Sosyalizmin Penceresinden

Avrupa’da seçim rüzgarları
Mayıs sayımızı yayınladığımız günlerde Fransa, Almanya ve Yunanistan’da seçim sandıkları ortaya konmuş; ancak sadece Fransa’da başkanlık seçiminin ilk turu sonuçlanmıştı. Bugün ise durum oldukça farklı. Fransa ve Almanya’da yapılan seçimler burjuvazinin faklı kanatları arasında “nöbet değişimi” sonucu yaratırken Yunanistan seçimleri ülkede belirsizliği daha da arttırdı. 
Almanya’da eyalet seçimleri
Almanya’da ise Başbakan Angela Merkel’in partisi Hristiyan Demokratik Birlik (CDU), Almanya’nın en kalabalık eyaleti olan Kuzey Ren Vestfalya’da yapılan seçimlerde yüzde 8,3 oranında oy kaybederek ağır bir yenilgiye uğradı. CDU, seçmenlerden ancak yüzde 26,3 oy alarak bugüne kadar olan en kötü sonuca imza attı. Sosyal Demokrat Parti (SPD), oylarını iki yıl öncesine göre yüzde 4,7 arttırıp yüzde 39,1 oranını yakalayarak parlamentodaki en büyük parti olurken onları yüzde 11 oy ile Yeşiller izledi. Serbest piyasacı Hür Demokrat Parti (FDP) de oylarını yüzde 6,7’den 8,6’ya yükseltti.
Fransa seçimleri
Fransa’da Sosyalist Parti adayı Francois Hollande seçimlerin ikinci turunu kazanarak devlet başkanı oldu. 
Siyasete Francois Mitterrand'ın danışmanı olarak başlayan Hollande, 11 yıldır Sosyalist Parti'nin genel sekreterlik görevini yapıyordu. Seçimlerde Fransız “sol”unun kendisini “Troçkist” olarak adlandıranlar da dahil büyük bir kesimini kendisine yedekleyen Hollande, kullanılan oyların yüzde 52'sini alarak Nicolas Sarkozy’i geride bıraktı ve seçimleri kazandı. Böylece Sosyalist Parti 17 yıl aradan sonra devlet başkanlığı seçimini ilk sırada bitirdi. Yarı başkanlık sisteminin geçerli olduğu Fransa'da, sosyalistler, mecliste de söz sahibi olmak için genel seçimlerde de aynı başarıyı tekrarlamanın hesabını yapmaya başladı. Geçen yıl yapılan senato yenileme seçimlerini sosyalistler kazanmış ve senatoda çoğunluğu elde etmişlerdi. 
Hollande'ı, Avrupa Birliği’nin içinden geçtiği kriz ortamının yanı sıra, dünyanın 5. büyük, Avrupa'nın ise 2. büyük ekonomisine sahip olan Fransa’da giderek artan işsizlik, büyüme hızının giderek düşmesi ve bütçe açıkları gibi önemli ekonomik sorunlar bekliyor. Hollande bir taraftan AB’nin mali kriterlerine uymak için bütçede kısıntı yapacağını söyleyerek burjuvaziyi ve mali sermayeyi rahatlatırken, diğer yandan popülist bir söylemle “sol” bir maske takarak muhalefeti de kendisine yedekledi. Şimdi seçim kampanyalarında verilen sözlerin ne kadar tutulacağını göreceğimiz günler yaklaşıyor.
Hollande, Elysee Sarayı'na seçilmesi durumunda ilk olarak AB içindeki reformları görüşmek için “tarihi ortağı” Almanya 'yı ziyaret edeceğini ve Angele Merkel ile konuşarak AB içinde bütçe disiplininin güçlendirilmesini öngören hükümetler arası sözleşmeyi tekrar tartışmaya açacağı sözünü vermişti. Mali sermaye ve Avrupa burjuvazisinin çok önem verdiği bu görüşme gerçekleşti. Almanya ile Fransa liderleri arasında yapılan bu görüşme, Yunanistan’ın ekonomik durumunun ve seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı tablo içinde ve Avro’dan çıkma tartışmalarının yapıldığı ortamda gerçekleşti.
Yunanistan seçimleri
Yunanistan’da gerçekleştirilen seçimlerinden burjuvazi ve burjuva parlamenter sistem açısından tam bir kaos ortamı çıktı. Yunan halkı, seçimlerde geleneksel burjuva partiler olan ve ülkeyi 1974’den bu yana yöneten PASOK ve Yeni Demokrasi’yi adeta sandığa gömerken verdiği oylarla Radikal Sol Koalisyon (SYRİZA) ve faşist Altın Şafak partisini ön plana çıkarttı. Kapitalist sistem içerisinde ekonomik krizin yoğunlaştığı ortamda orta sınıfların radikal olarak görülen partilere savrulması biz Marksistleri şaşırtan bir durum değil. Ancak burjuva politikacılar, basın ve medya organlarının bu duruma şaşırmalarını doğal karşılıyoruz. Seçim sonuçlarının ortaya çıkarttığı tablo sonucunda hiçbir parti gerek tek başına gerekse koalisyon çalışmaları sonucunda hükümeti kuramayınca partilere 17 Haziran’da tekrar erken seçim yolu göründü. 
Erken seçime giderken yapılan kamuoyu yoklamaları, halkın ilk seçimlerdeki tavrını değiştirmeyeceğini, SYRİZA’nın oylarını yükselterek birinci sıraya oturacağını, böylece Yunan seçim yasalarına göre birinci gelen partiye verilen ek 50 sandalyeyi alarak hükümeti kurma yönünde oldukça önemli bir adım atacağını gösteriyor.
SYRİZA’nın birçok küçük gruptan oluşan ve net olarak tanımlanamayan politik yapısı doğal olarak onun üzerinden birçok spekülasyon yapılması sonucunu doğuruyor. Örneğin “radikal sol” olarak tanımlanan SYRİZA’nın iktidar olması halinde Yunanistan’ın Avro Bölgesi’nden ayrılacağına ilişkin senaryolar sonucunda piyasalardaki tansiyon da yükseldi. Bu süreçte Avro, dolar karşısında 1.27 ile son 4 ayın en düşük seviyesine indi ve Avrupa borsalarında satışlar hızlandı. Seçimler öncesinde yükseliş eğiliminde olan Atina Borsası, sert satışlarla yüzde 5’e yakın düştü. İç piyasada ise dolar 1.815 TL’nin üstüne çıkarken, döviz sepeti de 2.0691’e yükseldi. 
Tüm bu kaygıların merkezinde olan SYRİZA önderi Tsipras, bankaların, iş çevrelerinin ve onların devlet yönetimindeki temsilcilerinden oluşan hükümetlerin partisine yönelik “kaygılarını” ortadan kaldırmak için Fransa ve Almanya’ya ziyaretler gerçekleştirdi. Bu ziyaretlerde burjuva basına uzun röportajlar veren Tsipras kendisinin ve partisinin AB’yi desteklediğini ve hem bankalara geri ödeme yapmaya hem de PASOK’un başlatmış olduğu “reformları” sürdürmeye niyetli olduğunu vurguladı. Reuters Haber Ajansı’na yurtdışı gezisinin nedenini, “biz, Fransa ve Almanya gibi önemli Avrupa Birliği üyesi ülkelerin hükümetlerinin bizim neyin savunucusu olduğumuzu görmesini istiyoruz” diyerek açıkladı ve ekledi: “Biz kesinlikle Avrupa karşıtı bir güç değiliz.”
AB’de ekonomik durum
Ekonomik krizin devam ettiği İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerin durumu Avrupa’daki seçimlerin ve Yunanistan’daki ekonomik krizin gölgesi altında kalsa da ekonomik veriler Avro bölgesindeki durgunluğu ve küçülmeyi tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor.
2012 yılının ilk çeyreğinde Avro Bölgesi’nin büyüme oranı sıfırı gösterirken, AB’nin büyüme oranı sadece yüzde 0,1 oldu. Ülkeler bazında bakıldığında Almanya yüzde 0,5 büyürken, Fransa ve İngiltere’de sıfır büyüme kaydedildi. Ekonomi, İspanya’da yüzde 0,4, Yunanistan’da yüzde 6,2, Portekiz’de yüzde 2,2, Hollanda’da yüzde 1,1, İtalya’da yüzde 0,8 küçüldü. 
Rusya’da nöbet değişimi
Mart ayındaki devlet başkanlığı seçiminden, elindeki devlet gücünün tüm olanaklarını kullanarak galip çıkan Putin, görevi müttefiki olan Dimitri Medvedev'den devraldı. Rusya başbakanı olarak 4 yıl görev yapan Vladimir Putin, Kremlin Sarayı'nda düzenlenen yemin töreninin ardından yeniden Rusya devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. Rus çarlarının tahta çıktığı yer olan Kremlin Sarayı'ndaki bir salonda yapılan yemin töreni sonucunda Putin 6 yıl daha iktidarda kalırsa, Stalin'den bu yana en uzun süre iktidarda kalmış Rus lider olacak. Putin ile yapılan görev değişikliği sonucunda yeniden Rusya başbakanı olan Dimitri Medvedev, törende yaptığı konuşmada, "Ekonomik, siyasi ve sosyal alandaki reformların devam ettiğini görmek son derece önemli. Güçlü demokratik bir toplum inşa etmenin tek yolu bu" derken, Putin ise yaptığı konuşmada şunları söyledi: "Demokratik bir ülkede yaşamak istiyoruz ve yaşayacağız. Dış dünya için de demokratik ve öngörülebilir bir partner olacağız." 
Putin-Medvedev ikilisinin görev yaptıkları dönemde muhalif politikacılar ve gazetecilerin faili meçhul cinayetler sonucu öldürülmeleri artık olağan karşılanmaya başlanmıştı. Aynı ikilinin demokrasi anlayışını pek değiştirmeyeceği gerek tören sırasında dışarıdaki protestoculara, gerekse törenden önceki günlerde Moskova’da düzenlenen onbinlerce kişinin katıldığı göstericilere polisin davranışından belli oldu. Eylemcilerle polis arasında çıkan çatışmada içlerinde Boris Yeltsin dönemi başbakan yardımcılarından Boris Nemtsov, muhalefet liderlerinden Alexei Navalny ve Sergei Udaltsov’un da olduğu 400'den fazla kişi gözaltına alınmıştı. 
Pek çok protestocu, Putin’in 12 yıldır Rusya’yı kontrol ediyor olmasına kızdığı, ülkeyi tekrar ve tekrar aynı isimlerin yönetmesinden bıktıkları ve kötüleşen yaşam koşullarını protesto için meydanlara iniyor. 
Putin'i yeni dönemde ülke siyasetinin yapısında büyüyen çatlaklar, güçlenen muhalefet, ekonomik büyümede yavaşlama ve Kuzey Kafkaslar'da devam eden şiddet olayları gibi zorlu sorunlar bekliyor. 
Malezya'da hükümeti protesto etmek "haram" 
Din olgusunun ortaya çıkışından itibaren egemen sınıf tarafından baskı aracı olarak nasıl kullanıldığını bir Marksist olarak yıllarca okuduk. Kendi yaşam sürecimiz boyunca da bunun üstü kapalı birçok uygulamasını gördük. Ama itiraf etmek gerekir ki son dönemlerde bu kadar açık ve yalın biçimini görmemiştik. Bu duruma El Arabiya televizyonunun verdiği bir haberin çeşitli kaynaklarca aktarılmasıyla tanıklık ettik. Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Malezya versiyonu olarak adlandırabileceğimiz Malezya Fetva Konseyi, Müslümanların hükümeti protesto etmek için düzenlenen veya ülkede huzursuzluğa yol açabilecek her türlü gösteriye katılmasının İslam dini tarafından yasaklandığını açıkladı ve fetvanın gerekçesini de ekledi:“ İslam dini hiçbir kimseye, başkalarına zarar verme, onları endişeye sürükleme, Müslümanlar arasında rahatsızlık yaratma hakkı vermemektedir”. 
Malezya Fetva Konseyi Başkanı Abdul Sukor Husin’in basının karşısına geçerek yaptığı bu açıklamalara ek olarak konseyin ayrıca, eşcinsellik ve cinsiyet değiştirme ile birlikte bu tür durumlara sempatiyle bakmanın ve hoşgörü göstermenin de dini açıdan “haram” olduğunu bildirdi.
Eee ne diyelim. Son dönemde eğitim, içki yasakları, dindar nesil tartışmalarının ardından bakalım bu tartışma gündemimize ne zaman gelecek?
Uludere-Roboski katliamı tartışmaları sürüyor
Uludere-Roboski katliamının yapıldığı 28 Aralık 2011’den bu yana yaklaşık 5 aylık bir süre geçti. Devletin mazot ve sigara kaçakçılığı yapan grubun F-16 uçakları ile bombalaması sonucunda 35 yurttaş yaşamını yitirmişti. Olay sonucunda istihbaratın kimden alındığı, bombalama emrini kimin verdiği gibi birçok soru sorulmuş ama bunlara yanıt alınamamıştı. Bu sorulara hala net bir cevap verilmemiş de olsa konuya ilişkin son dönemde Başbakan Erdoğan ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamaları damgasını vurdu. 
Başbakan Erdoğan, Pakistan gezisinde Uludere-Roboski katliamı ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı. Öncelikle "Operasyonun kararını kendisinin verdiği" iddialarını, olayı operasyondan hemen sonra öğrendiğini söyleyerek yalanlarken, olay görüntülerini içeren CD'leri izlediğini belirtti. Bölgedeki sınır köylerinde mazot ve sigara kaçakçılığı olgusunun, giriş ve çıkışların jandarmaların bilgisi dahilinde yapıldığının üzerinden atlayarak "30-40 kişilik grup, katırlar, insanlar var. O yükseklikten bu Ahmet midir? Mehmet midir? Bilmek mümkün değil. TSK görevini samimi şekilde yapmıştır" diyerek katliamı sahiplendi. "Hata da olabilir. Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık" diyen Erdoğan, "Tazminatı da açıkladık. Ama birileri istismar ediyor. Allah aşkına tazminatsa tazminat... Bizim resmi tazminatımız ötesinde yaptık." şeklinde konuşarak adeta “Parasıyla değil mi? Vurduk ne olacak? Parasını da fazlasıyla verdik” sözlerinin kendince yumuşatılmışını söyledi. 
Başbakanın bu sözlerini “ağır” olarak niteleyenler, birkaç gün sonra İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in açıklamalarının ardından durumu tarif edebilecek söz bulamadılar. Bakan Şahin’in daha önce vatandaşa karşı “bir takla at da görelim” gibi ya da Türkiye Muharip Gaziler Derneği Ordu Şubesi ziyaretinde ”Bedel ağır ödendi. Bu bedeli yok sayamayız. Bu bedel çocuk oyuncağı değil. Bu işin şakası olmaz. Bu işin ciddisi de olamaz, hiçbir şeyi olamaz” gibi veciz sözlerini duymuştuk. Ancak bu defa "Uludere'de ölenler figüran, özür dilenecek bir olay yok" diyen İçişleri Bakanı Şahin adeta AKP’nin, hatta bu sözlerinden sonra ona kendi partisinden daha çok sahip çıkan MHP’nin de bastırılmış duygularına tercüman oldu. 
Herkes bu sözlerin ardından başbakanın, Şahin’i görevden almasını en azından ciddi bir biçimde   uyarmasını beklerken Erdoğan’ın ona sahip çıkması AKP’nin burjuva basın tarafından ne kadar cilalanırsa cilalansın sonuçta son sözü Erdoğan’ın söylediği milliyetçi, muhafazakar, dini motifleri siyasette yaygın bir biçimde kullanan gerici bir parti olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya çıkarttı. Eleştirilerin odağındaki İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise kendince açıklamalarına bir yenisini ekleyerek, "Bu ülke o kadar hukuk ülkesi, o kadar insan haklarının egemen olduğu ülkedir ki, yıkıcı örgütlerle mücadele eden güvenlik güçlerimiz dahi hukuka göre hareket etmek durumundadırlar. İşin zorluğu buradan kaynaklanıyor" derken güvenlik güçleri için yapılan eleştirileri "moral bozucu", "ihanet" olarak niteledi.
Roboski katliamının arkasında AKP iktidarının olduğunu çok iyi biliyoruz. Başta Başbakan olmak üzere hükümet üyelerinin Uludere gündemini kapatma telaşı, yapıl(may)an araştırma ve soruşturmaların Başbakan’a ve hükümete uzanacağı tespitiyle anlam kazanıyor.  
AKP’nin gerici uygulamaları devam ediyor
Son dönemde AKP’nin art arda ortaya koyduğu uygulamalara bakıldığında dini boyutları ön plana çıkartan ve her açıdan gerici bir sürecin işlediğini görüyoruz. Özellikle eğitim alanında AKP ve onun öncüllerinin iktidarlarında geçen son 13 yılın özeti bize açıkça iktidarların eğitimde nasıl bir yap-boz sistemi ürettiğinin kanıtı. 
Alkol tüketimi konularında da örtülü yasaklar zinciri ile karşı karşıyayız. AKP’li belediyelerin baskısı altında kapatılan içkili restoranlar, tekel bayiliği ve içki ruhsatı alımına getirilen engeller artık normal karşılanıyor. Belediyelerin yanı sıra valiliklerin yasakçı uygulamaları son dönemde basına yansıyor. Örneğin Afyonkarahisar Valiliği aldığı kararla şehirde “umuma mahsus yerlerde, umuma mahsus park ve bahçelerde, umumun istifadesine sunulan piknik ve ören yeri gibi alanlarda” diye uzayan ve neredeyse kendi eviniz hariç her yeri kapsayan içki yasağını uygulamaya koydu. Afyonkarahisar Valiliği’nin 24 Nisan’da aldığı karar, 13 Mayıs itibarıyla resmen uygulanmaya başlandı. Gelen ihbarları tek tek değerlendiren Afyonkarahisar Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Kabahatler Kanunu’nda yer alan ’Emre Aykırı Davranış’ suçunu işleyenler hakkında 169 lira ceza uyguladı. Kararın uygulanmaya başladığı ilk gün 25 kişiye ceza kesildi.
İçki yasaklarının hemen ardından, Başbakan’ın şehir ve devlet tiyatrolarını hedef alan açıklamaları geçtiğimiz ayın en önemli gündemlerinden biriydi. “Devletin tiyatrosu olmaz, devletin parasıyla hükümete karşı oyun oynanmaz” minvalinde yapılan eleştiriler bütünüyle kadük kalırken Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Başbakanlık yeni düzenlemeler üzerinde çalışıyor. Oyunların seçimini bürokrasiye bırakan, oyuncuları ise ihale yöntemiyle piyasadan toplamanın hesabını yapan AKP hükümeti, toplumu yeniden üreten bütün araçların kontrolünü elinde tutmak istiyor. Dizi senaryolarına müdahale eden ve oyuncuları dizilerde zorla baş-göz eden iktidar, yasaklanan kitaplar filmler ile otoriter uygulamalarını genişletiyor.
THY’de grev
Havacılık sektöründe grev ve lokavtı yasaklayan kanun düzenlemesinin meclise sunulması üzerine Türk Hava Yolları’nda örgütlü Hava-İş’e bağlı işçiler “sağlık sorunları” gerekçesiyle iş bıraktılar. Yaklaşık 18 aydır toplu sözleşme yapılamayan işkolunda işçiler, alelacele meclisten geçirilen grev yasağına karşı uçakların kalkışını engellediler. 24 saat içinde ikiyüzün üzerinde sefer iptal edilirken THY yönetimi “yasadışı eylem” yaptıkları gerekçesiyle üçyüzden fazla işçiyi işten çıkardı. Eylemin sürdüğü saatlerde yasa mecliste kabul edilirken hükümet üyeleri bu süreçte yaptıkları açıklamalarla patronların hükümeti olduklarını açıkça göstermişlerdir. İşten atılan işçiler işyerlerinin önünde eylemlerini sürdürürken Hava-İş Sendikası, kabul edilen yasanın Cumhurbaşkanı’ndan dönmesi gerektiğini ifade ederek işe iade davası açacaklarını belirtti. Sendika, mecliste yasalaşan grev yasağı için beklentilerini, Cumhurbaşkanı ve idare mahkemesine göre ayarlamış olsa da bu yasaya karşı esas mücadelenin işçi ve emekçilerin en geniş katılımıyla yapılacak eylemlerden geçtiğini görmezden gelmeyi sürdürüyor. Hava-İş Sendikası’nın bağlı olduğu Türk-İş ise sessizliğini koruyor. 
Kürtaj yasağı
AKP iktidarı, çıkardığı işçi düşmanı yasalar ve gündelik yaşama ilişkin yasaklarıyla toplumu gerici yöntemlerle şekillendirmeye devam ediyor. Başbakan’ın geçtiğimiz ayın son günlerinde Uludere meselesi üzeriden gündeme getirdiği kürtaj ve sezeryan doğumun yasaklanmasına yönelik açıklamaları, kapsamlı saldırıların süreceğinin ifadesi. Kürtajı cinayet; sezeryanı ise Türkiye’nin büyümesini engellemek isteyen dış güçlerin oyunu olarak gören Başbakan, toplum mühendisliğini sürdürmek istiyor. Kadınların bedeni üzerinden iktidarını genişletmek isteyen AKP hükümeti, bu uygulamayla kadınları eve hapsetmenin yolunu bulmuşken yedek işsizler ordusuna yeni neferler kazandırmanın telaşını sürdürüyor. 
Tarihin hiçbir döneminde, kürtajın yasaklanması onun yapılması önünde bir engel oluşturmamıştır. Yasaklandığında sağlıksız koşullarda gerçekleştirilen kürtaj nedeniyle her yıl 80 bin kadın hayatını kaybediyor. Kürtajın yasaklanmasını savunanların yalnızca Roboski katliamının değil, her yıl 80 bin kadının bu gerici uygulama nedeniyle ölmesinin de faili olduğu açık.
Kürtaj da sezeryan da politik değil tıbbi müdahalelerdir. Bu müdahaleye uğrayacak kişi kadındır. Kürtaj ve sezeryanı bademcik ameliyatından daha politik olarak görmek, tarihsel olarak egemen sınıfların bakış açısının ürünüdür. Herhangi bir tıbbi operasyon kararını nasıl ki tıbbi gereklilikler ve müdahaleye uğrayacak kişi karar veriyorsa, kürtaj ve sezaryen için de bunun söz konusu olması gerekir. Sezeryan bir gereklilik aynı zamanda da bir tercihken; kürtaj, basında yansıtıldığının aksine, kadınların, doğum kontrol yöntemi olarak görmedikleri bir haktır. İstenmeyen gebeliği sona erdirme hakkı, gebe kadına aittir. Bunun için de tecavüze uğraması ya da fiziksel/ruhsal sağlığının uygun olmaması gerekmez. Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın tecavüz sonucu oluşan gebeliklerin doğumla sonuçlanması (!) gerektiğini ifade etmesi ve “gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar” demesi AKP hükümetinin kadın düşmanlığının da bir özetini ifade ediyor.