi hareketi/örgütlenmesi yaratma mücadelesi yerine, emekçileri ve gençliği Kürt hareketine yedeklemeye çalışan “sol”un durumudur. 
Burjuvazinin işçi sınıfına yönelik saldırıları, yeni teşvik sisteminde de görüldüğü üzere, etnik veya dini kimliklere göre değil, bölgelerin gelişmişlik düzeyine yani bölgeler arası birçok farkla birlikte işçi sınıfının sömürü koşulları gözönüne alınarak hazırlanıyor. Bu saldırılara karşı koymanın tek yolu da, tüm işçi ve emekçilerin birleşik devrimci mücadelesi- nin yaratılmasından geçmektedir. Bu aynı zamanda tüm demokratik hakların elde edilmesinin ve kangren haline gelmiş sorunların kalıcı çözü- münün de tek yoludur.
KCK Davaları 
Ağar’a tanınan ayrıcalıklardan yararlanma şansına sahip olamayanların başında, kuşkusuz, yıllardır haklarında bir iddianame olmaksızın tutuklu bulunan Kürt politikacıları ve demokrat aydınlar geliyor. 
Son KCK operasyonları sürecinde tutuklanan aydınlar ve siyasetçilerle ilgili olarak savcı İsmail Tandoğan tarafından hazırlanan 2. KCK iddianamesi, Başsavcılığın onayının ardından İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Kürtçe açılımı Koma CivakênKurdistan olan KCK’nin Türkçe karşılığı 'Kürdistan Halklar Topluluğu'.
1. iddianame özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Adnan Çimen tarafından 147'si tutuklu 193 şüpheli kişi hakkında 2 bin 400 sayfa olarak hazırlamıştı. İddianameye göre KCK'nin akademik kadrosunda bulunduğu iddia edilen Prof. Dr. Büşra Ersanlı için 38 yıl, Ragıp Zarakolu için 15 yıl hapis cezası isteniyor. Dava, özel yetkili İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. KCK soruşturmaları sürecinde, çoğunluğu BDP’de, yani başbakanın deyimiyle “düz ovada” siyaset yapan yüzlerce siyasetçi ve aydın gözaltına alındı, sorgulandı ve tutuklandı.
Demokrat bir aydın Ragıp Zarakolu'nun tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması, KCK davalarını dünya kamuoyunun  dikkatinden  uzak tutmaya yönelik bir oyundur. 
M. Ağar’a Özel Hukuk
Mehmet Ağar'ın Susurluk davası kapsamında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nce, Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemle ilgili olarak “cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturduğu” iddiasıyla yargıladığı davada aldığı 5 yıl hapis cezası, 2 yıla indirilerek Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından oy birliği ile onaylandı. 
Bu kararın ardından, Mehmet Ağar’ın hemen hapishaneye gönderilmesi gerekiyordu ama öyle olmadı. Zira sıradan vatandaşa uygulanan hukuk ile Ağar’a uygulanan hukuk farklıydı! 
En basit davalarda bile “şüpheliler” sabaha karşı evlerine düzenlenen operasyonlarla apar topar alınıp cezaevlerine götürülürken, hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı ve yakalama emri bulunan Ağar ortalıkta rahatça dolaştı, sözümona ceza günlerine hazırlandı. Ağar’ın avukatı ise bu süreçte yaptığı açıklamalarda, bir yandan “ciddi bir hata olduğu ve Yargıtay kararına da itiraz edeceklerini” söylüyor; diğer yandan da “kendisine uygun bir cezaevi ayarlanacağını, bu nedenle beklendiğini” belirtiyordu. Ne denebilir ki? Bu devlet, bir dönem kendisine sunduğu “hizmetler” karşılığında Ağar’a denize nazır dubleks bir cezaevi yaparsa da şaşırmamak gerekiyor. Yeter ki Ağar konuşmasın ve devletin kirli çamaşırları ortaya dökülmesin!
Binlerce faili meçhulün, yani devlet cinayetlerinin ve Kürtlere yönelik kirli savaşın -dönemin iktidar temsilcileriyle birlikte- en önemli sorumlularından biri olan bir “devlet adamı”nın yalnızca 2 yıl ceza alması, bahsi geçen dönemle burjuva siyasetçilerinin ve yargısının ne kadar hesaplaşabileceğini (!) açıkça göstermektedir. Egemen sınıf, kirli tarihini ve bu tarihi yaratan katillerini değişen koşullarla birlikte halının altına süpürmek istediğinde, her zaman önce kendini aklamakta, olabildiğince eski müttefiklerini korumakta ve topluma “geçmişle hesaplaşıyoruz” algısını yaymaya çalışmaktadır. Yaşananlar, bu kirli tarih ve onun sorumlularıyla yalnızca işçi sınıfı önderliğindeki ezilenlerin hesaplaşabileceğini bir kez daha gösteriyor.  
Göstermelik Davalar
Nisan ayında, 12 Eylül askeri darbesinin ve 28 Şubat “post-modern” darbesinin “yargılanmasına” başlandı. 
Burjuva ve küçük burjuva liberallerin “sembolik de olsa” önemli buldukları ve övgüyle karşıladıkları 12 Eylül yargılaması, acınacak derecede zavallı bir oyundan ibaret. Türkiye tarihinin bu en berbat sayfalarından birinin sorumluları, en yüksek devlet makamlarında yıllarca çalıştıktan sonra emekli oldular; bunlardan bir kısmı öldü, bir kısmı ise “saygın” ve ayrıcalıklı yurttaşlar olarak aramızda yaşamaya devam ediyorlar. Mevcut burjuva hukukuna göre hiçbir ciddi ve geçerli kanıt olmaksızın binlerce insanı tutuklayıp hapse atan anlı şanlı “olağanüstü yargı”, 12 Eylül döneminin sorumlularından bir tekini bile tutuklamış ya da onların askeri diktatörlük döneminde ve sonrasında edinmiş oldukları maddi-manevi ayrıcalıkları ellerinden almış değildir! 
Öte yandan, AKP iktidarının sözcüleri, o zamanlar içinde oldukları iktidarı hedefleyen 28 Şubat “post-modern” darbesi konusunda, tedbiri elden bırakmamakla birlikte, sorumluları tutuklamakta tereddüt etmiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 28 Şubat sürecine ilişkin değerlendirmesinde söylediklerini anımsayalım: ”Kimse bu süreci bir intikam hırsı olarak değerlendiremez, bir intikam hırsı olarak ele alamaz. Sürecin sadece demokratik parlamenter sistemlerin gereği olan bir süreç olması, bunun böyle bilinmesi gerekir…12 Eylül referandumunda verdiğimiz sözler yerine geliyor. 28 Şubat'la ilgili işin asıl sorumluları tutuklandı. Şimdi yargı nereye varacaksa oraya ulaşsın.”
Peki, 28 Şubat için “yargı nereye varacaksa oraya ulaşsın” diyen başbakan ve “olağanüstü yargı”, “darbe girişimi” ile suçladıkları insanlara uyguladıkları yaptırımları, bu ülkedeki en kanlı darbeyi gerçekleştirmiş olanlara ve onların destekleyicilerine karşı neden uygulamıyor?
Başkanı Halit Narin’in ağzından, "şimdiye kadar işçiler güldü, biraz da biz gülelim" diyerek 12 Eylül cuntasına güzellemeler yapan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu; kurucusu ve başkanı Vehbi Koç'un ağzından 12 Eylül darbesinin hemen ardından Evren'e "emrinize amadeyim" sözleri ile biten ünlü mektubu yazan Koç Holding; askeri diktatörlüğün başlıca destekleyicisi Sabancı Holding ve başta TÜSİAD olmak üzere diğerleri yargılanacak mı? 12 Eylül diktatörlüğüne bakan veren Türk İş yöneticileri ve diğer 12 Eylül suçluları yargılanabilecek mi? Hayır! AKP iktidarı ve onun “olağanüstü yargı” kurumu bütün bunları yapamıyor, yapamaz da. Çünkü AKP iktidarı, 12 Eylül askeri diktatörlüğünün açtığı küresel sermaye ile bütünleşme sürecinin nihai ürünü ve sürdürücüsüdür.
AKP iktidarının, sözde “12 Eylül yargılaması” adı altında başlattığı girişim, gerçekte, sürdürdüğü işçi-emekçi düşmanı politikalara karşı muhalefeti, bir kez daha “demokrasi” masalıyla manipüle etme çabasının bir parçasıdır. 28 Şubat “post-modern” darbesi ile ilgili dava ise “Ay Işığı”, “Balyoz” vb. bir sürü darbe girişiminde bulundukları ya da bu girişimleri destekledikleri iddiasıyla açılan davalarda ordudaki, yargıdaki ve medyadaki ulusalcı muhaliflerini tasfiye eden AKP iktidarının yine bu çerçevede attığı bir diğer adımdır.
Peki, 28 Şubat müdahalesi gerçekte neyi ifade etmektedir? İddia edildiği gibi İslamcı hareketin yükselişi veya şeriat tehlikesi nedeniyle ya da askerlerin demokrasiye tahammülsüzlüğü nedeniyle mi gerçeklemişti? Tüm askeri müdahalelerde olduğu gibi, meselenin sınıfsal özü ve ekonomik altyapısı göz ardı edildiğinde ortaya atıla- bilen ve asıl olarak toplumu yönlendirmeyi hedefleyen bu açıklamalar 28 Şubat'ın gerçek nedenini gözlerden saklamaktadır. 
Refahyol hükümetinin, dünya ekonomisindeki kapitalist küreselleşme dönemi içerisinde, Türkiye burjuvazisinin de buna eklemlendiği bir süreçte, bu ana eğilimin dışında ulusalcı bir ekonomi politikası uygulama çabası yalnızca Türkiye büyük sermayesinin değil, ABD'nin de onayıyla devrilmesinin başlıca nedeniydi. Bugün “darbe mağduru” olarak sunulan Fettullah Gülen ve ona yakın yayın organları da, o günlerde 28 Şubat'ın başlıca destekçileriydiler. Hiç şüphesiz 28 Şubat, İslamcı hareketin bölünmesi ve içinden liberal küreselleşmeci bir akımın, AKP'nin doğmasına da hizmet etmiştir; özetle AKP, aynı zamanda 28 Şubat'ın bir ürünüdür. 
Öte yandan, Kürtlere, Alevilere, Rumlara ve Ermenilere yönelik olarak geçmişte yaşanan katliamlar unutturuluyor; işçi sınıfına ve sosyalistlere yönelik kanlı saldırıların üzeri örtülüyor. Binlerce sosyalisti ve demokratı hapishanelerde tutmayı sürdüren AKP iktidarı, sözde “demokrasi” uğruna desteklediği bütün bu davaları, hem muhalefeti sindirmekte hem de işçi sınıfının gerçek gündemini; artan işsizliği ve yoksulluğu ve yoğunlaşan savaş hazırlıklarını gözlerden uzak tutmakta kullanıyor. 
Sadece askeri darbeleri değil, bu ülkenin tarihinde yaşanan tüm katliamları ve onların faillerini kendi sınıfsal perspektifi ile açığa çıkartıp yargılayabilecek tek güç işçi sınıfıdır. Çünkü bu insanlık suçlarıyla mağdur olmanın dışında hiçbir ilişkisi olmayan tek toplumsal güç odur.