Tiyatroların Kapatılması ve AKP’nin Sanatla İmtihanı

Uzun zamandır gündemi  meşgul eden Şehir Tiyatroları yönetmeliğiyle ilgili tartışmalar sürerken başbakanın Devlet Tiyatroları’nın özelleştirileceğini açıklamasıyla tartışma daha da alevlendi. Konu, tiyatrolarda yaşananlar basit bir yönetmelik değişikliğinden çıkıp AKP hükümeti tarafından sanata karşı pervasızca bir saldırı haline getirildi.
Olayın en başından başlamak gerekirse, Şehir Tiyatroları’ndaki yönetmeliğin kimsenin haberi olmadan gizlice değiştirilmesi ve belediye meclisinde oy çokluğuyla kabul edilen yeni yönetmeliğin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş tarafından imzalanması bekleniliyordu.
Her ne kadar Kadir Topbaş, ”Göreve geldiğimizden bu yana Şehir Tiyatroları'nda ciddi yatırımlar yaptık. 2007 itibarıyla müfettişler yönetmelik yapılması gerektiğini söyledi. Bunu Kenan Işık Bey ve diğer sanatçılarımız da söyledi. Repertuvarı geçmişte bir genel sanat yönetmeni belirliyordu. Şimdi iki üyesi bürokrat 7 kişilik kurul belirleyecek. Daha demokratik, daha belirleyici ve beraber karar verebilecekler.  'Belediye buna müdahale edecek' denmesi yanlış. Bunu bir tavır gibi farklı bir anlayış olarak değerlendirmeleri beni cidden üzdü.”[1] açıklamasını yapsa da kimseyi inandıramadığı ortada. Mecliste kabul edilen yönetmeliğe göre Genel Sanat Yönetmeni’nin birçok yetki ve sorumluluğu Tiyatro Müdürü’ne devrediliyor ve bu değişiklikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın kurumsal yapılanması olan Şehir Tiyatroları tek bir yapının, yani Müdürlüğün bünyesinde toplanıyor. Önceden genel sanat yönetmeninin belirlediği repertuarı, şimdi  7 kişilik bir heyetten oluşan kurul belirleyecek. Bu yedi kişilik kurulda daire başkanı, müdür ve bir belediye meclisi üyesi bulunuyor. Ayrıca belediye genel sekreter yardımcısı heyet başkanlığını üstlenecek. Tüm bu saydığımız bürokratların da AKP üyesi ya da AKP’li Belediye Başkanı tarafından atandığı göz önünde bulundurulduğunda bu kurullarda bir tek muhalif sesin dahi olmayacağı apaçık ortada.
Tiyatronun sanatçıların elinden alınıp, bürokrasinin kanatları altına sokulması sanatçılar tarafından büyük tepkiyle karşılandı. 13 Nisan günü Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu önünde oyuncuların, seyircilerin, konservatuvar öğrencilerinin katıldığı bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Yapılan basın açıklamasında; şehir tiyatrolarının bir süredir haksız saldırılara maruz kaldığını ve 98 yıldır sanatçıları tarafından yönetilen tiyatronun tüm sanatsal işleyişinin belediye bürokratlarına teslim edildiği belirtildi. Aslı Öngören “Ülkemizin tüm kültür sanat ortamını muhafazakârlaştırma harekâtıdır bu. Bizce muhafaza edilmesi gereken değerlerse açıktır. Bizim asıl sorumluluğumuz seyircimizle birlikte, daha özgür ve umutlu günlere yürümektir” dedi.[2] Yapılan basın açıklamasıyla beraber genel sanat yönetmeni Ayşenil Şamlıoğlu ve yönetim kurulu üyelerinin istifasıyla tepkiler devam etti. Son olarak Kadir Topbaş’ın kültür sanat danışmanlığını yapan Kenan Işık da istifa ederek konuya ilişkin tepkisini ortaya koydu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan  yaşananlara çok kızmış olacak ki, AKP Genel Merkez Gençlik Kolları 3. Olağan Kongresi’nde yaptığı konuşmasında şehir tiyatrolarına da değindi. Yapılan değişiklik üzerinden tüm muhafazakârların aşağılanmasına küçümsenmesine başlandığını ifade ederek Kadir Topbaş’ı desteklediğini ve artık kimsenin istediği gibi at koşturamayacağını söyledi.  Erdoğan “despot aydın tavırlarıyla milletin küçümsenmeyeceğini, devlet eliyle tiyatroculuk olmayacağını ve tiyatroları özelleştirmeye götüreceğini” söyledi.[3] Ancak aydınları “despotlukla” suçlayan Erdoğan’ın kendisinin neredeyse bakanlarına bile danışmadan devlet tiyatrolarını özelleştirmeye kalkması tuhaf bir ironi oluşturdu.
Başbakan, ardından AKP’nin her konuda yapmaya çalıştığı politikalara uygun olarak, sanatçıları toplumla karşı karşıya getirmek amacıyla, sanatçıların oturdukları yerden para  kazandıklarını ve bunun böyle gitmeyeceğini belirterek anti-demokratik uygulamalarını meşrulaştırmaya çalıştı. 
AKP’nin kültür ve sanat üzerindeki baskısı her geçen gün biraz daha hissedilirken, kamuoyunu “sakinleştirmek”, özelleştirme çalışmalarını yürüten Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a düştü. Günay her ne kadar Anayasa’nın sanatı ve sanatçıyı koruduğunu ve kimsenin endişelenmemesi gerektiğini belirtse de pek inandırıcı olamadı. Ne de olsa bu toprakların tarihi birçok sanat eseri ve sanatçının yasaklanmasıyla dolu. 
Konuyla ilgili Başbakanlık ve Kültür Bakanlığı’nın iki ayrı taslak hazırladığı belirtilirken, Başbakanlığın taslağında Devlet Tiyatroları kapatılırken, bakanlığın taslağında ise çalışanlar sözleşmeli hale getirilerek, sahnelenecek oyunlara da “repertuar kurulu”nun karar vermesi planlanıyor.[4] Böylece AKP hükümeti bir yanda her alanda olduğu gibi tiyatrolarda da sözleşmeli ve güvencesiz çalışmayı dayatırken, diğer tarafta güvencesiz çalıştırma sayesinde tiyatrolarda da istediği gibi at koşturmanın planlarını hazırlıyor. 
“Muhafazakâr sanat” tartışmaları
Bir yanda bunlar yaşanırken hükümetin asıl amacının ne olduğuna ilişkin ipuçları kendilerine yakın kalemlerin yazılarından çok daha net olarak anlaşılıyordu. İskender Pala’nın Zaman gazetesinde yazdığı yazı “muhafazakâr sanat” tartışmalarının geldiği noktayı gösterirken, Şehir Tiyatroları’nda son dönemde sahneye konan oyunların “muhafazakârlar” tarafından nasıl eleştirildiğini anlatıyor.[5] Yazı bu çevrelerin sanata nasıl baktıkları konusunda bize ipuçları da verirken, bu tepkilerin sonucu olarak tiyatroların seyirci sayısının düştüğü ve salonların boş kaldığı iddiasını gündeme getirerek, yapılan bu düzenlemeleri meşrulaştırmaya çalışıyordu.
Diğer yandan ise AKP hükümeti iktidara geldiği günden bugüne kadar, yerel yönetimlerden de aldığı ciddi bir güçle, gerek belediyelerin kültür merkezlerinde gerekse özel tiyatro salonlarında muhafazakâr yazarların yönettiği din ve milliyetçilik ağırlıklı oyunları oynatıp, okulları da bu salonlara taşıyarak kitleler üzerinde ciddi bir kültürel hegemonya kurmanın araçlarını yaratmış durumda.
Dolayısıyla uzunca bir süredir bu alanda kendi alternatifini yaratmaya çalışan AKP hükümeti, daha önce birçok alanda yapmış olduğu gibi tiyatro salonlarında da kendisine karşı tehdit oluşturabileceğini düşündüğü oyunları ve oyuncuları elindeki iktidar gücünü kullanarak ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Tiyatrolara ve sanata karşı yapılan bu saldırıyı tek başına ele almamak gerekir. Daha önce hatırlanacağı gibi konserler basılmış, heykeller ucube ilan edilmiş,  gerek sinema gerekse tiyatrolarda birçok oyun yasaklanmıştı. Tüm bunlar yaşanırken sanatçılar AKP’nin bu saldırılarına ortak bir cevap verememişler, dolayısıyla heykel tıraşların mücadelesi birkaç cılız basın açıklaması ve eylemle sönük kalmış, konser basılma olayı ise az sayıda sanatçının “kınama”larının ardından kapatılmıştı. Sanatın diğer alanlarında AKP saldırıları yaşanırken sessiz kalan tiyatro oyuncuları da sıranın kendilerine geleceğini tahmin etmeliydi.
AKP’nin sanatla imtihanı
AKP hükümetinin iktidarda olduğu süre zarfında birçok oyun, kitap, heykel, sanat ve sanat eseri yasaklandı; birçok dergi ve yayın kuruluşu kapatıldı. Kamuoyunun gündeminde ciddi şekilde tartışılmaya başlanan önemli saldırılardan biri Tarihi Kars Kapısı’nın Sukapı Mahallesi’nde 2006 yılında Mehmet Aksoy tarafından yapılmaya başlanan İnsanlık Anıtı adlı heykel çalışmasıydı. Başbakan Erdoğan’ın “bu ucube buradan kaldırılmalı ” sözlerinin ardından Kars Belediyesi heykeli yıkım kararı almış ve sanatseverlerin ve sanatçıların “cılız” eylemlerine rağmen heykel yıkılmıştı. 
2010 yılında yazar Özen Yula’nın kaleme aldığı, Ayça Damgacı, Cem Yanılmaz, Nebil Sayın ve Can Anar’ın rol aldığı “Yala Ama Yutma” isimli oyun hakkında Vakit Gazetesi’nin başlattığı kampanyanın ardından oyunun sahnelendiği Kumbaracı50 Sahnesi mühürlendi. Vakit Gazetesi’nin çok açık şekilde yürüttüğü kampanyaya okurları da “Elimize sopaları alıp salonu mu basalım? Bunlar denli densiz ve dinsiz oldukları için cezalarını biz mi verelim? Nerede seçilen ve atanan sorumlular?”[6] diyerek eşlik ettikten sonra, Beyoğlu Zabıta Ekipleri bugüne kadar hiçbir eksiği olmayan tiyatroyu “eksikleri” nedeniyle mühürlediler. Oyun ekibi tehdit içeren yorumlar nedeniyle valilik ve emniyete başvurarak koruma talep etti. 
Yine 2011 yılında yönetmen Aydın Orak’ın, 1991 yılında Cizre’de gerçekleşen Newroz katliamını ve halka öncülük eden Berivan Cizre’yi anlattığı “Bir Başkaldırı Destanı: Berivan” adlı film Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “tarihi gerçekleri çarpıttığı”[7] gerekçesiyle yasaklandı.  Aynı şekilde “Zenne” filminin başına gelenler de sanat alanında yapılan baskının ve yasaklamanın örneklerinden birisi. 15 Temmuz 2008 tarihinde annesine eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra öldürülen Ahmet Yıldız anısına çekilen Zenne filmi eser işletme belgesi verilmediği için Malatya Film Festivali’ne katılamamıştı. Festivalin ön elemesini geçen film yapımcısı, tüm belgelerin teslim edildiğini ancak festival yönetiminin kurban bayramından bir gün önce kendilerini arayarak önceden talep etmedikleri eser işletme belgesini istediklerini ve eğer olmazsa festivalde yer alamayacaklarının kendilerine iletildiğini belirtti. Eser işletme belgesinin kurban bayramı tatilinden bir gün önce istenmesi, filme uygulanan sansürün apaçık göstergesidir.[8]
Yasaklardan yayınlar da nasibini aldı
Yasaklar listesi sadece görsel sanatla sınırlı değil hiç kuşkusuz. Kamuoyunda en fazla gündeme gelen yasak yayınlardan ikisi “Ölüm Pornosu” ve “Yumuşak Makine” adlı kitaplardı. Hatta daha da geri gidersek Apollinaire’in 19. yüzyıl burjuva ahlakının ikiyüzlülüğünü anlatan 1915 tarihli “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” isimli kitabı, “toplumumuzda geçerli genel ahlak kuralları, gelenek, görenek ve alışkanlıklar bağlamında ele alındığında bir ailenin birlikte okuyup inceleyemeyeceği nitelikte olduğu anlaşıldığı” gerekçesiyle yasaklanmıştı.[9]
Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu’nun yasaklanmasına ilişkin dava ise hala sürmekte ve mahkemeler komedi filmlerini aratmayacak diyaloglara sahne olmaktadır. Bu kitaplara ilişkin geçtiğimiz günlerde yapılan duruşmada Yumuşak Makine’nin İstanbul Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden iki bilirkişiye gönderildiği ve bilirkişiler tarafından raporun hazırlandığı; ancak ardından gönderilen ceza hukuku bilirkişisinden rapor beklendiği kaydedilmişti. Son duruşmada ise ceza hukuku bilirkişisinden hâlâ bir cevap gelmediği, hatta bilirkişinin "telefonlarına cevap vermediği" belirtildi. Ölüm Pornosu için ise nihayet bir bilirkişi bulundu ve kitap ona gönderildi.[10] Hemen belirtelim ki kitabın çevirmeni ve yayımcısı 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile yargılanıyor.
Ayrıca birçok karikatürist ve yazar da AKP hükümetinden nasibini aldı. Özellikle Başbakan Erdoğan olmak üzere birçok AKP’li vekil karikatüristlere yüklü miktarda tazminat davası açtı. Öyle ki, bu mahkeme ve verilen cezalar nedeniyle birçok karikatürist mesleğini yapamaz hale getirildi. 
AKP döneminin kısa bir bilançosu
AKP iktidarında yüzlerce dergi ve kitap toplatılırken, birçok gazete ve dergiye de kapatma kararı verildi. Yine onlarca gazete, televizyon kanalı ve radyonun yayını durduruldu. Yüzlerce gazeteci, karikatürist ve sanatçı yazdıklarından ya da çizdiklerinden dolayı yargılandı ve birçoğu da halen yargılanıyor.[11] 
Yayıncılık ve kültür-sanat alanında bunlar yaşanırken, “haber alma özgürlüğünün simgesi” internet yayıncılığı da bu yasaklardan nasibini aldı. 2011 yılında uygulamaya konan “sansürlü internet”[12] uygulaması ile binlerce internet sayfasına ulaşım engellendi; yüzlercesi de kapatıldı.[13] 
Tüm bu kısıtlamalar yaşanırken, hükümetin ve onun yerel yönetimlerinin gücünü arkasına alan milliyetçi ve gerici çevrelere ait eserler, devlet imkanları ile kitlelere dağıtılmakta ve toplumun yapısı her geçen gün devlet eliyle daha da muhafazakârlaştırılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında AKP hükümetinin kültür-sanata ilişkin politikaları, sözümona karşı oldukları 12 Eylül döneminin Türk-İslam sentezi politikalarıyla süreklilik halindedir ve o dönemi aratmayacak düzeye ulaşmıştır. 
Tüm bu uygulamalara karşı ortak ve güçlü bir karşılık verildiğini söylemek ise oldukça zor. Sanatçıların ve muhaliflerin toplu bir tepkisinden kaçınmak için saldırılarını planlı bir şekilde ve sırayla yapan AKP hükümeti istediği değişiklikleri şimdilik pürüzsüz bir şekilde hayata geçirebiliyor. 
AKP hükümetinin bu programına karşı, toplumun tüm kesimlerini de içine alan işçi sınıfı temelinde bir mücadele hattı örmek gerekiyor. Bu mücadele hattını örerken de, her türlü gericiliğin önüne geçebilecek nihai çözümün yaşamın her alanında olduğu gibi sanat alanında da burjuvazinin mülkiyetini ve egemenliğini ortadan kaldırmak olduğunu bıkmadan usanmadan haykırmalıyız. 

Dipnotlar

[1]http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/20376561.asp
[2]http://www.f5haber.com/gazeteport/sehir-tiyatrolari-nda-deprem-haberi-2900052/?ref=ana
[3]http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1086420&CategoryID=78
[4]http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/sahne/2012/05/18/devlet-tiyatrolari-kapaniyor
[5]http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1244776
[6]http://www.radikal.com.tr/
[7]http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/sinema/2011/04/25/berivan-filmi-yasaklandi
[8]http://toplumsalesitlik.org/tr/kultur-sanat/zenneye-sansur-yasamlarimiza-sansur
[9]http://gundem.milliyet.com.tr/apollinaire-edebi-degil-mustehcen-bulundu-/guncel/gundemdetay/28.01.2010
[10]http://www.cnnturk.com/2012/guncel/05/08/olum.pornosu.ve.yumusak.makine.davasinda.erteleme
[11]http://www.mardinegitimsen.org/
[13]http://www.mardinegitimsen.org/