Egemenlerin İstikrar Arayışı: Başkanlık Sistemi

Mayıs ayında, Türkiye gündemini belirleyen maddelerden biri hiç şüphesiz “başkanlık sistemine geçiş” tartışmaları oldu. AKP iktidarının başarılı olduğu alanların başında gelen “kendi gündemini tartıştırma” manevrası yine karşılık buldu. Başkanlık sistemi tartışmalarının medya eliyle böylesine geniş biçimde yürütülüyor oluşu yeni anayasa yapımı sürecini yaşayan Türkiye’nin içinden geçtiği dönem göz önünde bulundurulduğunda doğal karşılanabilir. Bunun yanında, AKP’nin otoriter-baskıcı eğilimlerinin toplumsal yaşama doğrudan yansıyan örneklerinin sayısının arttığı bir zaman diliminde başkanlık tartışmaları farklı bir boyut da kazanıyor. “Ben böyle istiyorum, böyle olacak!” tarzı burjuva siyasetini hakkıyla uygulayan AKP iktidarının ve bu siyaset tarzını kendisinde cisimleştiren Başbakan Erdoğan’ın başkanlık sistemini bu kadar arzu etmesinin altında yatan nedenler nelerdir sorusu geliyor akıllara.
Parlamenter sistem riskli
Başkanlık sistemi, AKP iktidarı döneminde daha önce de gündeme gelmiş ve bir süre üzerinde konuşulup rafa kaldırıldıktan sonra unutulmuştu. Meseleyi yeniden siyasi gündemin en önemli maddelerinden biri haline getiren ise Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın açıklamaları oldu. AKP’li Bozdağ, Meclis’te düzenlenen Parlamenter Denetim Sempozyumu’nda mevcut parlamenter sistemin sorunlu olduğunu ifade ederek kuvvetler ayrılığı ve denetim mekanizmalarının etkin işletilemediğini söyledi. “Denetimin en etkin yapılmasına izin veren sistem, başkanlık sistemidir. Gerçek anlamda yasama ve yürütmenin birbirine karşı bağımsız olduğu başkanlık sistemini müzakere etmek lazım” diyen Bozdağ, böylece gündem belirleme görevini yerine getirmiş oldu. Bugüne kadar mevcut parlamenter rejimin bütün nimetlerinden yararlanan ve 2007 seçim beyannamesinde “parlamenter sistem esas alınmalıdır” diyen siyasi iktidarın, devlet aygıtının eğitim, yargı, polis, ordu benzeri kilit mekanizmalarını büyük ölçüde istediği gibi şekillendirdiği bir dönemde bu sistemden şikayet ediyor oluşu üzerinde düşünülmeye değer. Örneğin, AKP’li TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu “Tabii ki başkanlık sistemi bu yeni anayasada olmalı. Çünkü parlamenter sistem sorun çözmüyor aksine beraberinde sorun getiriyor” sözleriyle parlattığı başkanlık sistemini savunurken “asıl padişahlık şu anki parlamenter sistemde var” diyerek başbakanın mevcut yetkilerini işaret ediyor. Bu bir itiraf mı diye düşünmeden yapamıyor insan ama Kuzu’nun bu yaklaşımı, başkanlık sistemine duyulan yakıcı ihtiyacın da göstergesi aslında. 
Bozdağ ve Kuzu’dan sonra sözü Tayyip Erdoğan devraldı ve tartışmaya Slovenya ziyareti sırasında ev sahibi ülke başbakanı ile birlikte yaptığı ortak basın toplantısı sırasında gazetecilerin konuya ilişkin soruları üzerine dahil oldu. Bozdağ’ın sözlerini değerlendiren Erdoğan, anayasa yazım çalışmaları sırasında başkanlık formülünün de değerlendirilebileceğini ve konunun tartışılması gerektiğini söyledi. “Tartışmaların sonucun- da parlamento şu sisteme de geçebiliriz diyorsa bizim söyleyecek bir şeyimiz kalmaz” diyen Erdoğan’ın, tartışmanın tam da merkezinde olduğu ve daha önce de başkanlık sistemini destekleyen açıklamalar yaptığı biliniyor. 
AKP’nin sıklıkla başvurduğu bir yöntem olan “tartıştırma”, dayatmadan bir önceki adım oluyor genelde ve bu açıdan bakıldığında AKP’nin başkanlık sistemini yalnızca gündemi değiştirmek için ortaya attığı söylenemez. Belki bugün değil; ama AKP’nin ve temsilcisi olduğu sınıfın gelecek tahayyülündeki yönetim biçiminin başkanlık modeli olduğu açık.
Başkanlık “istikrar” demek
AKP’nin diğer kurmayları da birbiri ardına başkanlık sisteminin faydalarından bahseden, mevcut parlamenter sistemin aksayan yanlarını ifşa eden bir söylem geliştirdiler zaten. Gerçek demokrasinin başkanlık sisteminde olduğundan tutalım da, kangrene dönüşmüş sorunların başkanlık sisteminde ivedilikle çözüleceği varsayımları sıklıkla dillendirildi. Örneğin, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Kürt sorununun çözümünde başkanlık sisteminin ne kadar işlevsel olacağını Fransa-Cezayir örneği üzerinden açıkladı. “Başkanlık sistemi önemli sorunların çözümünde daha seri ve faydalı olur. Bazı sorunlar güçlü liderlik ile çözülür” diyen Çelik, Kürt sorununun çözümü için yarı-başkanlık sistemini öneren Prof. Dr. Nur Vergin’i onayladığını ifade etti.[1] Bu noktada, BDP'nin de Vergin'e çok yakın bir noktada durduğunu, yerel yönetimlerle başkanlık tartışmasını birlikte ele aldığını ve bu yüzden “başkanlık sistemi”ne doğrudan karşı çıkmadığını belirterek geçelim. Mevzu bahis Kürt sorunu olunca, Hüseyin Çelik’in bu sözleri başkanlık sisteminin federasyon-eyalet sistemini de beraberinde getireceği biçiminde bir algı yarattı ve tartışmalar, “Türkiye bölünecek” yaygaralarıyla birlikte yürümeye başladı. 
Gelen eleştiriler üzerine Bekir Bozdağ ve diğer AKP sözcüleri, Türkiye’nin üniter devlet yapısından asla taviz verilmeyeceğini ve başkanlık sisteminin bugünkü idare yapılanmasına zarar vermeden de uygulanabileceğini iddia etti. 
Yine, Hüseyin Çelik’in açıklamaları üzerinden devam edelim; “Türkiye’de 10 yıldır tek parti hükümeti var, birçok sorun hızla çözülüyor. Güçlü liderlik olmadığı zamanlarda çözüm zorlaşır” sözleri onun meseleye bakış açısını net bir biçimde ortaya çıkardı. AKP’nin başkanlık sistemi sevdasının arkasında yatan gerçeğin, kuvvetler ayrılığı ve denetim mekanizmalarının işlerliğinden ziyade “güçlü liderlik” olduğu anlaşılıyor. AKP cephesinden gelen değerlendirmeler toplandığında, kabaca şu anlam çıkıyor: “Bugüne kadar karşılaştığımız sorunların çoğunu, tek başına iktidar olmanın getirdiği avantajlardan da yararlanarak çözdük. Fakat, çözemediğimiz sorunlar var ve geleceğe, özellikle bulunduğumuz coğrafyadaki toplumsal alt-üst oluşlara hazırlanmak zorundayız. Parlamenter sistem, “istikrarı” korumamıza izin vermeyebilir! AKP bugün güçlü bir irade gösteriyor ama yarın rüzgar tersine döner de Türkiye yeniden bir koalisyon hükümetinin kucağına düşerse işler karışır!”
Bununla birlikte, AKP kurmayları güçlü liderliğin yanına daima “meclis denetimi-kuvvetler ayrılığı-demokrasi” kavramlarını da ekleyerek, giderek otoriterleşen AKP iktidarının başkanlık sistemiyle birlikte diktatör üretme eğiliminde olduğu biçimindeki eleştirileri kırmak istiyorlar. Öte yandan, yeni anayasanın hazırladığı koşulları da hesaba katarak başkanlık sisteminin AKP’nin “kırmızı çizgisi” olmadığını ifade ediliyor. 
Yani aslında, başkanlık sistemi üzerine yapılan mevcut değerlendirmeler - tartışmalar birbirleriyle karşılaştırıldığında çelişkili bir tablo ortaya çıkıyor.  
Nasıl bir başkanlık modeli öneriliyor?
Başkanlık sistemi, basitçe, yürütme ve yasama gücünün birbirleri karşısında görece bağımsız bir biçimde hareket ettiği yönetme biçimi olarak tanımlanıyor. Sistem dünya üzerinde çok sayıda ülkede uygulanıyor ve bu ülkeler ağırlıklı olarak Amerika ve Afrika kıtasında yer alıyor. Kimi başkanlık modellerinde başkanın yanı sıra başbakanlık makamı da var. Başkanlık sisteminin yürürlükte olduğu birkaç ülkeyi sıralayalım:  ABD, Arjantin, Brezilya, Ermenistan, Güney Kore, İran, Meksika, Nijerya, Sri Lanka, Sudan, Kazakistan, Venezuela, Zambiya. AKP tarafından “O olmazsa diğerine de razıyız” biçiminde öne sürülen yarı başkanlık sistemi de Fransa, Rusya, Portekiz ve Romanya’nın da aralarında bulunduğu 28 ülkede uygulanıyor. 
Başkanlık sistemi uygulamasının dünya üzerinde çok çeşitli örnekleri var. Birçok ülkede fiili olarak despotizm, (demokratik maskeli) oligarşik yönetim biçiminde gözlemlenen başkanlık sistemi için tek bir şablondan bahsedilmesi mümkün değil. AKP kurmayları ve başkanlık sisteminin savunucuları bu hükümet biçiminin en köklü uygulama alanı olan ABD’yi örnek gösteriyor. ABD’deki demokratik sistemin nasıl da “tıkır tıkır” işlediğinden dem vuruluyor. 
Cilalanan ABD demokrasisinin fiili olarak yalnızca iki büyük burjuva partisinin (Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti) yarışmasına izin verdiğini bunların dışında herhangi bir partinin başkan çıkarma şansının olmadığını hatırlatalım. Karmaşık bir seçim sistemine sahip olan ABD’de başkan doğrudan halk oyu ile de belirlenmiyor. Kitleler eyaletler düzeyinde Seçiciler Kurulu’nu belirliyorlar. Yani halk başkanı seçecek temsilcileri seçiyor. 
ABD tipi başkanlık sisteminin tek bir siyasi figürü oldukça geniş yetkilerle donatan bir yanı olmakla birlikte, sistemin diğer bileşenleri olan Kongre ve Yargı/Yüksek Mahkeme’nin önemli yetkileri var. Ayrıca, ABD’de seçilen başkanın ulus-ötesi şirketlerin emrinde, egemenlerin safında, sınırları oldukça net çizilmiş bir alanda hareket edebilen bir piyondan öte anlam taşımadığını akılda tutmak gerek. 
Türkiye’den çok farklı tarihsel-toplumsal ve yönetsel geçmişe sahip olan ABD’deki sistemin olduğu gibi yaşadığımız topraklara ithal edilmesi mümkün değil. Bu formülü önerenler de bunun farkında olacaklar ki, eğer ABD tipi başkanlık olmazsa, Fransa tipi yarı başkanlık da iş görür demekteler. “Parlamenter sistemle gerektiği gibi yönetemiyoruz, bize başka bir sistem gerek!” serzenişinin arkasında istikrarlı-güçlü bir rejime duyulan aşk var ve buna toplumsal meşruiyet kazandırmak için “başarılı” örnekler gösteriliyor elbette.   
Başkanlık sistemi hangi ihtiyaçların ürünü?
Başkanlık tartışmaları Türkiye için yeni sayılmaz. 12 Eylül darbesi ertesinde sivil siyaset döneminin en önemli siyasi figürü olan Turgut Özal’ın da, Özal’ın ölümünden sonra cumhurbaşkanlığını devralan Süleyman Demirel’in de gündeminde istikrarlı bir rejim için başkanlık sistemi vardı ve öne çıkarılan gerekçeler, gösterilen örnekler aşağı yukarı aynıydı. 12 Eylül darbesi öncesinde parlamenter rejime yaslanan koalisyon iktidarlarının, Türkiye’nin kapitalist dünya ekonomisine entegrasyonu kuramadığı dahası rejimi çöküşe sürüklediği tespitleri başkanlık sisteminin en önemli gerekçeleriydi. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı, parlamenter rejime rağmen filli olarak başkanlık sisteminin örneklerini taşımıştı. Özal'ın bunu başkanlık sistemiyle taçlandırma arzusu, gerek Türkiye ekonomisinin liberal dünya ekonomisine entegrasyonunu sağlamayı, gerekse Körfez Savaşı, Kürt sorunu gibi bölgenin yakıcı sorunlarına acil çözüm üretme hedefini ifade ediyordu.
Özal’ın ölümü ve 90’ların başındaki ekonomik kriz, bu başkanlık projesinin hayata geçmesini engellemiş; 90’lı yıllar Türkiye’de koalisyon iktidarları mezarlığına dönüşmüş ve ekonominin küreselleşmeye entegrasyon süreci sekteye uğramıştı. En son, DSP-ANAP-MHP koalisyonuyla sonuçlanan bu on yıllık dönem AKP’nin tek parti iktidarıyla sonuçlanmıştı.
AKP’nin, ABD-Fransa ya da herhangi bir ülkenin uyguladığı başkanlık sistemine yaptığı göndermeleri bir kenara bırakırsak, burjuvazi, küresel krizin derinleştiği, bölgede savaş hazırlıklarının sürdüğü bugünkü koşullarda tarihsel çıkarlarını kısır parlementerist çekişmelere terk etmek istemiyor. Yaklaşık on yıldır iktidarda olan tek partinin çatısı altında önemli yol kateden burjuvazi, artık iki-üç partiden oluşan koalisyon iktidarlarına sıcak bakmıyor.  Bugün AKP ve Tayyip Erdoğan’da cisimleşen başkanlık sistemi hedefi,  burjuvazinin partilerden bağımsız olarak ele aldığı ve bütünüyle Türkiye’de ve bölgede kendi çıkarlarını daha iyi temsil edecek bir düzenleme olarak önümüzde duruyor.  
Bu gelişmelere bağlı olarak AKP’nin önceliği, ABD-Fransa modeli tartışması değil, önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyulacak ekonomik-toplumsal politikaların uygulanması noktasında yetersiz - işlevsiz  kalabileceği düşünülen mevcut parlamenter rejimin dönüştürülmesidir.
Egemenler açısından bakıldığında, burjuva yönetim biçimleri üzerine yapılan akıl yürütmelerin belirleyici yanı kendilerini besleyen sistemin, yani kapitalizmin ihtiyaçlarıdır. Sürekli yapılan “istikrar” vurgusu da bunun bir ifadesi. Burjuvazi adına toplumsal, siyasal ve ekonomik “istikrarın” korunması yani ücretli emek sömürüsü için daha uygun koşulların yaratılması temel hedeftir. Dolayısıyla başkanlık sistemi üzerinden sürdürülen tartışmaların ne demokratikleşme kaygılarıyla ne de toplumun refahı ile ilgisi olmadığını görmek çok zor değil. Siyasi iktidarın, mevcut parlamenter sistemi demokratikleştirmek için hiçbir adım atmadığı açıktır. Herkesin şikayet ettiği seçim barajının olduğu gibi duruyor oluşu, yargıya fiili müdahalelerin siyasi yaşam için normal hale gelmesi, başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere, toplumsal muhalefetin her rengine pervasızca saldırılıyor oluşu demokratikleşme yalanının ilk akla gelen örnekleri yalnızca. 
Yeri gelmişken belirtelim, Erdoğan, AKP tüzüğü gereği yeniden milletvekili adayı olamayacak. Onun, görev süresi 2014’te sona erecek olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yerine bu makama aday olması bekleniyor. Aynı zamanda, böylesi bir durumda Erdoğan'sız bir AKP'nin istikrarının da uzun sürmesi beklenmemeli. Tam da bu nedenlerle başkanlık tartışmaları gerek AKP’nin geleceği gerekse Erdoğan’ın siyasi kariyeri açısından da ayrıca önem taşıyor. 
Kitleleri kandırmak ve toplumsal yanılsamalar yaratmak konusunda ihtisas sahibi olan siyaset ustaları, kapalı kapılar ardında hazırlanmakta olan yeni anayasanın toplumun tüm kesimlerinin temsilini sağlayan bir uzlaşıyla hayat bulacağını duyururlarken bir yandan da önümüzdeki döneme hazırlık niteliğinde olan yönetme biçimleri üzerine kafa yoruyorlar.  
AKP ve karşısındaki burjuva muhalefeti birçok konuda kolay kolay uzlaşamayacak gibi görünüyor. AKP bir yandan sürece Kanun Hükmünde Kararname’lerle, özel yetkili mahkemelerle müdahale ederken, toplumsal ve ekonomik çerçeveyi yeniden düzenleyen birçok yasayı hayata geçirirken diğer yandan hem bölgesel hem de küresel dinamikler eliyle sıkıştırılıyor. 
Başkanlık sisteminin bugün için kabul edilme olasılığı oldukça az. Meclisteki muhalefet bu konuda net görünüyor. Fakat başkanlık sisteminin yalnızca bugünün değil, asıl olarak önümüzdeki dönemin tartışması olacağını da unutmamak gerekiyor.   

Dipnotlar

[1] Prof. Dr. Nur Vergin başkanlık ve yarı-başkanlık üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Konu hakkındaki görüşleri için 14/05/2012 tarihli Radikal gazetesinde çıkan “Kürt soruna karşı yarı başkanlık” başlıklı röportajına bakılabilir.