Merkezci - Oportünist Bir Akım: Morenoculuk -2-

Peru’daki Morenocular, bu ülkedeki örgütlerinin bölünmesi pahasına, Belaunde’nin milliyetçi burjuva partisi Accion Popular’ın (AP) kuruluşuna katıldılar ve onun içinde “Sol” adlı bir yayın çıkarttılar. (Belaunde, yıllar sonra, bir köylü ayaklanmasını katliamla bastıracak ve kendisini iktidara taşıyan Morenocuları tutuklayacaktı.) Peru’daki Morenocular AP içinde faaliyet gösterirken, Pablocu Uluslararası Sekreterlik yanlıları da bir diğer burjuva milliyetçisi parti Amerikan Devrimci Halk İttifakı‘na (APRA) “giriş” yapmayı tercih ediyorlardı. Vurgulamak gerekiyor ki bunlar ne işçi partileriydi ne de “sol” ya da “sosyalist” programlara sahiptiler.
Morenocu akımın, ilerideki yıllarda, Pablocu IV. Enternasyonal önderliğinin 1952 Bolivya devrimindeki sınıf işbirlikçi tavrını eleştirdiğini ve “ihanet” olarak mahkûm ettiğini biliyoruz. Örneğin Moreno, yıllar sonra Lambert ile ortak enternasyonal kurma sürecinde kaleme aldığı Geçiş Programının Güncellenmesi başlıklı belgede şunları yazacaktı: “1951’de Enternasyonalimizin önderliğini işgal eden bu revizyonist akım [Pabloculuk kastediliyor], son otuz yılın tümünde kitle hareketinin bürokratik ve küçük-burjuva önderliklerine düzenli olarak teslim olmasıyla ve kitle hareketinin devrimci önderlik bunalımını aşmasının tek olasılığı olarak partilerimizi inşa etmek ve geliştirmek için bu önderliklere karşı uzlaşmaz mücadelemizi terk etmesiyle karakterize edilmiştir. [Pabloculuğun] Bu önderlikleri teşhir etmek yerine düzenli şekilde onlara teslim olması şu yoldan ilerlemiştir: Bu önderlikleri ilerici olarak tanımlayarak, kendisini bürokratik ve küçük-burjuva akımların sol kanadı haline dönüştürmüş ve bu oportünist akımlardan net bir şekilde ayrışmış her bağımsız Troçkist faaliyeti terk etmiştir.“ (”Revizyonizm Enternasyonal’in yıkılmasına hizmet etmektedir“ başlıklı 10. tez)
Görüldüğü gibi, Moreno, Pabloculuğu, “kitle hareketlerinin bürokratik ve küçük burjuva önderliklerine teslim olduğu“, “bu önderlikleri ilerici olarak tanımladığı“ ve “kendisini bürokratik ve küçük-burjuva akımların sol kanadı haline dönüştürdüğü“ için eleştirmişti. 
Peki, Moreno’nun sadık izleyicileri, kendi akımlarının başta Peronculuk olmak üzere burjuva ulusalcı hareketler karşısında onyıllar boyunca izlediği oportünist işbirlikleri sözkonusu olduğunda ne diyor? Bu sorunun yanıtını, LIT-CI’nin resmi tarihindeki şu satırlarda buluyoruz:
”Örgütümüz (o zamanlar, dergisinin adından dolayı, Palabra Obrera - İşçi Sözü olarak tanınıyordu), 62 Peroncu örgüt içinde, kendimizi askeri diktatörlüğe karşı direnişin en iyi ve en ileri kesimleri ile ilişki içinde inşa etmenin bir yolu olarak, giriş taktiği uyguladı. Grubumuz, bu dönemde, Arjantin’deki işçi hareketiyle, başka hiçbir sol örgütün beceremediği kadar sıkı ilişkiler kurdu.” [1]
Moreno Kastro’nun izinde
Moreno, Küba’da Kastro’nun iktidarı alması karşısında sergilediği kısa süreli şaşkınlığın ardından, tam bir Kastrocu haline geldi. Daha önce Batista’yı “Küba’nın Peron’u” ilan etmiş olan Moreno, Kastro’yu sert bir şekilde eleştirmiş; onun gerilla grubunun 1958 yılında yaptığı ilk genel grev çağrısının başarısız olmasını sevinçle karşılamış ve Kastro’cu harekete açıkça karşı çıkmıştı.[2] 
Moreno, 1961 yılında, Pablocuların izinden giderek, emperyalizm çağında yerine getirilmemiş olan demokratik görevlerin yalnızca işçi sınıfı tarafından tamamlanabileceği düşüncesinin yanlış olduğunu; kentli orta sınıfların ve köylülerin belirli kesimlerinin de belirli koşullar altında devrimci önderliği oluşturabileceğini; fokoculuğun yanlış bir strateji olmadığını ilan etti. İşçi sınıfının geri kalmış ülkelerde devrimci önderliği oluşturacağı biçimindeki kuram tarih eliyle yanlışlanmıştı! Moreno’ya göre, Kastro -aynı Peron’un Arjantin’de yaptığı gibi- Küba toplumunun farklı kesimlerini emperyalizme karşı kendi önderliği altında bir araya getirmiş ve iktidarı onlarla birlikte almıştı. Kastro, oligarşinin ve emperyalizmin çok yönlü ekonomik, siyasi ve askeri yollarla uyguladığı baskıya karşın, devrimi nihai sonucuna kadar sürdürmekte bir an bile tereddüt etmemiş; oligarşiyle olan bütün köprüleri yıkarken kendisini halkın en alttaki kesimlerine bağlamıştı.
Moreno’nun Kastroculuk karşısında yerlere kapanması, onun, Küba’yı “işçi devleti” ilan etmiş olan ABD-SİP’in kuyruğunda Bir-Sek’e katılacağının açık işaretiydi. Geçerken, Küba ve Kastroculuk karşısındaki tavrın, Bir-Sek’in zeminini oluşturduğunu Morenoculuğun resmi tarihçilerinin de kabul ettiğini belirtelim. Onların açıkça söylemediği şey, Pablocu Mandel-Maitan önderliğiyle sağlanmış olan bu ortaklaşmanın, genel olarak burjuva ve küçük burjuva ulusalcılığına ve Kastroculuk olarak bilinen fokocu/gerillacı akıma yedeklenme üzerinde gerçekleştiğidir. Ancak, Moreno’nun Kastroculuk-gerillacılık karşısındaki tavrının Mandel-Maitan önderliğininkinden de geri olduğunu unutmayalım. Bir-Sek, 1960’lı yıllarda benimsediği Kastrocu - gerillacı yönelişe karşın, henüz onlara hareketin önderliğini verecek denli ileri gitmemiş; Dördüncü Enternasyonal’in şubelerine onların içinde erimelerini önermemişti.
1950’li yılları -başta Peronculuk olmak üzere- Latin Amerika’daki burjuva milliyetçisi hareketlere eklemlenerek geçirmiş olan Morenoculuk, artık, aynı oportünist politikayı Kastroculuk karşısında uyguluyordu. Bunun nedeni, Kastroculuğun, Moreno’nun kazanmayı hedeflediği kitleleri etkisi altına almış olmasıydı. Bütün büyük oportünistler gibi, kendisini her yeni duruma başarıyla uyarlayan Moreno (LIT-CI’nin resmi tarihinde, buna “mevcut gerçekliğin önceki öngörülere uymamasından korkmaksızın tavır alma“ deniyor), 1950’li yıllarda Peronculuk içinde barışçıl yollarla yaşama geçirmeye çalıştığı burjuva demokratik ve “anti -emperyalist” programını, 1960’lı yılların sonuna kadar, Kastrocu hareketlere ve cephelere yamanarak uygulamaya kalkıştı. 
Ama bu, Morenoculuğun burjuva parlamentarizmiyle ve reformizm ile bağlarını tümüyle kopardığı anlamına gelmiyordu. Önemli taktik ya da stratejik değişiklikleri bir önceki dönemin -özeleştiriyi de içeren- ciddi bir değerlendirmesiyle tamamlamak/gerekçelendirmek gibi bir geleneği olmayan Morenoculuk, bir süre sonra, yeniden burjuva parlamentarizminin ve reformizmin savunucusu haline gelecekti. Ama onun, önce, gerillacılık macerasını (trajedisini) yaşaması gerekiyordu.
Gerillacılık macerası
Moreno’nun Kastroculuğa yönelmesinin ilk ürünü, Peru’daki Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP) yüzünü hızla Kastroculuktan ve Maoculuktan etkilenmiş olan Stalinistlere ve küçük burjuva milliyetçisi akımlara dönmesi oldu. Peru-DİP, 1960 yılı Kasım ayındaki kongresinde benimsediği “ayaklanma tezleri”nde, iktidar yolunun köylülük temelinde örgütlenmiş bir gerilla savaşı stratejisinden geçtiğini kabul etti ve silahlı mücadeleyi örgütlemeye başladı. Ancak ortada bir çelişki vardı: Cuzco’daki Troçkistler köylülerin sendikalarda örgütlenmesini teşvik ederken, Lima’daki Blanco yandaşları, işçileri ve üniversite çalışanlarını bankaları “mülksüzleştirmek” (banka soymak) üzere işyerlerini terk etmeye zorluyordu. 
Bu arada, Moreno’nun Latin Amerika “enternasyonali” SLATO, 1961 Nisanı’nda düzenlediği bir toplantıda bu çizgiyi onaylamış ve Peru’daki La Convencion Vadisi’nde sürmekte olan silahlı mücadeleye mali kaynak sağlama kararı almıştı.
Perulu Morenocular, Maocu ve Kastrocu akımlara, ”Peru devrimini gerçekleştirmek için“ şu beş ana maddeden oluşan bir birleşme çağrısı yaptılar: 1) Seçimler sahtekârlıktır; 2) Peru devrimi için barışçı bir yol söz konusu değildir; 3) Büyük emperyalist şirketler millileştirilmelidir; 4) Tarım reformu gerçekleştirilmedir; 5) Kent reformu yapılmalıdır.
İşçilerin-emekçilerin devrimci seferberliği; öz örgütlenmeler; bankaların, büyük şirketlerin vb. işçilerin denetimi altında ve tazminatsız kamulaştırması türü taleplerin söz konusu olmadığı bu program, keskin “sol” sloganlarla bezenmiş, baştan sona burjuva demokratik bir karakter taşıyordu. En önemlisi de Troçkist olduğunu iddia eden bir örgütün sunduğu bu program, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin varlığını sorgulamaksızın kabul ediyordu. Bu programatik çerçevede, 1961 yılında, Devrimci Sol Cephe (DSC) kuruldu. 
Kırsal alanda sovyetik köylü örgütlenmelerinin ve silahlı milislerin oluşturulmasında, elbette, yanlış bir şey yoktu. Ancak Marksistler, bunları kentlerdeki benzeri işçi örgütlenmeleriyle ve en önemlisi de proleter devrimci bir partinin önderliği altında birleştirmeye çalışırlar. Bu Marksist çizgiyi bir yana bırakan Perulu Morenocular, onun yerine, kırlarda  “kurtarılmış bölgeler” oluşturmaya yöneldiler. Bu, onların, işçi sınıfının devrimdeki politik önderliğinden vazgeçmek ve onu kır küçük burjuvazisine tabi kılmak anlamına gelen Maocu “kentlerin kırlardan kuşatılması” stratejisini benimsediklerinin ilanıydı.
Bu strateji, Peru’da tam bir felaketle sonuçlandı. Banka “kamulaştırmaları” (soygunlar), La Convencion’da yoğun bir devlet baskısına yol açtı; DSC üyelerinin çoğu tutuklandı ya da ortadan kaldırıldı. Hareketin, az sayıdaki izleyicisiyle birlikte, çareyi dağlara kaçmakta bulan önderi Blanco ise 1963’te yakalandı. O, yedi yıl hapiste kaldıktan sonra, Sartre, Simone de Beauvoir, Isaac Deuscher gibi aydınların ve Avrupalı sendikaların katıldığı uluslararası bir kampanya sayesinde serbest bırakılacaktı. 
Alicia Sagra, LIT-CI’nin resmi tarihinde, bu felaketi şöyle özetliyor: “SLATO’nun varlığı, 1962’de, bizim Peru’daki tarım devrimi sürecine merkezi biçimde müdahale etmemizi sağladı. Arjantin’deki Perulu bir öğrenci militan olan Hugo Blanco’yu Cuzco’daki sürece katılmaya göndermiştik. Hugo Blanco, birkaç yıl içinde Perulu köylülerin başlıca önderi olarak kabul edildi. Hugo Blanco, SLATO’nun yönlendirmesi altında, topraklara el koyma ve sendikal örgütlenme sürecine önderlik etti. SLATO, bu faaliyete destek amacıyla çok sayıda kadro gönderdi. Biz DSC’yi (Devrimci Sol Cephe) böyle inşa ettik. DSC Troçkistlerin önderliğindeydi ve bizim Peru şubemizin kökenini oluşturdu.” [3]
Peru’daki DSC’ye, Şili’deki DİP’in Devrimci Sol Hareket’i (DSH) kurması eşlik etti. Arjantin’deki Morenocular ise “Amerika Yerli Halkının Devrimci Cephesi” FRIP (Frente Revolucionario Indoamericano Popular) ile birleştiler. 
Bütün bu partiler Kastrocu tezleri sözde Marksist kavramlarla birleştirmeye çalışan küçük burjuva halkçı politikalara sahipti. Bununla birlikte, Moreno ile izleyicilerinin, 1961 yılında tümüyle küçük burjuva popülist bir ideoloji çerçevesinde kurulmuş olan FRIP ile birleşme süreci hiç de sorunsuz olmadı. Birinci sorun, Peronculuğa ilişkin tavır konusundaydı. FRIP, Morenocuların Peronizme ilişkin politikasına cepheden karşı çıkıyordu. İkinci sorun ise yeni örgütün IV. Enternasyonal karşısındaki konumunun ne olacağıydı. Moreno ve yoldaşları, “yeni örgütün IV. Enternasyonal’in bir parçası olması gerektiğini” savunurken, FRIP buna karşı çıkıyordu. 
Peronculuğa ilişkin sorun, “giriş” politikasının tümüyle reddedildiğini ifade eden bir kararla hemen çözüldü. “Enternasyonal” sorunu ise bir yıl sonra gerçekleşen genişletilmiş bir Merkez Komite toplantısında halledildi. Bu toplantıda oy çoğunluğuyla alınan “IV. Enternasyonal’e tam katılım” kararının ardından, 1963 kışında, Moreno tarafından temsil edilen Palabra Obrera ile FRIP’nin beş temsilcisi arasında imzalanan anlaşmayla bir birleşik cephe kuruldu. Anlaşmada, cephenin ideolojik zemininin Marksizmin kabulü; siyasi hedefinin de “devrimci bir işçi partisinin inşası” olduğu belirtiliyordu. Silahlı mücadeleyi iktidarın zaptında asli yöntem olarak kabul eden her iki örgüt, bu amaçla küçük bir devrimci partinin kurulması gerektiği konusunda da anlaşmıştı. Bu parti, 1964 yılında, Arjantin Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP) adı altında kurulurken, Moreno’nun örgütünde bir bölünme yaşandı.
Morenocular ve Pablocular’ın Kastro’ya övgüler yağdırdığı ve onun kuyruğuna takıldığı bu süreçte, ABD yönetimi ile anlaşma çabaları boşa çıkmış olan Kastro, yüzünü Kremlin bürokrasisine dönmüş ve “komünist” kimliğine bürünmüştü. Kastro, Küba’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı’nın 16 Ocak 1966 tarihindeki kapanış konuşmasında, Che Guevara’nın ortadan kaybolmasına ilişkin burjuva basınında yer alan yorumları değerlendirdi. O, söz konusu konuşmada, Troçkistlere de uzun bir yer ayırıyor ve IV. Enternasyonal’i emperyalizme hizmet etmekle suçluyordu: “ABD emperyalizmi devrimci hareketi tasfiye etmeye çalışıyor; IV. Enternasyonal’deki ajanlar da -aynı IV. Enternasyonal’in programı gibi- onun hizmetine koşuyor… Troçkizm, devrimci harekete karşı emperyalizmin ajanlığını yaparak kendisini kitlelerden yalıtmaktadır … Bir zamanlar siyasi alanda yanlış pozisyonları savunmuş olan Troçkizm, emperyalizmin ve gericiliğin bayağı bir aracı haline gelmiştir.”
Gerillacı ihanetin son adresi: OLAS
Moreno ve yoldaşları, 1963 yılında Peru’da yaşanan felakete, diğer Latin Amerika ülkelerindeki işçi hareketinin ödemek zorunda kaldığı ağır bedellere, kendi örgütünün yaşadığı kadro kaybına ve Kastro’nun Troçkizm düşmanlığını açıkça ifade etmesine rağmen, gerillacılığın savunucusu olmaktan vazgeçmediler. Onlar, Bir-Sek içindeki diğer ortaklarıyla birlikte, Kastro’nun, 1967 Ağustosu’nda, Havana’da Latin Amerika Dayanışma Örgütü’nü (OLAS) kurmasını Latin Amerika’daki gerilla örgütlerine açık destek işareti olarak algıladılar ve OLAS’a “giriş” yapma kararı aldılar. Morenoculara göre, Latin Amerika’da “iktidarı almadaki tek örgütsel araç, silahlı mücadeleden yana savaşçı ulusal örgütleriyle OLAS” idi.
Ama Kastro, Bolivya’daki felaketin ve Che Guevara’nın öldürülmesinin ardından, OLAS stratejisinden vazgeçip yüzünü tümüyle Kremlin’e ve geleneksel Stalinist partilere döndü. Bu gelişme, Moreno’nun gerillacılığa yönelik stratejisini gözden geçirmesine yol açacaktı. Morenocular, 1968 yılında, tam da bir DİP grubunun, Bir-Sek’in önderlerinden Livio Maitan’ın da teşvikiyle Halkın Devrimci Ordusu (HDO) adlı bir gerilla hareketi kurmaya hazırlandığı sırada, ”gerillacı“ DİP’den ayrıldılar ve Bir-Sek içinde Kastrocu-gerillacı çizgiye muhalefet etmeye başladılar.
Moreno’nun 1960’lı yıllar boyunca izlediği pratiğe ilişkin bu özet bilgiler, onun Bir-Sek içinde “Mandel - Maitan önderliğinin gerillacılığa yedeklenme çizgisine her zaman kararlılıkla karşı çıktığı ve ortodoks Troçkizmi savunduğu” yollu iddianın bir masal ve büyük bir yalan olduğunu yeterince açık biçimde gösteriyor. Moreno ve izleyicileri, bu konuda doğruları söylememekte, gerçekleri çarpıtmaktadırlar.
Moreno, yıllar sonra, Lambertçi revizyonistlerle ortak bir enternasyonal kurmak üzere ana tartışma dökümanı olarak kaleme aldığı Geçiş Programının Güncellenmesi adlı çalışmasında,  ”Revizyonizm,  ulusal burjuvazinin ve emperyalizmin mülksüzleştirilmesinin bir sonucu olarak, başta Kastroculuk olmak üzere bu küçük-burjuva akımların kendilerini işçilerin devrimci akımları haline dönüştürebileceklerini iddia etmektedir. Oysa biz bunun tam tersine inanıyoruz. Bunlar, toplumsal nedenlerden ötürü, kendilerini işçi tabanın, onun en fakir ve en sömürülen tabakalarının çıkarlarını yansıtan devrimci bir akıma asla dönüştüremezler“ [4] diye yazacaktı. Elbette, önceki dönemde izledikleri politikalara ilişkin tek satır özeleştiri yapmaksızın!
Aynı tavrı, aradan 40 yılı aşkın zaman geçtikten sonra kaleme alınmış olan resmi LIT-CI tarihindeki şu yavan cümlelerde görüyoruz: “Ama 1964’te, örgütümüzün Moreno ile birlikte başlıca önderlerinden olan Vasco Bengochea Kübalı önderlere katılmak üzere bizden ayrıldı. Birkaç yıl sonra, 1968’de, fokoculuğu destekleyen pozisyonları benimsemiş olan başlıca kadrolarımızın bir kısmını yitirdiğimiz büyük bir bölünme yaşadık. Bu bölünmenin önderi, 1965’te birleşmiş olduğumuz ve ardından Halkın Devrimci Ordusu’nun başlıca önderi haline gelen Roberto Santucho idi.” [5]
Ne kadar basit, değil mi? Alicia Sagra, resmi LIT-CI tarihinde, bütün bu önemli kadroların neden gerillacılığa ve fokoculuğa kaptırıldığını sorgulama gereği duymuyor ama bize, yıllar süren bu ağır ihanete mazeret bulmak için olsa gerek, fokoculuğun bütün bir IV. Enternasyonal üzerinde de etkili olduğunu anlatıyor.
Kuşkusuz, her siyasi parti yanlış yapabilir ve bundan dönebilir. Ama yapılan yanlışları bilimsel bir temelde değerlendirme ve gerekli dersleri çıkarma becerisi, yalnızca Marksist yönteme sahip partiler için geçerlidir. Marksizmin yöntemine sahip olmayan partiler ise yaptıkları yanlışları, yüzeysel değerlendirmelerle geçiştirdikleri için, sürekli olarak bir yanlıştan diğerine (çoğu durumda da tam tersine) savrulmaya mahkûmdur. Morenoculuk, sahip olduğu yüzeysel izlenimci yöntemiyle, her bir yanlışı bir diğeriyle düzeltmeye çalışan; dolayısıyla, bütün siyasi yaşamı sağdan sola yalpalamalarla geçen merkezci akımların tipik bir örneğini oluşturmaktadır.
Peki, Moreno ile Bir-Sek çoğunluğunun arasında gerillacılık konusunda hiç mi tartışma yaşanmadı? Elbette yaşandı. Ama 1969’dan sonra! Dahası, Morenocular, bu tartışmada, gerillacı-fokocu stratejinin yol açtığı felaketlerin Marksist bir değerlendirmesinden hareket etmiyorlardı. Tartışmalar, asıl olarak, Santucho ile Moreno arasında yaşanan tartışma üzerinden yürüyordu. Bu dönemde Bir-Sek içinde Moreno ile önderlik arasında yaşanan tartışmada Moreno’nun konumunu belirleyen en önemli etmenlerden biri, ABD-SİP’in, Demokratik Parti’nin sağ kanadıyla kurmuş olduğu yakın ilişkileri tehlikeye sokan gerillacılığa tavır alarak Moreno’yu desteklemesi oldu. Nihayet, Moreno’nun gerillacılığa sırtını dönmesinde, Kastro önderliğinin OLAS’ı lağvetme kararının da etkili olduğunu söyleyebiliriz. 
Özetle, Moreno’nun arkasına ABD-SİP’in desteğini alarak, Bir-Sek’in 1969’da toplanan 9. Kongre’sinde resmileştirdiği fokocu-gerillacı çizgiye açıkça karşı çıkması, Marksist devrimci pozisyonların savunusu temelinde gerçekleşmediği ve Morenoculuğun Kastrocu-gerillacı pratiğinin ciddi bir özeleştirisini içermediği için, işçi sınıfının öncü kesimlerine ve Leninist partiyi inşaya yönelme anlamına gelmedi. Moreno, gerillacılığa sırt çevirdikten sonra, siyasi macerasını burjuva anayasalcılığı çerçevesinde reformist partilerle girişeceği seçim ittifakları ve birleşmeler biçiminde sürdürdü. 
Gerillacılıktan reformizme
Morenocu resmi tarih, bize, Arjantin Partisi’nin gerillacılığa karşı mücadele içinde güçlü bir öncü parti haline geldiğini; bunun, “cordobazo“ türü kitle hareketlerine ve seçimlere katılma biçimindeki doğru politikaların ürünü olduğunu; aynı durumun, daha sonra, Uruguay ile Venezuela’da da yaşandığını anlatıyor. [6] 
Morenoculuğun, 1960’lı yılların neredeyse tamamını Kastroculuğun kuyruğunda gerillacı maceralarla geçirdiğini ve Sagra’nın tarihinin gerçekleri yansıtmadığını gördük. Moreno ve yoldaşlarının “gerillacılığa karşı mücadele”si, ancak büyük kayıpların ardından ve -deyim yerindeyse- gerillacılık onu terk ettikten sonra “başlamıştı”. 
Moreno’nun Kastroculuğa yedeklenmekten vazgeçmesinde önemli rol oynayan etmenlerden bir diğeri, Arjantin işçi sınıfının 1969 yılında yeniden ayağa kalkmasıydı. Arjantin kapitalizminin yaşadığı ekonomik ve siyasi kriz, Cordoba kentinde “Cordobazo“ olarak adlandırılan ve başını otomobil işçilerinin çektiği büyük bir işçi ayaklanmasına yol açmıştı. Bu ayaklanmanın ardından hızla yükselişe geçen işçi hareketi General Lannusse’nin üç yıllık iktidarına son verecekti.
“Yüzde 95 Troçkist”
1971 yılında, Moreno’nun DİP’i, “yasal ve kitlesel bir sol parti” inşa etme amacıyla, yüzünü, Kastro ile Peron’a yakın siyasi görüşleri savunan Juan Carlos Coral önderliğindeki reformist bir gruba çevirdi. Arjantin Sosyalist Partisi’nden ayrılmış olan Coral’ın ne Troçkizmle ne de devrimcilikle ilişkisi vardı. DİP ile Coral’ın grubu arasındaki birleşmeden, Sosyalist İşçi Partisi (SİP) doğdu. SİP’i kitlesel bir işçi partisi haline getirmeye koyulan Moreno, “ulusun gerçekliği içinde kök salmış; Latin Amerika ve dünya sosyalist hareketiyle dayanışma içinde olan büyük bir devrimci işçi partisinin inşası” yönünde bir çağrı yaptı. [7] “Sosyalist hareket” derken neyi kastettiğini açıkça belirtmeyen Moreno, bu yolla Kastrocu, Maocu ya da sosyal demokrat parti ve örgütlerle ileride girişeceği olası işbirliklerinin önünü açık bırakıyordu. Dahası, SİP, Küba’nın sosyalist; Vietnam Komünist Partisinin ise dünya devriminin öncüsü olduğunu ilan ediyordu.
En önemlisi, Moreno’nun ”yüzde 95 Troçkist“ dediği birleşme programının, gerçekte, yüzde 1 oranında bile Troçkist olmamasıydı. O, baştan sona reformist ve burjuva demokratik bir karaktere sahipti. Reformist yanılsamalarla dolu bu program, “silahlı kuvvetlerin sermayenin hizmetinde kullanılmasına“ karşı çıkıyor, onun “baskıcı rolüne son verilmesi’ ve “demokratikleştirmesi“ gereğini vurguluyordu. Programda ayrıca “kurucu meclis dolayımıyla seçilecek işçi hükümeti“ talebi de yer alıyordu. Burjuva devleti ve ordusu hakkında akıl almaz hayaller yayan bu tipik sosyal demokrat ve Menşevik talepler, sonraki yıllarda, Morenocu akımın bulunduğu hemen bütün ülkelerde savunacağı temel dogmalar haline geldiler.
Birleşme programın en çarpıcı yanlarından biri de onun “her türlü dış denetimi [yabancı, ülke dışı denetim kastediliyor] ya da yönlendirmeyi reddetmesi” idi. Bu, Bir-Sek içinde özerk bir hizip gibi faaliyet göstermeye devam eden Morenocuların, uluslararası örgütün siyasi otoritesini ve demokratik merkeziyetçi dünya partisi anlayışını bütünüyle reddettiğinin ilanıydı.
Moreno’nun yıllar boyunca ulusalcı burjuvazinin (Peronculuğun) ve radikal küçük burjuvazinin (gerillacılık) “sol” kanadı olarak biçimlenmiş örgütünün Sosyalist Parti’yle birleşmesinden doğan bu “yüzde 95 Troçkist” parti, reformist bir partinin toplumsal kriz dönemlerinde yüzünü işçi sınıfı yerine burjuvaziye çevirmesinin genel geçer kural olduğunu kısa süre içinde kanıtlayacaktı.
Bu yönelişin Marksizm karşıtı olduğunu, bizzat Moreno, akıl almaz bir pervasızlıkla ilan ediyordu: “Şu anda esas siyasi örgütsel hedefimiz, yasal solda merkezci bir partinin oluşturulmasıdır… Bu örgütün, proleter Bolşevik bir örgütün tam karşıtı olduğunun bilincindeyiz… Bu, bizim, devrimci Marksizmi reddetmiş olan döneklerin yanında olduğumuzu açığa vuran bir itiraftır.” [8]
Troçki, 1935 yılında Raymond Molinier ile Pierre Frank’ın Fransa’daki kitleleri merkezci bir program etrafında toplamak için kurulacak “geniş bir örgüt” olarak düşündüğü “La Commune” girişimini şöyle değerlendirmişti: “devrimci sabırsızlık / acelecilik (ki o kolayca oportünist sabırsızlığa / aceleciliğe dönüşür) sıkça şu sonuca varır: Kitleler, düşüncelerimizin anlaşılması fazlasıyla zor, sloganlarımız fazlasıyla ileri olduğu için bize gelmiyor. Bu yüzden programımızı basitleştirmemiz, sloganlarımızı sulandırmamız -kısacası bazı ağırlıklarımızı atmamız gerekir.“ [9] 
Burjuvaziyle anlaşma
Arjantin’de 1973 Mart ayında yapılan seçimleri Hektor Campora önderliğindeki Peroncu parti kazandı. İktidarının ilk günlerinden itibaren HDO’nun eylemleriyle ve onu destekleyen kitlesel gösterilerle karşı karşıya kalan Campora, Peroncu sosyal güvenlik sistemini yeniden kurmak için adımlar atmaya başladı. Campora, yükselen işçi sınıfı hareketini yatıştırabilmek için, ücretlere yüzde 50’ye varan zamlar yaptı ve şeker, sigara, şarap gibi mallarda vergi indirimine gitti; dahası, “doğru yatırım politikalarını yaşama geçirmek için banka teminatlarını ulusallaştırabileceğini” ilan etti. Bu arada, 40 bine yakın HDO sempatizanı Buenos Aires’teki Villa Devoto cezaevini kuşatıp siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep etmiş ve Campora’nın 500 kadar tutukluyu serbest bırakmasını sağlamıştı.
Campora, vermek zorunda kaldığı bütün ödünlere karşın, toplumsal muhalefeti yatıştırmakta başarılı olamıyordu. Bunun üzerine, Arjantin burjuvazisi, yükselen işçi hareketini ve toplumsal muhalefeti sendika bürokrasileri eliyle denetim altında tutabilecek tek gücün Peron olduğuna ikna olacak ve İspanya’da sürgünde olan Peron’u ülkeye geri çağıracaktı.
Daha önce, General Lannusse’nin “demokrasiye kontrollü geçiş”i öngören Büyük Ulusal Sözleşme’sine imza atmış olan SİP, yayın organı Avanzada Socialista’nın 8 Kasım 1972 tarihli sayısında, Peron’un dönüşüne ilişkin olarak şu yorumu yapıyordu: “Peron neden geliyor? Umuyoruz ki bu, oligarşiyle pazarlıklar yapmak için değil; seçimlerde savaşçı işçi adaylarını çıkarmak için gerçekleşecek.” Bu ifadeler, Moreno’nun, gerillacılıkla geçen yıllara rağmen, Peronculuğa olan bağlılığını yitirmediğinin göstergesiydi. 1950’li yıllar boyunca, Arjantin işçi sınıfının Peronculuk eliyle burjuva devletin denetiminde tutulmasına hizmet sunmuş olan Moreno, şimdi, bir kez daha küçük burjuvazi ile sendika bürokrasisinin Peron’a ilişkin hayallerini destekleyip yaymaya soyunuyordu.
Ama olaylar hiç de Morenocuların umduğu gibi gelişmedi. 1973 Ekiminde, burjuvazinin topyekûn desteğiyle yeniden iktidara gelen Peron’un kendisine ilişkin küçük burjuva hayallere yanıtı, “terörizm karşıtı önlemler”i uygulamaya koymak oldu. Peron, ordunun da desteğiyle, CGT’deki sendika bürokrasisinde ve Peroncu Gençlik Hareketi’nde temsil edilen “sol“ Peronculuğa karşı açık bir saldırıya geçti. Bu saldırılara, “Arjantin Komünizm Karşıtları Birliği” adlı faşist örgütün önde gelen solcu aydınlara karşı polisin desteğiyle başlattığı seri cinayetler kampanyası eşlik etti. 
SİP, işçi hareketinin hızla militanlaştığı ve Peron yönetiminin işçi sınıfı içindeki sermayesini kısa süre içinde tükettiği bu dönemde, bütünüyle anayasalcılığın (var olan burjuva düzenin) savunucusu haline geldi. O, faşist terörün ve gerillacılığın hızla yükseldiği bu iç savaş ortamında, Peronculuktan hızla uzaklaşmakta olan işçi sınıfına bağımsız proleter devrimci bir alternatif sunmak yerine, burjuva “cumhuriyeti ister sağdan isterse soldan gelsin her türlü tehdide karşı korumak“ için Stalinist Komünist Parti ile birlikte burjuvazinin kampına geçti.
SİP, 1974 yılının Mart ayında, Peron‘un çağrısıyla ve onun başkanlığında düzenlenen bir toplantıda, altı burjuva ve küçük burjuva partiyle birlikte bir anlaşma yaptı. Bu toplantı sonrasında yapılan ortak açıklama, Arjantin’deki bütün burjuva gazetelerinde ve SİP’in yayın organı Avaizada Socialista’da yayınlandı.
Açıklamada şöyle deniliyordu: ‘Katılımcılar, ülkemizde, demokratik sistem bağlamında, bir arada var olma pratiği ve yapıcı diyalog yoluyla, kurumsallaşma sürecini sağlamak ve pekiştirmek [anayasal burjuva demokrasisinin sağlamlaştırılması] konusunda her türlü çabayı göstereceklerine dair asli taahhütlerini teyit ettiler… Cumhuriyet, uzun süredir baskısına maruz kaldığı güçlerle karşı karşıya gelmiş olması nedeniyle zor anlar yaşamaktadır. Ancak bu sorunlar, halkın çoğunluğunun özlemlerine ve seçimlerle belirlenen özgürlük yanlısı geniş kesime saygı duyan bir dayanışma eylemi ile kolayca aşılabilecektir. Bu, onların kendilerini gelecekte de ifade edebilmelerini güvence altına alacak bir özgürlüktür. Onlar, bu yolla, bu özgürlüğü pratikte kendilerini emperyalist egemenliğin boyunduruğundan kurtarabilecek ve işçilerin kendi emekleri ile yaratılmış olan servetten faydalanmalarını garanti altına alabilecek bir şekilde kullanabilirler...
‘Anayasal sistemin başarısızlığa uğramasını isteyenler ya da koşulların yeni bir gerici maceraya izin vermesini bekleyenler; rejimin çeşitli kesimlerini gelecekteki seçeneklere önyargılı hale getirmek için kullanmaya çalışanlar; ideolojik olarak faşistçe taleplere ve sınırlarımızda sürekli baskı uygulayan çokuluslu şirketlerin çıkarlarına uygun düşen totaliter ya da korporatist uygulamaları benimseyenler; bütün bu insanlar şunun farkına varmalıdır ki, bu ülke temel bir anlayış çerçevesinde birleşmiştir ve onların eylemlerine karşılık verecektir.”[10]
SİP, kendi yayın organının 28 Mart 1974 tarihli sayısında, bu bildirinin altına imza atmış olduğunu açıklıyordu. Dahası, Avaizada Socialista, bu toplantıya katılmış olmayı, faşist güçlerin oluşturduğu tehdide işaret ederek haklı çıkartmaya çalışan bir de başyazı yayımlamıştı. Bu başyazıda, “Cumhuriyetin devlet başkanıyla diyaloğa girmek, işçilerin ve halkın seferber olduğu kahramanca mücadelelerde kazanılan demokratik hakların savunulmasına yönelik somut bir adım” olduğu belirtiliyordu. 
Oportünizmin bu kadarına Pablocu Bir-Sek önderliği bile katlanamadı. Bir-Sek, SİP’i, “demokrasiyi savunma örtüsü altında burjuva devleti savunma sorumluluğunu üstlenmekle“ eleştirdi ve bunun “Marksizm’den köklü bir kopuş anlamına geldiğini“ belirtti:
Bunu izleyen birkaç ay boyunca, Moreno ile Mandel arasında sert bir mektup alışverişi yaşandı; Moreno, SİP’in bildiriyi imzalamış olduğunu inkâr etti. Moreno, burjuva basınında SİP’in bildiriyi kabul ettiğine dair iddianın yanlış olduğunu ve Avaizada Socialista’nın da SİP’in bildiriyi imzaladığı haberini yanlışlıkla yayınladığını iddia etti. Buna rağmen, Moreno, kızgın bir ifadeyle, Avaizada Socialista’nın 26 Haziran 1974 tarihli sayısında kamuoyuna hitaben bir düzeltme yayınladığını belirtti. Mandel [Moreno’ya] cevabında, burjuva basınında ve SİP’in kendisine ait Avaizada Socialista’da yer almış olan yanlış bilgiyi kamuoyu önünde düzeltmesinin SİP’in neden iki ayını aldığını merak ettiğini yazdı.
“Küçük teknik sorunlar bir kenara bırakıldığında, SİP’in Peron’la birlikte konferansa katılmış olmasının oportünist karakteri inkar edilemez. Moreno bile bunu kabul etmek zorunda kaldı: ’Peron’la yapılan görüşmeye katılmış olmamızın, kimi sadık militanlarımız tarafından yanlış anlaşılabileceğini ve kimi karşıtlarımızın bunu kötü niyetli bir şekilde yorumlanabileceğini kabul ediyoruz.” [11]
“Moreno, ‘kurumsallaşma’nın savunulmasının ‘yanlışlıkla’ burjuva demokrasinin savunulması olarak yorumlanabileceğini de kabul etti: ‘Kullandığımız kimi ifadelerin bu izlenime yol açabileceğini kabul ediyoruz. Arjantin’in içinde bulunduğu ortamda, verili burjuva ‘yapısı’ ile demokratik hakların savunulmasını birbirinden dikkatli bir biçimde ayırt edememe hatasını bile yapmış olabiliriz.’” [12]
Alicia Sagra’nın 32 yıl sonra kaleme aldığı resmi LIT-CI tarihi, Arjantin’deki kanlı askeri diktatörlüğe zemin oluşturan bu son derece önemli dönemi şu üç cümleyle geçiştirir: “Bizim, sosyal demokrasiden kopmuş bir kesimle birleşmeden doğan Arjantin partimiz SİP, gerilla yönelimine ve öncücülüğe karşı bu mücadele sürecinde güçlü bir öncü parti olarak gelişti. Onu güçlendirmemiz, Mandel’inkinden bütünüyle farklı bir politikanın; ‘cordobazo‘ olarak bilinen kısmi ayaklanmayla doruk noktasına ulaşan mücadelelerde yer alma ve seçimlere katılma politikasının uygulanmasıyla mümkün oldu. Bu dönemde, Uruguay ve Venezuela partilerimizi örgütledik.“[13] 
“En demokratik askeri yönetim“
Peron’un 1974 Temmuzunda ölmesinin ardından, Arjantin burjuvazisi, hızla yükselen toplumsal muhalefet karşısında sarsılan rejimi koruma görevini, onun eşi Isabel Peron’a verdi. Ancak, toplumsal hoşnutsuzluk, artık, Isabel Peron etrafında yaratılan efsaneyle yatıştırılamayacak denli büyüktü. Bir bütün olarak düzenin tehlikeye sürüklendiğini gören burjuvazi, tercihini bir kez daha askeri diktatörlükten yana yaptı.
SİP’in faşist teröristler ile “sol” Peroncu ve gerillacı güçleri eşitleyen “cumhuriyeti savunma” tavrı, Videla’nın 24 Mart 1976’da düzenlediği askeri darbeye giden yolun taşlarının döşenmesine yardımcı olmaktan başka bir anlama gelmiyordu. Ancak, “yüzde 95 Troçkist” SİP, bu noktada bile duramadı. SİP, General Videla askeri bir darbeyle devlet başkanlığını aldığında, “General Videla’nın açıklamaları bizim de onayladığımız kurtarıcı bir programı oluşturmaktadır. General Videla anlayış istiyor. Bizden bu desteği görecektir. Halkımızın tüm yurtsever kesimlerinin başkanın bu çağrısına uyarak demokratik yeniden örgütlenmeye katkılarını sunmaları gerekir”[14] diyen Arjantin Komünist Partisi’nin yolunu izledi.
SİP, adı darbe sonrasında “La Yesca” (“çakmaktaşı” ya da “taş gibi sert, katı” anlamına geliyor) olarak değiştirilen yarı yasal yayınında, Videla diktatörlüğünün “Latin Amerika’daki en demokratik askeri yönetim olduğunu” belirtiyor; askeri darbeyi, tam bir ödlek liberal burjuva gazetecinin başvurabileceği argümanlarla meşrulaştırıyordu. Ona göre ordu, “hükümet karşıtı kitlesel hoşnutsuzluk dalgasının önderliğin hatasından dolayı gerçekleştiremediği şeyi kendi yöntemiyle yaşama geçirmiş” idi. Akıl almaz gibi görünüyor ama buradan çıkacak tek sonuç, Videla’nın, kitlelerin talebini “kendi yöntemiyle“ gerçekleştirdiğidir!
La Yesca’nın, “uysal bir basın özlemi içinde olmadığını” düşündüğü General Videla, SİP’in kendisine askeri diktatörlük altında yasal alan açmak için sürdürdüğü yaltaklanma politikasına, onun bütün yayınlarını yasaklayarak yanıt verdi. Sonraki dönemde yasadışı koşullarda faaliyet göstermeye başlayan SİP’in önderlerinin çoğu yurtdışına çıkarken, bu şansa sahip olmayan davaya bağlı üyeleri, önderliğin bu ihanetinin bedelini, diktatörlük eliyle öldürülerek ya da tutuklanıp işkenceler görerek ödediler. 
Alicia Sagra’nın resmi LIT-CI tarihinde, SİP’in Videla diktatörlüğüne ilişkin değerlendirmelerine ve Morenocu önderliğin örgütün uğradığı ağır kayıplardaki sorumluluğuna ilişkin tek bir sözcük bile bulamıyoruz. Sagra, bunun yerine, Morenocuların en berbat durumdan bile yararlanma ustalığını kanıtlama çabası içinde şunları yazıyor: “SİP, önemli kadrolarını ülkeden çıkarttı; bu uluslararası faaliyetimizi ilerletmede yararlandığımız bir durumdu. Bu dönemde, Bolivya, Şili, Ekvator, Kosta Rika ve Panama’da örgütlerimizi kurduk; Portekiz ve İspanya’daki faaliyetimizi güçlendirdik. Ama en önemli ilerleme, Kastroculuktan ve kiliseden gelen kadrolarıyla devrimci pozisyonlara sürüklenen Sosyalist Blok adlı örgüt ile bağlantı kurduğumuz Kolombiya’da gerçekleşti. Kolombiya SİP’i böyle kurduk.“[15]
Morenocu SİP, kendisinin uğradığı ağır kayıplara ya da Arjantin işçi sınıfının ve genel olarak solun Videla diktatörlüğü altında yaşadığı baskılara, hapislere, sürgünlere, 30 bin insanın ortadan kaybedilmesine rağmen çizgisini değiştirmedi.
SİP, dünyanın dört bir yanındaki demokratik ve devrimci güçlerin Videla diktatörlüğüne karşı örgütlediği 1978 Dünya Futbol Şampiyonası’nı boykot kampanyasını, “aşırı solun diktatörlüğe hizmet eden etkinliği” olarak tanımladı. Öyle ya, bu boykot kampanyası Arjantin halkının maruz kaldığı baskıya ilişkin abartıların ve yanlış bilgilerin ürünüydü; artan uluslararası protestoları körükleyen şey ise askeri diktatörlüğün insan hakları alanındaki yetersizliğiydi! Şaka değil! Arjantin’deki askeri diktatörlüğe karşı bu tür bir kampanyanın başını çekmesi; bunu yapacak gücü yoksa en azından onu desteklemesi gereken SİP, boykotçuları, akıl almaz bir pervasızlıkla, Videla yönetimine hizmet etmekle suçluyordu. Moreno’nun, kendi ihanetlerini örtbas etmek için bundan daha mide bulandırıcı bir argüman bulması mümkün değildi. İşin en kötü yanı da bütün bunların “Troçkizm” adı altında yapılmasıydı.
Askeri diktatörlüğün “insan haklarına ilişkin yanlışlar”ını düzeltip kendisini demokratikleştireceği yollu zehirli hayaller yaymayı sürdüren SİP hiç mi muhalefet etmedi? Elbette etti. Ama SİP’in askeri diktatörlüğe karşı mücadelede kendisine seçtiği ortaklar her zaman burjuva ve küçük burjuva güçler oldu. SİP, diktatörlük karşıtı burjuva partilerine ve Stalinist Komünist Parti’ye bir Halk Cephesi kurma çağrısı yaptı. Bu cephenin amacı da burjuva düzeni 1853 tarihli anayasa temelinde yeniden düzenlemekti (yanlış okumuyorsunuz; Morenocular, Arjantin’i, bin sekiz yüz elli üç tarihli oligarşik burjuva anayasası temelinde yeniden düzenlemeyi öneriyordu): “Sosyalistler, 1853 Anayasası’nın tam olarak uygulanması için devasa bir işçi ve halk hareketi yaratmak amacıyla, başta Adaletçi Parti (Peronistler), UCR (Radikal Yurttaş Birliği - Alfonsin’in partisi), Sol Parti ve Komünist Parti olmak üzere bütün partileri eylem birliğine çağırır.” [16]
Brezilya ve Peru örnekleri
Morenoculuğun burjuva parlamentarizmine ve reformculuğa eklemlenmesi yalnızca Arjantin’le sınırlı kalmadı. Morenoculuk, bu sınıf uzlaşmacı politikasını 1970’li yıllar boyunca diğer Latin Amerika ülkelerine de aktardı. Zira “silahlara veda“ dedikten sonra, yeniden burjuva parlamentarizminin ve reformizmin önemini keşfeden Moreno ve izleyicileri, bir an önce devasa kitlesel sosyalist partiler kurma ateşiyle yanıyordu. Morenoculuğun bu pratiğini bütün Latin Amerika’ya yaymasında, resmi LIT-CI tarihinde de belirtildiği üzere, SİP’in önde gelen kadrolarının bir bölümünün Arjantin’deki Videla darbesinin ardından yurtdışına çıkmasının önemli payı oldu. 
Brezilya: Portekiz’deki yarım yüzyıllık diktatörlüğün 1974’te bir halk hare keti sonucunda yıkılması hem Brezilya’da hüküm süren askeri diktatörlüğü hem de ona karşı yükselen muhalefeti büyük ölçüde etkilemişti. Bu durum, Moreno’ya kısa yoldan kitleselleşme stratejisini yaşama geçirmede bulunmaz bir fırsat olarak göründü. Portekiz Sosyalist Partisi’nin (PSP) sol imajından yararlanmayı hesaplayan Moreno ve izleyicileri, Brezilya’daki siyasi ataklarına, PSP‘nin amblemini kopyalayıp, baştan sona reformcu bir program hazırlayarak başladılar. Bu yolla onlar, Soares’in PSP’sine umut bağlayan binlerce diktatörlük karşıtını kucaklayacaklarını ve büyük bir sosyalist parti kurabileceklerini düşünüyorlardı.
Morenoculuğun sınıf işbirlikçisi çizgisinin Brezilya’daki uygulayıcısı İşçi Birliği (İB) adlı grup oldu. Askeri diktatörlük sonrasında Brezilya’yı terk ederek Şili‘ye ve Arjantin’e gitmiş olan öğrencilerin 1974’te ülkeye geri döndükten sonra kurdukları İB, 1977 yılında 300 dolayında üyeye sahipti. İB, 1978 yılında, kitlesel bir sosyalist parti inşa etmek amacıyla Movimento Convergencia Socialista’yı kurdu (Sosyalist Birlik Hareketi – SBH) ve sonradan Sosyalist İşçi Partisi (Brezilya-SİP) adını aldı.
SBH, işe kitlesel bir sosyalist parti kurmak için eski burjuva bakanlardan Alfonso’nun da dahil olduğu çok sayıda “demokrat“ bireye kendilerine katılma çağrısı yaparak başladı. Bu girişimin başarısız olmasının ardından da, 1978 seçimlerinde, Demokratik Brezilya Hareketi’nin (DBH) “işçi ve sosyalist adaylarına oy verme” çağrısı yaptı. Bugünkü Brezilya İşçi Partisi’nin önceli olan DBH’nin, askeri diktatörlük sürecinde yasaklanmış tek muhalefet partisi olması kimseyi şaşırtmasın; bu parti, tümüyle burjuva demokratik reformist bir programa sahipti. Özetle, Morenocular, Brezilya’daki örgütlü siyasi faaliyetlerine, demokratik burjuvazinin (sosyal demokrasinin) değirmenine su taşıyarak başladılar. 
1979’da, yeni bir işçi partisinin inşası kampanyasına katılan SBH, maden işçilerinin düzenlediği grevlerde yer aldı ve gücünü bir hayli arttırdı. Ancak SBH, burjuva partilerinin “demokratik” ikiyüzlülüğünü ve onların askeri diktatörlükle olan işbirliklerini ve sosyalizme parlamenter yoldan geçmenin mümkün olduğu yalanını teşhir etmek yerine, “Ortodoks Troçkizm“ maskesi altında, açıkça burjuva parlamentarizmini savundu. Morenocular, Bir-Sek çoğunluğuyla el ele, “kurucu meclis“ talebini yükselttiler ve bu kurucu mecliste “işçiler için; ülkeyi sosyalist planlama altında yeni bir yolla örgütleyecek bir anayasanın onaylanmasını garanti altına almak için; ... bir başka deyişle, sosyalist Brezilya’nın kurulmasına zemin oluşturacak sosyalist bir anayasaya ve bir işçi hükümetine oy vermek için mücadele edeceklerini” açıkladılar. Böylece SBH, işçi sınıfının öz örgütlenmeleri olan konseylerin yerine burjuva parlamentosunu (kurucu meclis) geçiriyordu.
Peru: Morenoculuk, gerillacılıktan burjuva parlamentarizmine ve anayasacılığına savrulmanın en yıkıcı örneklerinden bir diğerini Peru’da sergiledi. Perulu emekçiler, 1978 yılında gerçekleştirdikleri bir genel grevle Bermudez’in askeri yönetimini iyice köşeye sıkıştırmış; onu, bir anayasanın hazırlanmasında -sınırlı da olsa- yetkilere sahip olacak bir kurucu meclisin oluşturulmasını kabul etmek zorunda bırakmıştı. 
Kurucu Meclis seçimleri sürecinde, Bir-Sek’in içinde olan iki örgütten Morenocu Sosyalist İşçi Partisi (SİP) “İşçilerin-Köylülerin-Öğrencilerin-Yerlilerin Cephesi” içinde (FOCEP) yer alırken, Mandel’in izleyicileri Maocuların, Kastrocuların, Stalinistlerin ve Devrimci Sosyalist Parti’nin içinde yer aldığı bir seçim bloğuna katıldılar. (Bir kez daha, aynı “dünya partisi” içinde iki farklı politikaya tanık oluyoruz!)
Bu kampanya sürecinde, FOCEP -Moreno’nun çizgisine aykırı biçimde- burjuva partileriyle işbirliğini reddederken, SİP -sahip olduğunu iddia ettiği- Troçkist kimliğini ısrarla gizledi. Burjuva devletin sınıf karakterine ilişkin tek bir laf bile etmeyen SİP, işçi ve köylü konseyleri ile işçi milislerinin oluşturulması, genel grev vb. talepleri de ağzına almadı. O, bütün gücüyle, işçi iktidarının “demokratik“ Kurucu Meclis’e seçilecek bir işçi partileri koalisyonu eliyle; yani burjuva parlamenter yoldan ve evrim yoluyla gerçekleşebileceği hayalini yayıyordu.
FOCEP’in seçimlerde oyların yüzde 12’sini alması, Morenocuların yaydığı burjuva parlamenter yanılsamanın daha da güçlenmesine hizmet etti. Kurucu Meclis’teki FOCEP temsilcileri, bu kurumun ve oradaki burjuva güçlerin gerici karakterini açığa çıkartıp, işçileri kendi alternatif iktidar organları olarak konseylerini ve silahlı milislerini oluşturmaya yönlendirmek için hiçbir şey yapmadılar. Bunun yerine, büyük çoğunluğu gerici burjuva partilerinin temsilcilerinden oluşan Kurucu Meclis’in “demokratik ve anti-emperyalist görevleri yerine getirmek üzere iktidarı almasını” talep ettiler. Burjuva parlamentarizmiyle ve anayasacılıkla damgalanmış olan FOCEP’in önderi Ledesma, “demokratik olmayan bu Meclis’in kendisini Paris Komünü’ne dönüştürmesi” çağrısında bulunacak denli şaşkın durumdaydı. Peki, SİP’in, Ledesma’nın bu tür açıklamaları karşısındaki tepkisi ne oldu dersiniz? Söyleyelim: SİP, bu “şaşkın Troçkisti” burjuva Peru Cumhuriyeti’nin devlet başkanlığı için aday gösterdi.
Neden olmayacaktı ki! “Troçkist” bir devlet başkanı, belki burjuvaziyi bir günde mülksüzleştiremezdi (zaten bunu isteyen yoktu) ama üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması kararı alabilir; bu yolla, burjuva diktatörlüğünün demokratikleştirilmesi sürecini başlatabilirdi! Önceki on yıl boyunca gerillacılığa, şimdi de burjuva parlamentarizmine ve anayasacılığına ilişkin hayaller körükleyen Morenocuların Kurucu Meclis’teki iki yıllık pratiği, yalnızca Troçkizmin değil, bir bütün olarak devrimci solun Peru siyasi yaşamından uzunca bir süre için silinmesine yetti.
Nikaragua deneyimi
1979’daki Nikaragua Devrimi’ne, 1783-1830 yıllarında yaşamış bir burjuva devrimcisi olan Simon Bolivar’ın[17] adını taşıyan uluslararası bir birlik dolayımıyla katılan Morenocular, Sandinistlerin burjuvaziyle uzlaşmasını eleştiriyor ve Nikaragualı emekçilerin onlardan bağımsız politik örgütlenmesini yaratmaya çalışıyorlardı. Bu durum, Morenocuların Bolşevik Hizip adı altında içinde yer aldıkları Bir-Sek’in Sandinist harekete koşulsuz destek (“koşulsuz teslimiyet“ olarak okuyun) biçiminde özetleyebileceğimiz resmi çizgisine tümüyle aykırıydı. Küçük burjuva ulusalcı hareketlere yedeklenme yolunda “yeni kitle öncüsü“nü keşfetmiş olan Mandel önderliğindeki Bir-Sek çoğunluğu, Nikaragualı emekçilerin küçük burjuva Sandinist parti-cephe (FSLN) dışında bir örgüt çatısı altında örgütlenmesini reddediyordu.
Somoza karşısında elde edilen zaferin ardından, Sandinistler, Nikaragua devrimine ülkenin güneyinde sürdürdüğü faaliyetlerle destek vermiş olan Morenocuları, önce büyük bir coşkuyla selamladılar. Ancak Simon Bolivar Birliği üyeleri, Nikaragualı işçileri ve yoksul köylüleri sendikalarda / birliklerde örgütlemekle kalmıyor, onları Sandinist hareketten bağımsız bir parti çatısı altında toparlamaya da çalışıyordu. Sandinistlere göre bu, “Nikaragua’nın iç işlerine müdahaleydi” ve kabul edilemezdi. Sonuçta, Simon Bolivar Birliği’nin Nikaragualı olmayan üyeleri Sandinistler tarafından tutuklanıp Panama polisine teslim edildiler. Bu arada Sandinist harekete “soldan” danışmanlık yapmaya soyunmuş olan Bir-Sek önderliği, Morenocu yoldaşlarını savunmak için tek bir adım bile atmadı. 
Bu durum, Morenocu azınlık ile Mandelci çoğunluk arasında var olan ayrıma “düşünsel” düzeyin ötesinde, somut bir anlam kazandırdı. Moreno, Bir-Sek yönetiminin bu tavrını -son derece haklı olarak- “Troçkist ilkelere açıktan ihanet“ olarak tanımladı. [18] Dahası bu, Morenoculara göre, Bir-Sek önderliğinin önceden hesaplayarak attığı bir adımdı: “[Bir-Sek çoğunluğunun] burjuvazi tarafından işkenceye uğratılan devrimci militanlarımızı savunmayı reddetmesi, pratikte, bizi Bir-Sek’ten tümüyle ayrılmaya zorlayan; eğilimimizin ihraç edilmesi yönünde alınmış bir iç kararının ürünüydü.” [19]
Bu gelişmeyle birlikte, Moreno, 15 yıl boyunca aynı “enternasyonal“ içinde birlikte olduğu Mandel’in “yeni kitle öncüsü” kuramının sınıf işbirlikçi karakterini nihayet kavradı ve “Mandelci revizyonizme karşı ortodoks Troçkizmi savunmaya” soyundu! Mandel’in yeni kitle öncüsü kuramı, devrimci işçi öncüsünü küçük burjuva kitle hareketlerine yedekliyor ve IV. Enternasyonal’i tasfiyeye sürüklüyordu; ortodoks Troçkistler buna karşı sessiz kalmamalı, Troçkizmi canla başla savunmalıydı!
Oysa ortada yeni bir durum yoktu, Mandel önderliğindeki Bir-Sek’in yaptığı tek şey, 1950’lerden beri bütün ülkelerde uygulanan Pablocu tasfiyeci çizgiyi Nikaragua koşullarına uyarlamaktan ibaretti. Dahası, Mandel’i küçük burjuva kitle hareketleri karşısındaki oportünist ve tasfiyeci tavrından dolayı suçlayan Moreno, bu çizginin on yıllar boyunca en kararlı savunucularından birinin kendisi olduğu gerçeğinin de üstünü örtüyordu. Özetle, Moreno gerillacılık ve yeni kitle hareketlerine yedeklenme konusunda Mandel’i eleştirebilecek en son insanlardan biriydi. Onun “Mandelci revizyonizm” etrafında kopardığı fırtınanın altında da, zaten içinde ayrı bir enternasyonal gibi faaliyet gösterdiği “Mandelci Bir-Sek” ile yolları ayırmak için gereksinim duyduğu meşruiyeti elde etme ihtiyacı yatıyordu.
devam edecek 

Dipnotlar

[1]Alicia Sagra, http:// litci.org /en/index. php?option=com_content&view=article&id=1647&Itemid=3
[2]Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin yayın organı olan Fourth International’ın Haziran 1987 tarihli sayısında yer alan “Stalinizme ve Halk Cephesine Hayır! Dördüncü Enternasyonal’i İnşa Et!” başlıklı yazıdan. http://www.wsws.org/tr/2004/jan2004/more-j10.shtml ve http://www.wsws.org /tr/2004/mar2004/more-m11.shtml
[3]Alicia Sagra, http://litci.org/en/index. php?option=com_content&view=article&id=1647&Itemid=3
[4]Nahuel Moreno, Geçiş Programının Güncellenmesi, ”Tez 13 – Stalinizm ve Kastroculuk, politikaları ve temsil ettikleri sınıfsal kesim itibariyle karşı-devrimci ajanlardır“ başlıklı bölüm
[5]Alicia Sagra, http://litci.org/en/index. php?option=com_content&view=article&id=1647&Itemid=3
[6]Alicia Sagra, http://litci.org/en/index .php?option=com_content&view=article&id=1647&Itemid=3
[7]Intercontinental Press, 13 Kasım 1972
[8]Fourth International, Haziran 1987, syf. 18.
[9]L. Troçki, The Crisis of The French Section (New York 1977) syf. 97
[10]Education for Socialists, “What Course for Argentina Trotskyism”, ABD-Sosyalist İşçi Partisi, Ulusal Eğitim Bölümü, Haziran 1975, s. 5; ayrıca, Fourth International, Haziran 1987, syf. 18-19
[11]Education for Socialists içinde “What Course for Argentina Trotskyism”, Sosyalist İşçi Partisi, Ulusal Eğitim Bölümü, Haziran 1975, s. 8.
[12]Education for Socialists içinde “What Course for Argentina Trotskyism”, Sosyalist İşçi Partisi, Ulusal Eğitim Bölümü, Haziran 1975, s. 10
[13]Alicia Sagra, http://litci.org/en/ index.php?option=com_content&view=article&id=1647&Itemid=3
[14]Tribuna Popular, 8 Nisan 1976
[15]Alicia Sagra, http://litci .org/en/ index php?option=com_content&view=article&id=1647&Itemid=3
[16]Tribune Ouvrière 30, 29 Kasım 1985, syf. 20
[17]”Troçkist“ Morenocuların, enternasyonalist dayanışma amacıyla Nikaragua’ya gönderdikleri birliklere adını verdiği Bolivar (1783 – 1839), Venezüellalı aristokrat kökenli bir subaydı. İspanyol sömürgeciliğine karşı mücadele eden ve “Büyük Kolombiya adı verilen bir Latin Amerika birliğinin kurulmasına katılan bu burjuva devrimcisinin, bizim anladığımız enternasyonalizm ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktu.
[18]Nehuel Moreno, Geçiş Programının Güncellenmesi, Tez 12: Karşı-devrimci Aygıtların Güçlenişi ve Krizi
[19]Alicia Sagra,  http://litci.org/ en/index php?option=com_content&view=article&id=1647&Itemid=3