Avrupa Seçim Sonuçları ve Kapitalizmin Derinleşen Krizi

Avrupa’nın Yunanistan ve Fransa gibi kilit ülkelerinde ortaya çıkan seçim sonuçları, küresel sermayenin ve finans elitlerinin 2008’den itibaren acımasızca uygulamaya devam ettiği kemer sıkma programlarına karşı, kıta genelindeki halk ve işçi muhalefetinin hangi noktaya geldiğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Krizin bedelini, işçi sınıfına ödetmeye ant içmiş olan şirketler ve bankalar tarafından desteklenen liderler ve burjuva hükümetler teker teker koltuklarını kaybetmeye devam ediyorlar. Bununla birlikte, onların yerini alan ya da almaya aday olan “sol-sosyalist” partilerin de önümüzdeki dönemde aynı kemer sıkma programlarına -sözde- “demokratik” bir görünüm altında devam edeceği kesin gibi gözüküyor. Onların iplerinin daha şimdiden bütünüyle kapitalistlerin ve egemen güçlerin elinde olduğunu söylemekte herhangi bir sakınca yok. 
Yunanistan’da siyasi belirsizlik
Yunanistan’da Avrupa Birliği’nin talimatları doğrultusunda kemer sıkma programları uygulayan koalisyon partileri Yeni Demokrasi (ND) ve “sosyalist” PASOK, Mayıs ayında gerçekleşen seçimlerde ağır bir yenilgi aldı. 300 koltuklu parlamentoya faşist “Altın Şafak” Partisi dâhil toplam 7 parti girdi. Resmi seçim sonuçlarına göre parlamento aritmetiği şu şekilde gerçekleşti: Seçimin galibi ND yüzde 18 oyla 108; Radikal Sol Koalisyon (SYRİZA) yüzde 16,76 ile 52; PASOK yüzde 13,19 ile 41; kemer sıkma programına karşı oy kullandığı için ND’den ihraç edilen milletvekillerinin kurduğu “Bağımsız Yunanlılar hareketi” yüzde 10,6 ile 33; hükümetin kemer sıkma politikalarına tepki oylarını toplayan Stalinist Yunanistan Komünist Partisi (KKE) yüzde 8,47 ile 26; faşist Altın Şafak yüzde 6,97 ile 21; Demokratik Sol Parti yüzde 6,1 ile 19 sandalye kazandı. Daha önceki koalisyon hükümetinin ortağı olan Ortodoks Halk Partisi (LAOS), Demokratik ittifak (DİSİ) ve yeşiller ise parlamento dışında kaldı.
Kemer sıkma programını harfiyen uygulayacağına dair daha önce Avrupa Birliği’ne yazılı taahhüt veren ND lideri Antonis Samaras, hükümeti kurma görevini alır almaz koalisyon teklifini ilk olarak SYRİZA lideri Aleksis Tsipras’a götürdü. Fakat seçimlerden önce, kemer sıkma programının bu haline karşı olduğunu açıklamış olan Tsipras, Samaras’ın bu önerisini reddetti. Samaras daha sonra 1981’den sonra toplam 21 yıl iktidarda kalmış olan PASOK’un lideri Evangelos Venizelos ile bir görüşme yaptı ve bu partiye, içinde Yeni Demokrasi, SYRİZA ve Demokratik Sol’un yer alacağı bir “ulusal birlik hükümeti” kurma teklifini götürdü. Fakat bu açıklamadan çok kısa bir süre sonra Samaras, daha 3 gün süresi olmasına rağmen koalisyon kurmanın mümkün olmadığını belirterek hükümet kurma yetkisini geri verdiğini açıkladı. Böylece yetki otomatik olarak SYRİZA’ya geçmiş oldu. Fakat SYRİZA lideri Tsipras da kısa bir süre sonra hükümet kurma yetkisini geri verdiğini açıkladı. Sonuç olarak, Mayıs ayında gerçekleşen seçimler, Yunanistan’daki siyasi-ekonomik belirsizlik halinin daha da derinleşmesinden başka bir sonuç doğurmadı. Böylece Yunanistan’ın Haziran ayı içinde erken seçime gitmesi kaçınılmaz bir hale geldi. Fakat bu kez tek bir farkla: Haziran seçimlerinin en büyük favorisi SYRİZA.   
Mayıs ayında gerçekleşen seçim sonuçları, Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu’ndan oluşan “Troyka”nın dayattığı kemer sıkma programının Yunanistan özelinde bütünüyle çıkmaza girdiğinin en açık kanıtıdır. Zira seçimden çıkan sonuç, mali oligarşi eliyle Yunan halkına dayatılmaya çalışılan liberal ekonomik programın bu haliyle sürdürülebilir olmadığının en büyük göstergesidir. Sonuç olarak, Yunanlı seçmenlerin büyük bir çoğunluğu, kemer sıkma politikalarını reddettiklerini göstererek, hem küresel sermayenin Yunanistan’ı yağmalama gayretlerine hem de Troyka’nın -ve onun emrindeki burjuva partilerinin- emekçiler arasında nefret uyandıran kemer sıkma politikalarına büyük bir darbe indirmiş oldu. 
Yunan “solu”
Seçimlerde yüzde 16,76 oy alan Radikal Sol Koalisyon (SYRİZA), seçim bildirgesinde, sosyal kesintilere karşı çıkmış ve şimdiye kadar yapılmış olan kesintileri halka geri vereceği vaadinde bulunmuştu. Sözde “radikal” söylemlerin arkasına gizlenen bu parti, gerçekte ise, Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyeliğinin devam etmesini ve dolayısıyla Troyka’nın kemer sıkma programının -iptalini değil- “yeniden gözden geçirilmesini” savunmaktadır. Başka bir deyişle bu parti, Yunanistan’ın borçlarının iptal edilmemesini ama “Roosevelt tarzı yeni bir düzen” kurulması gerektiğini savunmaktadır. SYRİZA’nın genç lideri Alexis Tsipras “Biz Avroya değil ama Avro adına izlenen politikalara karşıyız.”, “Yunanistan’ı Avro bölgesinde ve Avrupa’nın içinde tutmak için elimizden geleni yapacağız” diyor. Başka bir deyişle, SYRİZA, sermayenin sosyal hak ve özgürlükleri saldırısını püskürtebilecek ne bir stratejiye ne de bir perspektife sahip; o bu haliyle kendisini ancak AB’nin, Avronun ve Avrupa kapitalizminin -bir de esas olarak temsilciliğini yaptığı orta sınıfların çıkarlarının- muhafızlığına adayabilir. Öte yandan bu parti, dünya ve Yunanistan çapında siyasi iktidar mücadelesine ve sosyalist ilkeler üzerinde yükselen işçi hükümeti programına açıkça karşı çıkmaya ve bu programı “sol sekterlik” olarak tarif etmeye devam etmektedir.    
Aslında SYRİZA’nın, PASOK’tan boşalan koltuğu doldurması gayet mümkün. Zira küresel sermaye ve Yunan burjuvazisi SYRİZA’ya daha önce PASOK’un oynadığı gerici rolü oynatmak isteyecektir. Geçmiş dönemde PASOK, sosyal harcamaların arttırılması talebiyle bir kampanya sürdürmüş; seçimlerden sonra ise, 1974’deki askeri cuntadan sonra Yunanistan tarihindeki en büyük kesinti paketini “solcu” ve sendikacı dostlarıyla birlikte uygulamaya koymuştu. Kısacası, daha önce PASOK’a biçilen bu rolün bir benzerinin, önümüzdeki dönemde SYRİZA tarafından oynanması önünde hiçbir engel yok. Bu koşulların gerçekleşmesi durumunda, SYRİZA işçi sınıfına yönelik acımasız saldırılara en az sağ partiler kadar destek vermekten çekinmeyecektir.   
SYRİZA lideri Alexis Tsipras, seçimlerden hemen sonra, partisinin, parlamentodaki çoğunluğu garantilemek için ulusalcı-sağcı “Bağımsız Yunanlılar”ın bir kesimi ile de bir koalisyon hükümeti oluşturabileceğini açıklamıştı. Tsipras’ın bu açıklaması bile, SYRİZA’nın “radikal sol” söyleminin içeriğinin gerçekte ne kadar boş olduğunun bir başka kanıtıdır. SYRİZA, şirketlerin ve bankaların seçim sonuçlarından endişe duyan kesimlerine “ılımlı bir parti” olduğunu kanıtlamak için -o bunun tersini iddia etse de- her türlü burjuva koalisyon hükümetine katılmaya hazırdır.  
Haziran ayındaki seçimleri kazanması durumunda, SYRİZA, kemer sıkma programlarının uygulanmasında önemli bir işlev görecektir. SYRİZA’nın Avrupa’daki kardeş partilerinin (İtalya’da Komünist Yeniden Kuruluş, Almanya’da Sol Parti, Fransa’da Sol Cephe’nin) geçmiş icraatları düşünüldüğünde, SYRİZA’nın hükümete katılması halinde, işçi sınıfına yönelik saldırıların hız kesmeden devam edeceği açıktır.
Bütün bunlar sadece PASOK milletvekilleriyle ittifakı değil ama bütün parlamentarist “solu” kapsayan bir burjuva koalisyon hükümeti oluşturmak için Demokratik Sol’a (DIMAR) yapılan çeşitli pragmatist teklifleri de içermektedir. DIMAR, bundan iki yıl önce SYRİZA’dan kopmuştu ve o günden beri PASOK ile bir koalisyon hükümeti oluşturmayı hedefliyor. Programından da anlaşılabileceği gibi, DIMAR, Yunanistan’ın ne pahasına olursa olsun Avrupa Birliği’nde kalmasını ve Troyka tarafından Yunanlı işçilere ve emekçilere karşı sürdürülen sosyal karşı devrimin devam ettirilmesi gerektiğini savunuyor. 
Stalinist Yunanistan Komünist Partisi (KKE), Yunan solu içinde “özel bir konuma” sahip. Bu parti, seçim kampanyası boyunca, herhangi bir koalisyon hükümetine katılmayacağını üstüne basa basa açıkladı. KKE, kampanyasını, Avrupa Birliği’nden kopma, borçların geri ödenmemesi, bankaların ve büyük şirketlerin devletleştirilmesi gibi -ilk bakışta- son derece “devrimci” talepler üzerine kurdu. Gerçekte ise, KKE’nin bütün bu söylemleri, Yunanlı işçilerin kemer sıkma politikalarına karşı duyduğu öfkeyi düzen içi parlamentarist kanallara akıtmayı hedeflemektedir. Zira KKE lideri Aleka Papariga’nın iddiasına göre, “Yunanistan’da toplumsal devrim bugün için gündemde değil”. KKE, Yunanistan’ın eski ulusal para birimi Drahmi’nin piyasa ekonomisi temelinde yeniden devreye sokulmasını esas alan, burjuva ulusal korumacı ve gerici bir perspektife sahip.
Öte yandan, aynı KKE, daha önceki hükümetlerle işbirliği içindeki iki büyük sendika konfederasyonunu, kemer sıkma politikalarına karşı “pasif kalmakla” suçlarken, diğer taraftan bizzat kendisi de Yunanlı işçileri kendi denetimindeki ulusalcı sendika önderliklerine yedeklemeye devam ediyordu. KKE, aynı sendikaların 24 saatlik etkisiz genel grev çağrılarını desteklemekle birlikte, işçilerin, grevin ülke geneline yaygınlaştırılması talebini desteklemedi ve onun yerine her zaman yaptığı gibi, geçici grevler için çağrıda bulundu. 
Genel grev süresince, KKE görevlileri, Atina sokaklarındaki göstericilerin polis tarafından yakalanmasına utanmazca yardım ettiler. Onlar, daha da ileriye giderek, meclis binasını öfkeli işçilerden, sol ve anarşist gruplardan korumak için, Syntagma Meydanı’nda sopalı insan zinciri oluşturdular. Bütün bunlar, isminde “komünist” ibaresi taşıyan bu partinin, gerçekte Yunanistan’daki burjuva parlamenter düzenin temel dayanaklarından biri olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
SYRİZA, DIMAR ve KKE’nin dışında, on yıllardır onların kuyruğunda dolaşan küçük “sol” gruplar da seçime katıldı. Bunların en büyüğü, içinde Pablocuların, Maocuların ve KKE’den ayrılanların yer aldığı ANTARSYA’ydı. Bu oluşum, “anti-kapitalist ve devrimci bir program” savunduğunu iddia etse de, esas olarak, SYRİZA önderliğinde kurulacak olan muhtemel  bir  burjuva  hükümetinin      kuyruğuna takılmaktan öteye geçemeyecektir. ANTARSYA’nın seçim bildirgesindeki başlıca hedeflerden biri de, SYRİZA ile KKE’nin “ortak eylemi”ni sağlamak ki, bunun gerçekleşme olasılığı neredeyse hiç yok. Zira seçimlerin bitimini takiben SYRİZA’nın işbirliği ve koalisyon hükümeti kurma teklifi Stalinist KKE tarafından açıkça reddedildi. 
Hollande’ın seçim “zaferi”
Fransa’da aylardır sonucu beklenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda “sosyalist” parti adayı François Hollande, koltuğu sağcı rakibi Nicolas Sarkozy’nin elinden aldı. Oyların yüzde 51,7’sini alarak sağın 17 yıllık iktidarına son veren Hollande, seçim zaferini taçlandırmak için “kızıl bayraklar” eşliğinde yaptığı konuşmada kemer sıkma politikalarına karşı mücadele edeceğini açıkladı. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ve sermaye çevrelerinin seçim sonuçlarından endişe duymak yerine “rahatlamaları gerektiğini” ifade eden Hollande, “Fransızlar değişimden yana tercih yaptı. İnsanlara yeniden umut vermekten gurur duyuyorum. Biz başaracağız.” diye konuştu. Mali piyasalar Hollande’ın açıklamalarından memnun kaldı ki seçimlerden bir gün sonra Fransız CAC-40 borsa endeksi yüzde 1,6 civarında yükseldi.  
Kuşkusuz Hollande’ın bu açıklamaları, bir taraftan kendisini destekleyen Fransız seçmenlerin “umutlarını tazelemeyi”  (bu kesimler kemer sıkma politikalarına açıktan karşı çıkıyor); diğer taraftan ise sermaye cephesi içindeki kendine yönelik “güvensizliği” ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Sonuç olarak, Hollande’ın daha önceki dönemde Sarkozy tarafından yönetilen kemer sıkma programını devam ettirebilmesi, hem kendisine oy vermiş olan öfkeli seçmenlerin desteğini alarak onları yönlendirebilmesine hem de küresel sermayenin ve Fransız burjuvazisinin desteğini sürdürmesine bağlıdır. 
Hollande’ın “zafer sarhoşluğu” kısa süreceğe benziyor zira yeni hükümet ataması beklenen Hollande’ı yeni görevinde ciddi sorunlar bekliyor. Fransa’da hemen hemen herkes “yüksek işsizliğin ve ekonomik krizin” “sosyalist” liderin önündeki en büyük sorunlar olduğunda uzlaşmış durumda. Bu arada, Sosyalist Parti, yaklaşan genel seçimleri de ilk sırada bitirip parlamentoya ağırlığını koymak istiyor. Sosyalist Partinin genel seçimlerden birinci parti olarak çıkamaması halinde, ekonomik krizle ilgili politikalarda da Hollande ve Avrupa Birliği’nin kemer sıkmadan yana -Merkel gibi- sağcı liderleri arasında kısmi “ulusalcı gerilimler” yaşanabilir; zira Hollande, Sarkozy’den aldığı memorandum (borç programı) bayrağını taşımakta kararlı olsa da, onun iktidarda kalabilmesi için, zaman zaman “büyüme ve istihdam”a vurgu yapan bir toplumsal denge siyaseti tutturması gerekiyor ki seçmenlerinin ona verdiği destek gelecekte de devam etsin (Örneğin Hollande, seçim kampanyasında “asgari ücreti arttırma”, “emeklilik yaşını düşürme”  ve  “zenginlerden  alınan vergileri arttırma” vaadinde bulunmuştu). Öte yandan, seçmen desteğinin sürmesi, ayrıca onun, küresel sermaye ve Fransız burjuvazisi için Sarkozy’nin yerini dolduracak “sosyal demokrat bir alternatif olma özelliğini de korumasını sağlayacaktır.
Fransa’da 17 yıl sonra bir “sol” lider Elysee Sarayı’ndaki koltuğa oturdu. Fakat bu durum, Hollande’ın ipleri bütünüyle eline aldığı anlamına gelmiyor. Zira yukarıda kısmen değindiğimiz gibi, Hollande’ın bunun için önümüzdeki ay yapılacak genel seçimlerden de başarıyla çıkması gerekiyor. Başkanlık seçimlerinin genel seçimlere yansıması ve sonucunda Sosyalist Parti, Yeşiller ve diğer sol partilerden oluşan bir kabine kurulması yüksek olasılık. Bununla birlikte Sarkozy ve Hollande’a verilen oylar arasında hem ilk turda hem de ikinci turda ciddi bir fark oluşmadığını da dikkate almak gerekir. 
Hollande “Bütün Avrupa’da krizden sıkıntı çeken halkların sesi olacağız” dese de, onun bunu nasıl yapacağı gerçek bir soru işareti. Hollande her fırsatta “Avrupa İstikrar Paktı”nın yeniden gözden geçirilmesini gündeme getirse de, gerçekte o, kendisine oy verenlerin taleplerinin aksine, kemer sıkma programına, yani sermaye taleplerine “soldan” destek vermenin ara formüllerini aramaktadır. Öte yandan, o, Avrupa’da yalnız da değil, örneğin Danimarka’da iş başına gelen “solcu” hükümet, sermayenin kemer sıkma politikalarına “soldan” destek vermekle ve çalışan sınıfların iş ve yaşam koşullarını hızla geriletmekle meşgul. Hollande’ın önünde “başarılı” bir örnek var; o bu yolu takip ederek, kapitalist tekellerin ve emperyalist sermayenin istemlerini rahatlıkla yerine getirebilir ve bu icraatlarını, rahatlıkla “sol-sosyalist” bir kılıf altında işçi sınıfına ve gençliğe pazarlayabilir.
Fransa’da, Hollande, aralarında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 1. turunda yüzde 10 oy almış olan Jean-Luc Melenchon’un Sol Cephesi ile Pablocuların da içinde yer aldığı Anti-Kapitalist Parti’nin (NPA) de bulunduğu çok sayıda sol örgüt ve partinin desteğiyle seçimlerin 2. turunu kazandı. Aynı şekilde Lutte Ouvrière’in (İşçi Mücadelesi, LO) başkan adayı Nathalie Arthaud de sinik bir biçimde de olsa Hollande’ı desteklediğini açıkladı. Bütün bu çevreler, Hollande’a koşullu-koşulsuz destek çağrıları yapmaktan geri durmadılar. Sonuç olarak, bu orta sınıf “solcuları”, böylesi kuyrukçu bir siyaset izleyerek, işçi sınıfının bağımsızlığına karşı burjuvazinin safında olduklarını açıkça ortaya koymakta bir sakınca görmediler. Kuşkusuz onlara hak ettikleri cevabı, kapitalizme karşı uluslararası bir strateji ve perspektif temelinde örgütlenecek olan Fransız işçilerinin vereceğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.     
Seçimlerin Avrupa’daki yansımaları
Almanya Başbakanı Angel Merkel, Sarkozy ile isimlerinin birleşiminden oluşturularak “Merkozy” olarak anılan kemer sıkma politikaları konusunda AB’deki başlıca müttefikini kaybetmiş gibi gözükse de, aynı Merkel, seçilmesine açıkça soğuk baktığı Hollande’ı Berlin’e davet etmekten de geri durmadı. Merkel’in bu adımı, kuşkusuz Hollande’a uzatılmış olan bir “barış çubuğu” dur. Merkel’in bu çıkışını takiben Hollande da, Merkel ile “işbirliğine açık olduğunu” açıkladı. Hollande’ın danışmanı olan Jean-Marc Ayrault da, “Fransa’nın ve Almanya’nın birbirine adım atmaları gerektiğini” belirterek, gerçekte -kimi “sol” çevrelerin iddia ettiği gibi- Hollande ve Merkel arasında “aşılmaz bir duvar” olmadığını kamuoyuna göstermiş oldu. Bu iki liderin, hem kendi ülkelerinde hem de Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu aracılığıyla diğer AB üyesi ülkelerde tasarruf programlarını uygulamaya koyacağından hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır; zira ister “solda”, ister sağda olsun, burjuva partilerinin kapitalist toplumdaki temel işlevi, sermayenin siyasi ve ekonomik alandaki taleplerini geniş kitlelere “demokrasi” ve “istikrar” kisvesi altından kabul ettirmekten başka bir şey değildir. 
Öte yandan, Hollande’ın seçim zaferi, Avrupa Birliği içindeki “sol-sosyalist” kanadı da umutlandırdı. Muhalefetteki sol partiler burjuvazinin programını uygulamaya koymak konusunda sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Öyle ki, kriz karşısında gerileyip iktidarı kaybeden İspanyol Sosyalist İşçi Partisi lideri Alfredo Perez Rubalcaba “Avrupa’nın ekonomi politikasını değiştirmek için artık Fransa’da bir müttefikimiz var.” açıklamasını yaptı. Rubalcaba’nın bu açıklaması, kriz karşısında kalıcı bir çözüm üretemeyen uluslararası burjuvazinin imdadına yetişmek isteyen Avrupalı -sözde- “sosyalistlerin”, sermayenin taleplerine “soldan” çözüm üretme arzusunun açık bir ifadesidir. Şirketlere ve bankalara hizmette birbiriyle yarışan bu “solcu” liderlerin esas niyeti, kemer sıkma politikalarını uygulamakta başarısız olan sağcı iktidarların yerini almak ve “demokrasi, büyüme ve istihdam” söylemleri ile süslenmiş bir kesinti programını hayata geçirmektir. Onları, kendilerinden önceki sağcı iktidarlardan “farklı” kılacak olan tek şey, emekçi kitleleri sermaye düzenine yedeklemek için kullanacakları “solcu” yöntemlerdir. 
1981’den beri yeniden seçilmeyi başaramayan ilk cumhurbaşkanı olma unvanına sahip olan Sarkozy ise siyasete veda edeceğini açıkladı. Paris’teki parti genel merkezindeki “duygusal” konuşmasında seçim yenilgisiyle ilgili bütün sorumluluğu kabul ettiğini söyleyen ve Hollande’a başarılar dileyen Sarkozy “Benim için başka bir dönem başlıyor. Bu yeni dönemde, ortak fikir ve inançlarımızı savunma konusunda bana güvenebilirsiniz ancak pozisyonum eskisi gibi olmayacak” dedi. Sarkozy, “35 yıllık siyasi kariyerim boyunca 10 yıl hükümette bakan olarak, son olarak beş yıl da cumhurbaşkanı olarak hizmet ettim, bundan sonra benim hizmetlerim farklı şekilde olacak” diye konuştu. Sarkozy’nin bu “duygu dolu konuşması”, onun, bir burjuva siyasetçisi olarak ikiyüzlü kişiliğinin bir göstergesidir. O, iktidarda kaldığı süre boyunca, başta Fransız işçi sınıfı olmak üzere, çalışan kesimlere karşı acımasız bir saldırı programı yürüttü. Kapitalist tekellerin ve ulus-ötesi sermayenin sadık bir hizmetkarı olan Sarkozy, sadece işçi sınıfına değil, aynı zamanda ülkesinde yaşayan göçmenlere karşı da ırkçı ve ayrımcı uygulamaları ile yabancı düşmanı sağ kesimin (ve faşistlerin!) desteğini ve takdirini kazandı. Fransız işçileri, emekçileri ve göçmenleri Sarkozy’i asla unutmayacak, birçok Fransız’ın dediği gibi “Sarkozy, c’est fini!” (Sarkozy, bitti!).
Aşırı sağın yükselişi 
Hollande karşısında Sarkozy yenilmiş olsa da, aradaki oy farkı sanıldığı kadar fazla da değil. Aslında Sarkozy çok küçük bir oy farkıyla seçim yarışını kaybetti. Seçimlerde Hollande yüzde 28,6, Sarkozy ise yüzde 27,1 oy almıştı. Bu durum genel seçimlere ilişkin tahmin yapmayı zorlaştırıyor. Son kamuoyu anketleri solun ve sağın gücünün “eşit” olduğunu söylüyor. Ayrıca, “sürpriz bir faktör” daha var: Sağ popülist söylemleri ve ulusal korumacılık talepleri ile Fransız seçmeninden destek alan Marine Le Pen yüzde 18 oranında bir oy patlaması yaptı. Fransız seçim sistemine göre, genel seçimlerde ikinci tura çıkmak için yüzde 12,5 oy alınması şart. Len Pen’in partisi cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakıldığı zaman açık ara bu oranı geçiyor. Öte yandan, Le Pen, ikinci turda Sarkozy’i desteklememe kararı aldı. O bu yolla, Sarkozy’e kayacağı düşünülen aşırı sağ oyları, kendi liderliği altında kemikleştirmeye çalışmaktadır. Zira Le Pen, şu önemli gerçeğin farkında, yüksek işsizliğin ve ekonomik krizin sürdüğü bir ortam aşırı sağın yükselişine hizmet etmektedir ve o, bu yüzden merkez sağ partiler karşısında “bağımsız” bir politik hat izlemeyi tercih etmektedir. Le Pen, sağ ve sol merkez partilerin kemer sıkma politikaları sonucunda gerilemesi ve göçmen ve yabancı karşıtı sağ popülist söylemleri üzerine kurulu stratejisinin şu an için eksiği, onun Fransa burjuvazisi için henüz tercih edilebilir bir seçenek olmamasıdır. Fransız emperyalizminin şu anki temsilcileri olan merkez sağ ve sol partiler görevlerini layıkıyla yerine getirme konusunda yeterli potansiyele sahip olmakla birlikte Avrupa kapitalizminin krizi, önümüzdeki yıllarda burjuvazinin Le Pen kartını kullanıp kullanmayacağının göstergesi olacaktır.
Öte yandan, Yunanistan’da, sahte “sol” örgütlerin ve sendikaların bütünüyle iflas ettiği ve Marksist devrimci bir alternatifin olmadığı koşullar altında, bu ülkedeki faşist hareketler her zamankinden daha açık şekilde faaliyet göstermektedir. Popülist sağ milliyetçiliğinin temsilcisi konumundaki “Bağımsız Yunanlılar”ın yanı sıra, açıkça faşist olan Altın Şafak’ın parlamentoya girmeyi başarmış olması, işçiler, gençler ve bu ülkede yaşayan farklı etnik dinsel azınlıklar için yaklaşan tehlikenin bir habercisidir. Hele ki, PASOK ve Yeni Demokrasi’nin bu aşırı sağ ve faşist partileri hükümete katması halinde, (Bu SYRİZA’nın içinde yer alamayacağı bir hükümet senaryosudur) başta göçmenler olmak üzere, muhalif kesimlere yönelik daha da şiddetli saldırılar düzenlenecektir. Aynı partiler, Troyka tarafından dayatılan kesintileri uygulamaya en az Yeni Demokrasi ve PASOK kadar isteklidir; zira onlar bu sayede, göçmen karşıtı, anti-proleter ve anti-sosyalist demagojileri için kriz ortamından en iyi şekilde yararlanabileceklerdir.        
Krize ve milliyetçilik zehrine karşı enternasyonalizm
Fransa’da popülist söylemler kullanan aşırı sağı ve Yunanistan’da işsizlik ve göçmen karşıtlığı üzerinden yükselen faşist hareketi durdurmanın tek yolu, hangi kökenden gelirse gelsin ekonomik kriz karşısında yoksullaşan ve işsizliğe mahkum olan tüm işçileri ve gençleri anti-kapitalist bir perspektifle uluslararası sosyalizm saflarına kazanmaktır. 
Avrupa’da gerçekleşen son seçimler bir kez daha kanıtlamıştır ki, işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı hiçbir sorun ulusal temelde çözüme kavuşturulamaz. Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey, özel mülkiyet ve ulus-devlet üzerine kurulu kapitalist kâr sisteminin yerine sosyalizmi geçirmek için işçi sınıfını dünya çapında birleştirecek olan uluslararası bir stratejidir. Başka bir deyişle, küresel sermaye baronlarına ve emperyalist AB kurumlarına karşı çıkan ve Avrupa’nın bütün işçilerini, gençlerini ve sömürülenlerini Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri perspektifiyle birleştirecek enternasyonalist devrimci bir partiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.