23 Mayıs Grevi ve İşçi Sınıfı

KESK ve Kamu-Sen üyesi kamu emekçileri, toplu sözleşme görüşmelerinde hükümetin teklif etmiş olduğu zam önerisine karşı 23 Mayıs’ta greve çıktılar. Hükümete yakınlığıyla bilinen ve “toplu sözleşme” yetkisine sahip olan Memur-Sen Konfederasyonu bürokratları da, tabandan gelen basıncın etkisiyle, teklife açık bir şekilde teslim olmak yerine üyelerini serbest bırakma yoluna gittiler. Bu da greve katılımın oranının artmasında etkili oldu. Özellikle bazı büyükşehirlerde demiryolları, eğitim, sağlık sektörü ve vergi dairelerinde işleri tamamen durma noktasına getiren grev, yaşamın diğer alanlarında etkili olamadı ve bu açıdan bakıldığında “başarılı” olmaktan uzaktı.
Kara, deniz ve hava ulaşımı ile iletişim, enerji gibi yaşamı tamamen durduracak olan kilit sektörler çalışmaya devam etti. Denilecek ki, bu sektörlerde kamu sendikaları örgütlü değiller. Ancak bu yaşanılan durumun nedeni değil, sonucudur. Tüm kilit sektörlerin özelleştirilmesine seyirci kalmaları bir yana, bugün hala bu sektörlerde kısmen de olsa örgütlü olan işçi sendikaları bürokratları birer grev kırıcı olarak çalışmış, bu durum kamu sendika bürokratlarını da hiç rahatsız etmemiştir.
Bu başarısızlığın bir diğer nedeni sendika bürokratları tarafından grev kararının sağlıklı uygulanması için işyerlerinde gerekli ön çalışmanın yapılmamış olması ve bu eylemin kamuoyuna yeterince duyurulmaması ve işçi sınıfının diğer kesimlerinin desteğini almaya dönük girişimler yapılmamasıdır. Diğer yandan ise “grev” sadece daha fazla zam talebiyle ön plana çıktı. “Grevin” sadece bu yanıyla ön plana çıkması hükümete de kamu emekçilerini yalnızlaştırması ve toplumun geri kalanından yalıtması için gerekli malzemeyi sundu.
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, yaptığı açıklamada memur maaş ödemelerinin bütçede yıllık 100 milyar lirayı bulduğunu ve bu paranın da 74 milyon insandan toplanan vergilerle ödendiğini belirtti ve ”Şimdi eğer bütçe dengelerimizi sıkıştıracak bir noktaya gelirse bu iş (memura yapılacak zam), dönüp dolaşıp tekrar daha yüksek vergi toplamaya gider bu işin sonu. Memura daha fazla maaş ödemek için, bizim 74 milyondan daha fazla vergi almamız gerekecek. Burada da kuşkusuz adaleti sağlamamız gerekir.”[1] diyerek egemenlerin her zamanki tezlerini yineledi. Babacan, memurları tüm toplumun ödediği vergilerle yaşayan, emek harcamayan, üretmeyen bir tabaka olarak toplumun önüne atmak, işçi sınıfının diğer kesimlerinden yalıtmak isterken kafasında bu yolla da genel bir destek almayı ve zamma ilişkin gelen tepkileri bertaraf etmeyi planlıyordu kuşkusuz. Bu yöntemin başarı oranında, tüm işkollarında sendika bürokratlarının payı olduğu kesinlikle atlanmamalı. Öyle ki, onlar, mevcut yasalar ve işkollarına göre kadrolu, sözleşmeli, taşeron vb. olarak bölünen işçi sınıfının bölünmüşlüğünü ortadan kaldırmayı hedeflemek bir yana bu bölünme üzerinden varlıklarını sürdürme telaşı içerisindeler.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ise krizden dem vurarak, “Yunanistan’da 2015'e kadar emekli maaşları durduruldu, İtalya’da 2014 yılına kadar zam yok, İspanya verilen ücretlerde yüzde 5 indirime gitti. Biz zam yapıyoruz bunun neresi yanlış”[2] açıklaması yaparak kamuoyunu yanıltmayı planlıyordu. Fakat Faruk Çelik bu açıklamayı yaparken sadece son birkaç ayda başta doğalgaz, elektrik ve milletvekili maaş zammı olmak üzere yaptıkları birçok zamdan bahsetmedi tabii ki.
Bunun yerine onlar, sermaye sınıfı temsilcileri olarak, işçi sınıfı mücadelesi tarihi boyunca yapıla geldiği gibi “onlar şu kadar maaş alıyor ama bu kadar da asgari ücretli var, hala grev yapıyorlar” propagandasına yüklenerek işçileri kamu emekçilerine düşman etme yoluyla grev kırıcılığı politikasını sürdürdüler.
Milyonlarca asgari ücretlinin sefalet koşullarında bir ücretle yaşamasının nedenini görece daha yüksek maaş alan kamu emekçileri olarak sunmak tam bir ikiyüzlülüktür. 1978 yılı verileri baz alındığında bugün asgari ücretin net 2 bin liranın üstüne olması gerekiyordu. Bunun böyle olmamasının nedeni, kapitalistlerin ve devletinin işçi sınıfının sosyal ve ekonomik haklarının üzerinden silindir gibi geçmesi ve sendika bürokratlarının da on yıllardır buna ortak olmasıdır. Kapitalizmde maaşlar en yüksekte değil, en düşükte eşitlenme eğilimindedir. Eğer, dershanelerde çalışan öğretmenler bin lira alırken bir metal işçisi “evet sonunda eşitlendik” diye seviniyorsa bu yalnızca ikisini de sömüren sermaye sınıfının işine gelmektedir. Sendika bürokratları ise bu fiili bölünmüşlük karşısında sessiz kalmakta, bunu ortadan kaldıracak mücadele araçları ve perspektifinden ise bütünüyle yoksun bir şekilde var olanı meşrulaştırmaktadırlar.
AKP hükümeti iktidara geldiği ilk  günden  beri  kamuda  her  türlü  özelleştirme ve taşeronlaştırma uygulamalarına hız vererek, zaten kamu emekçilerinin mücadelesine ciddi bir darbe indirmişti. Bu uygulamalar sayesinde işyerindeki çalışanları bölen ve çalışanların hak arama yollarını tıkayan AKP hükümetine en büyük desteği de sendika bürokratları verdi. Tüm bu yaşanan özelleştirmelere karşı hiçbir ses çıkarmayan, örgütlü-örgütsüz sınıfın birliği ve ortak mücadelesini sağlamak yerine göstermelik yerel basın açıklamalarıyla koltuklarını korumaya çalışan sendika bürokratları, bugün yine aynı oyuna başvuruyorlar.
DİSK’in ikiyüzlü desteği
KESK ve Kamu-Sen’in almış olduğu kararın ardından bir açıklama yapan DİSK Genel Başkanı Erol Ekici, “hükümetin kamu emekçilerine sunmuş olduğu ‘sadaka’ teklifine karşı kamu emekçilerinin yanında” olduklarını belirterek grevi “selamladı”.[3] Ama yalnızca selamlamakla kaldı! Çünkü DİSK’e bağlı hiçbir sendika (özellikle de kamu emekçileriyle aynı sektörlerde faaliyet gösteren iş kolları) greve fiili olarak destek vermedi. Dolayısıyla, başta yerel yönetimler olmak üzere tüm sektörlerde kamu emekçileri iş bırakırlarken, DİSK kendi üyelerinin çalışmasını sağlayarak bir nevi “grev kırıcılığı” yaptı.
Yine başta 4688 sayılı kanun, iş yasası ve teşvik yasası gibi işçi sınıfının haklarında ciddi kayıplara neden olan birçok yasa yürürlüğe girerken hiçbir ciddi direniş göstermeyen de başta KESK’li ve DİSK’li sendika bürokratları olmak üzere bir bütün olarak aynı sendikalardı. Aynı sendika bürokratları şimdi ise iş işten geçmişken, sadece göstermelik eylemlerle ve açıklamalarla günü kurtarmaya çalışıyorlar. Gerçekleşen her eylem ve basın açıklaması, bu sendikaların öncelikle birbirlerinden sonra da işçi sınıfından ne kadar kopuk olduğunu göstermektedir. İşçi sınıfının bu kadar birbirinden ayrıştırıldığı mevcut durumda sendikaların emekçilere verecekleri hiçbir şey kalmamıştır.
30 yılı aşkın süredir işçi sınıfının reel ücretleri düşüyor ve yoksulluk sınırı günümüzde aylık 3 bin lirayı geride bırakmış durumda. Bugün, asgari ücret, Türkiye ekonomisinin 33 yıllık büyüme oranı kadar bir artış katetmesi durumunda 2 bin lira civarında olacaktı. Yalnızca bu bile işçi sınıfının bölünmüşlüğünün ve parçalanmışlığının ortadan kaldırılması ve ortak mücadelenin örülmesi için büyük bir imkan sağlamaktadır. Tüm sektörlerde eşit işe eşit ücret ve asgari ücrete % 100'ün üzerinde zam yapılması talebi ile işçi sınıfının örgütsüz çoğunluğunun mücadeleye desteği sağlanabilirdi. Ancak bu yönde sendika bürokratları bugüne kadar bırakalım bir günlük ortak grev örgütlemeyi ciddi bir çalışma dahi yapmamışlardır. İşçi sınıfının sermaye sınıfı tarafından fiili bölünmüşlüğünü meşrulaştıran sendikacılar, işçiler ve kamu emekçilerinin birliğini değil bölünmüşlüğünü güçlendirmektedir.
Ortak örgütlenme ve ortak çalışanlar yasası için mücadeleye
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi mevcut durumda işçi sınıfı yasalar eliyle bölünmüş ve sermayenin o ya da bu kesimi tarafından istenildiği şekilde sömürülmeye devam etmektedir. Herhangi bir kamu işyerinde çalışan herhangi bir kamu emekçisi farklı statüde çalışan işçi arkadaşının sorunlarına yabancılaştırılmış durumdadır. Örneğin bugün kamu emekçileri iş bırakma eylemi yaparken farklı statülere sahip (kadrolu, taşeron, sözleşmeli vb) işçiler ise çalışmaya devam etmişlerdir. İşçi sınıfının bu parçalanmışlığı ortada dururken sektörel ya da lokal hiçbir eylemin başarılı olması mümkün gözükmemektedir. Bu parçalanma aynı zamanda sendika bürokratlarının da işine gelmektedir. Böylece onlar kendi iktidarlarını sorunsuz bir şekilde sürdürmeye devam etmektedirler.
Yıllardır yaşananlar göstermektedir ki bu sendikal yapılar ile hiçbir işçi eyleminin başarılı olması mümkün değildir. Bugünkü sendikal yapıları aşan ve işçi sınıfının çeşitli kesimlerinin birlikte mücadele etmesini sağlayacak “yeni” örgütlülükler yaratılması gerekiyor. Kamu emekçileri mücadelesinin başında savundukları “ortak çalışanlar yasası ve ortak örgütlenme” perspektifi yeniden gündeme alınmalıdır. Bu, işyerlerinden başlayan, tüm sektörlerde işçilerin özörgütlülük organları temelinde  birleşmesini  ve  sınıfın  parçalanmışlığını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir programa sahip olmalıdır.
İşçi sınıfının tüm kesimlerini derinden etkileyen sermayenin sosyal saldırı programını (kıdem tazminatının gaspı ile genel olarak ‘ulusal istihdam stratejisi’, GSS vb. saldırılar) püskürtmeyi hedefleyen, tüm işlerin tüm emekçilere (işsizler de dahil) paylaştırılması, çalışma saatlerinin düşürülmesi ve ücretlerin yükseltilmesini önüne koyan bir program ve mücadele hattı işçi sınıfının örgütlü birliğini sağlayacaktır. Sermayenin işçi sınıfına karşı yürüttüğü topyekûn saldırılar karşısında işçi sınıfının bütünlüklü mücadelesinin örgütlenmesi görevi köhnemiş sendika bürokratlarına bırakılamayacak denli önemli ve yakıcı bir görevi ifade ediyor. Bu görev, aynı zamanda, sermaye sınıfının dünya çapında süren sosyal-ekonomik saldırı ve kapitalizmi kurtarma programına karşı, işçi sınıfının birleşik bağımsız devrimci politikasının ve enternasyonalist partilerinin örgütlenmesi anlamına gelmektedir.

Dipnotlar

[1]http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1292033
[2]http://www.samanyoluhaber.com/politika/Faruk-Celik-memur-zammi-teklifini-degerlendirdi/764180/
[3]http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1344