Bölgedeki Gelişmeler Ekseninde Kürt Sorunu

Kürt sorunundaki gelişmeler ve çeşitli “çözüm” önerilerine ilişkin değerlendirmelerimizde, sürekli vurgulama gereği duyduğumuz meselenin uluslararası (küresel ve bölgesel) karakteri olgusu, içinden geçmekte olduğumuz bölgesel altüst oluş döneminde kendisini çok daha net bir şekilde dışa vuruyor.
Artık, bölgeye yönelik çıkarlarını çeşitli araçlarla geliştirmeye çalışan emperyalist devletlerin yanında bölge ülkelerinden bağımsız bir şekilde ele alınan bir Kürt sorununun hiçbir somut temelinin olmadığı daha açık görülüyor. Türkiyeli egemenlerin çözüm hedefinin sürekli kesintilerle ilerlemesi, gerçekte asıl hedef olan PKK’nin silahsızlandırılmasında tek başına bu iki özne arasındaki sürecin belirleyici olmadığını da göstermekte. Özetle, uluslararası gelişmelerin belirleyiciliğinde iki tarafın karşılıklı olarak çeşitli adımlar geliştirdiğini görmek gerekiyor.
Türkiye’de son durum   
Kürt sorununda Türkiye’deki son durumu “batı cephesinde yeni bir şey yok” cümlesiyle özetlemek abartı olmayacaktır. Bundan, bir yılı aşkın bir süredir askeri operasyonların sürdüğünü, buna karşılık PKK saldırılarının son aylarda yalnızca askeri saldırılarla sınırlı kalmayarak yol kesme, adam kaçırmanın yanı sıra işyeri baskınları gibi bir dizi ekonomik kayıp verdirme şeklinde ilerlediği; kısacası çatışma ortamının devam ettiğini kast ediyoruz.
Mayıs-Haziran sürecinde yaşanan bir dizi gelişme eliyle geçmiş yıllardakine benzer bir “beklenti”nin yeniden yaratıldığına şahit olduk. Bunlardan ilki CHP’nin mecliste Toplumsal Mutabakat Komisyonu ve meclis dışında da bir Akil İnsanlar Komisyonu oluşturulması yolundaki önerisinin Başbakan Erdoğan (ve AKP hükümeti) tarafından olumlu karşılanmasıydı. BDP’nin oldukça olumlu yaklaştığı (benzer öneriler BDP tarafından da önceden dile getirilmişti) bu öneriye MHP beklendiği üzere sert bir şekilde karşı çıktı. 
CHP’den gelen bu önerinin AKP tarafından ilk elde memnuniyetle karşılanması, hükümetin sorunun çözümündeki sorumluluğu başlıca burjuva muhalefet partisi olan CHP’ye de yayarak, çözüm sürecinde oluşması muhtemel toplumsal tepkiyi yumuşatma (ya da tüm tepkinin kendisine yönelmesini önleme) çabası olarak okumak mümkün. Aynı günlerde Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından altısı BDP’li ikisi bağımsız sekiz milletvekili hakkında “KCK üyesi olmak” suçlamasıyla dokunulmazlıklarının kaldırılmasının istendiğini de not düşelim. “Umut havası”nın sürmesinin sağlayan bir diğer gelişme de Haziran ayının ortasında, başbakan tarafından, önümüzdeki dönemden itibaren Kürtçe’nin seçmeli ders olarak okutulacağının ilanıydı. 
Bu gelişmelerin ardından Erdoğan-Obama görüşmesi öncesinde, PKK’nin 19 Haziran tarihinde gerçekleştirdiği Yeşiltaş karakolu baskını geldi. Mayıs ayında gazeteci Avni Özgürel’le yaptığı röportajda çatışmasızlık ortamından söz eden PKK lideri Murat Karayılan’ın açıklamalarına dayanılarak bu saldırının Karayılan’dan bağımsız bir kanatça gerçekleştirildiği ileri sürülse de PKK yaptığı açıklamada saldırının merkezi bir karar olduğunu ve artan askeri operasyonlara yanıt niteliği taşıdığını ifade etti. PKK içinde farklı kanatlara vurgu yapan basındaki açıklamaların atladığı başlıca şey, bu tür saldırıları PKK’nin merkezi olarak sahiplendiği ve ihtimal olarak dahi olsa olası bölünme görünümlerine taviz vermediğiydi.
İlginç olan, saldırının ardından hükümet cephesinden gelen, önceki saldırılara kıyasla ılımlı denilebilecek tepkiydi. Erdoğan “Öncelikle silah bırakın, başka adımlar gelir” derken BDP’den PKK’nin her türlü silahlı faaliyetine son vermesi ve operasyonların durması talebi geldi.
Yeniden savaş ortamının güçlenmesi ihtimaline karşılık, Kürt hareketinin önemli figürlerinden Leyla Zana’nın önce Hürriyet gazetesine verdiği açıklama ile sorunu Erdoğan’ın çözebileceğini ifade etmesi, sonrasında da başbakan ile görüşmesi geldi. O süreçte Zana’nın sözleri sanki ilk kez sarf ediliyormuşçasına ilgi gördü, düne kadar en ağır hakaretlere uğrayan Zana bir anda burjuva medya tarafından “barış elçisi” ilan edildi. 
Aslına bakılırsa, Leyla Zana’nın görüşmeden sonra yaptığı açıklamanın da gösterdiği gibi, yeni bir şey söylenmiş değildi (benzer şeyleri hem BDP hem de PKK önderliği defalarca dile getirmişti). İlk anda görüşme öncesi Zana’ya sert tepki veren PKK ve BDP’nin, görüşmenin ardından aynı noktada durduklarını ifade etmeleri hükümetin Kürt hareketini bölme taktiğini püskürtmeyi de hedefliyordu. Leyla Zana’ya verilen tepkinin gerçek nedeninin ise, “bağımsız” gibi görünen ama daha çok Barzani çizgisine yakın bir noktadan Hürriyet gibi bir gazete üzerinden Erdoğan’a “kapı aralaması” olduğu söylenebilir. 
Haziran ayının sonuna gelindiğinde, KCK operasyonları bir kez daha KESK’e yönelerek hız kesmediğini gösterdi. 30’a yakın sendikacının tutuklandığı bu operasyonlarda KESK Genel Başkanı Lami Özgen gözaltına alınıp sorgulandıktan sonra serbest bırakılmıştı. KESK’e yönelik operasyonların, Kürt hareketinin yasal alanda faaliyet gösteren kadrolarına yönelik genel operasyonun bir parçası olduğu ortadadır. Çünkü gerçekte ortada ciddi bir toplumsal muhalefet odağı olarak bulunan bir KESK söz konusu değil. Elbette, KESK’in son dönemde yaptığı göstermelik “mücadele” adımları, hükümete neredeyse tamamen teslim olan Memur-Sen üyeleri için bir çekim merkezi oluşturma ihtimali de taşıyor. Ancak bize göre asıl hedef KESK olmaktan ziyade legal Kürt hareketidir.
Yine KCK davasıyla bağlantılı olarak yaklaşık bir yıldır tutuklu bulunan Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın Temmuz ayının ortasında 3. yargı paketinin ardından tahliye edilmesi geldi. Büşra Ersanlı’nın tahliye edilmesi, aynı Nedim Şener, Ahmet Işık ve Ragıp Zarakolu’nun serbest bırakılmalarında olduğu gibi, hükümetin de, tutuklu bulunmaları nedeniyle ortaya çıkan baskıdan ötürü rahatsız olduğu önde gelen kişileri serbest bıraktırma yoluna gitmesinin bir adımıdır. Böylece diğer binlerce tutuklunun durumu da hükümetçe meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Aynı günlerde 7 TİP’linin katilleri olan faşistler ile İslamcı terör örgütü Hizb-ut Tahrir üyesi 120 kişi serbest bırakıldı. Özellikle Hizb-ut Tahrir’lilerin de KCK davasında olduğu gibi bir suçlamayla yargılanıyor oldukları düşünüldüğünde KCK tutuklularının siyasi bir karar ile içeride oldukları daha net anlaşılacaktır. Associated Press’e göre, 2001–2011 yılları arasında dünya genelinde 35 bin kişinin “terör suçu”ndan tutuklandığını veya hüküm giydiğini, bu 35 bin kişiden 13 bininin Türkiye’de olduğunu ifade edersek, Türkiye’de demokratikleşmenin ne kadar ilerlediği görülebilir.
Burjuva demokrasisinin bu ileri yüzü, en son kendini 14 Temmuz Diyarbakır mitingi sırasında gösterdi. Haftalar önce, BDP ve DTK tarafından 14 Temmuz’da Diyarbakır’da düzenleneceği ilan edilen “Özgürlük İçin Demokratik Direniş Mitingi” devletin saldırısıyla engellendi. Öcalan’ın tecrit koşullarını protesto etmeyi amaçlayan binlerce kişinin sert bir şekilde bastırılması, birçok gence ulu orta işkence yapılması, milletvekillerinin kasıtlı olarak gaz bombalarıyla vurulması ile damgalanan mitingin ardından İçişleri Bakanı ile Diyarbakır Valisi’nin yaptığı açıklamalar devletin sahiplerinin ne kadar pervasızlaşabileceğini göstermektedir. Newroz’da olduğu gibi yasağın delinip gösterinin yapılmasına izin verilmemesi sonucu dizginsiz devlet terörüyle eylem bastırılmış oldu.
Tüm bu ifade ettiklerimize ek olarak Roboski katliamının üstünün örtüleceği (Genelkurmay Başkanı Necdet Özel köylüler arasında PKK’lilerin olduğunu iddia etmiş, yapılan DNA testinin ardından hepsinin köylüler olduğu kanıtlanmıştı. Özel bir daha açıklama yapma ihtiyacı duymadı), belgelerin saklandığının Uludere Alt Komisyonu Başkanı AKP milletvekili tarafından dahi kabul edilmesiyle daha açık bir şekilde ortaya çıkmış bulunuyor. Hükümetin, katliamı ilk günden sahiplenmesiyle sonucun böyle olması arasında ise bir çelişki bulunmuyor.
Sonuç olarak Türkiye'deki durum hükümet ve PKK'nin nihai çözümde anlaşamamaları nedeniyle giderek sertleşiyor. Şu süreçte, Oslo'da olduğu gibi gizli görüşmelerin yapılıp yapılmadığını söylemek elbette mümkün değil. Ancak, ilk sayıda da belirttiğimiz gibi sürecin asıl olarak Kürt illerine yönelik iktidar kavgasında düğümlendiğini, “demokratik özerlik”in kabulü durumunda, bölgenin -seçim yoluyla- PKK'nin kontrolü altına girmesinden hükümetin duyacağı hoşnutsuzluğun önemli bir rol oynadığını görmek gerekiyor. 
Suriye ve Barzani cephesi
Kürt sorununda bir yılı aşkın bir süredir belirleyici bir karakter kazanan Batı Kürdistan'da (Suriye) Temmuz ayı içerisinde oldukça önemli gelişmeler yaşandı. Suriye'de geçtiğimiz yıl başlayan halk ayaklanmasıyla birlikte Türkiyeli egemenlerin gözleri de bu bölgeye dönmüştü. AKP hükümeti ile Esad önderliğindeki Baas rejimi arasındaki iplerin Türkiye'nin kesin bir tavırla Suriye burjuva muhalefetinin yanında yer almasıyla birlikte kopmasının ardından Suriyeli Kürtlerin nasıl bir yol izleyeceği sorusu daha da önem kazanmıştı.
KCK'nin Suriye kolu olan Demokratik Birlik Partisi (PYD), Suriyeli Kürt örgütleri içerisinde özellikle silahlı bir örgüt olması itibariyle öne çıkıyor. Temmuz ayına kadar Baas rejimine karşı Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kadar net bir tavır almayan PYD'nin ve diğer Kürt örgütlerinin bu tavrının arkasında Suriye'nin geleceğine ilişkin aceleci davranmama ihtiyacıyla birlikte SUK ve ÖSO'da temsil edilen emperyalist devletler ve Türkiye gibi bölge ülkelerinin doğrudan desteğini alan burjuva muhalefetle gelecek programında anlaşamamış olmaları yatıyordu. SUK'un İstanbul toplantısına katılan Kürt Ulusal Konseyi (KUK), Baas rejimi sonrası için çizilen burjuva programda talepleri karşılanmadığı için toplantıdan çekilmişti. Aynı durum Temmuz ayı başındaki Kahire toplantısında da tekrarlandı.
Hiç şüphesiz Türkiye devletinin örgütlenmesinde yer aldığı bir muhalefet hareketine PKK'nin doğrudan katılmasını beklemek de çok mümkün değildi. Her ne kadar Türkiye'nin izlediği politika, iktidar ve muhalefet arasında bir yerde duran Kürt örgütlerini SUK'a yedekleme çabası şeklinde olmuş olsa da bunda başarı sağlanamadı. Dolayısıyla bu durum, Türkiye'deki Kürt sorununu da doğrudan etkileme potansiyeli yüksek bir yeni durum ortaya çıkardı. Bugün artık Suriyeli Kürtlerin PYD programında özetlenen “demokratik özerklik” hedefine büyük ölçüde yaklaştıkları bir dönemden geçiyoruz.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Başkanı Mesut Barzani'nin de bu süreçte ciddi bir rol alması, ABD ve Türkiye'nin bölgedeki en yakın müttefiki konumunda bulunması itibariyle oldukça önem taşıyor. Barzani'nin rolüne değinmeden önce, KBY'nin Irak merkezi yönetimiyle ipleri koparma noktasına geldiğini, bunda petrolün paylaşımında Kürt burjuvazisinin elini masaya vurmasının ve merkezi hükümete (parasını ödemediği gerekçesiyle) petrol göndermeyi kesmesinin büyük payı bulunuyor. Uzun zamandır gergin olan merkezi hükümetle KBY arasındaki ilişkilerin de Suriye'deki altüst oluşla birlikte daha da gerildiği bir dönemden geçiyoruz. Barzani'nin bağımsızlık için referandum yapılabileceğini dillendirmesi bölgenin durumu düşünüldüğünde içi boş bir tehdit değildir.
Küresel sermayenin yanında, Türkiye burjuvazisinin de en önemli yatırım bölgelerinden biri haline gelen KBY'nin izlediği “dış politika” bu yüzden hem ABD hem Türkiye ile yakından bağlantılıdır. Yukarıda değindiğimiz, Barzani'nin Suriye Kürt sorunu konusunda oynadığı role gelince: PYD'nin başlıca gücü oluşturduğu Halk Meclisi ile Suriye Kürt Ulusal Konseyi'ni oluşturan Kürt örgütlerini Erbil'de bir araya getiren Barzani, bu örgütlerin bir üst çatı örgütü altında birleşmelerini sağladı. Kürtler arasındaki bölünmenin arkasında PYD'nin Özgür Suriye Ordusu'na karşı kesin tavrının olduğu ve Kürt bölgesinde ÖSO'nun faaliyetlerine izin vermeyeceğini ilan etmesinin önemli payı bulunuyordu. PYD'nin ÖSO'nun operasyonlarını “Türk operasyonları” olarak değerlendirmesi de durumu özetliyor.
Kürt örgütleri arasında yapılan bu anlaşma, Barzani üzerinden PKK ile diğer Kürt muhalefetini “özerklik” programı ve PKK'nin silahlı gücü etrafında birleştirmiş oldu. PKK'ye karşı defalarca Türkiye'nin yanında tavır alan ve “silah bırak” çağrısı yapan, asıl olarak ABD'ye bağlı olsa da bölgede Türkiye'nin ekonomik ve siyasi desteğine ihtiyaç duyan Barzani'nin bu adımının arkasında Türkiye'nin olduğunu düşünmek ise çok gerçekçi olmayacaktır. Öyle ki, Suriye'de Kürtler Irak'takine benzer bir bölgesel yönetime bugün oldukça yaklaşmışlardır. Bunun, Türkiye devletinin de artık “demokratik özerklik” programına karşı koymasını giderek zorlaştıracağı tahmin edilebilir.
Suriyeli Kürt örgütlerinin anlaşmalarının ardından Şam'da Baas rejiminin kalbine yapılan bombalı saldırının gelmesi, Suriye'nin kuzeyindeki Kürt bölgesindeki kentlerin birer birer PYD'nin başını çektiği Kürt silahlı gruplarınca ele geçirilmesi sonucunu doğurdu. Çatışmaların Şam'a yayılmasıyla birlikte, rejim tüm gücünü merkezde toplamaya ve ordu Kürt illerinden çekilmeye başladı. Yazının kaleme alındığı saatlerde 6 kentin ele geçirildiği basına yansımıştı. PYD lideri yaptığı açıklamada hem Suriye ordusunu hem de ÖSO'yu bölgeye girmemeleri konusunda uyarmış, Türkiye'nin müdahale etmesi durumunda karşılık vereceklerini açıklamıştı.
Bölgenin geleceği ve çözüm programları
Irak'ta yıllardır süren çatışma ortamının bir yılı aşkın süredir Suriye'yi de -halk ayaklanmasının geri çekilmesine de yol açarak- içine aldığı bir dönemden geçiyoruz. Emperyalist devletlerin ve onların bölgedeki Türkiye gibi taşeronlarının doğrudan sorumluluklarında geliştirilen bu çatışma ortamı en başta işçi sınıfı ve ezilen kitlelerin yıkımına yol açmaktadır. 
Emperyalist devletler destekli burjuva ve küçük burjuva muhalefet hareketlerinin ayağa kalkan kitlelere sermayenin yeni bir diktatörlüğünden başka verebilecekleri hiçbir şeyleri yoktur. Suriyeli Kürtlerin, Irak Kürdistan'ı ve Barzani örneğini izlemeleri de hiç şüphesiz Kürt sorununun kalıcı çözümü anlamına gelmeyecektir. Yalnız burada şunu özellikle vurgulamak gerekiyor: nasıl ki geçmişte ABD emperyalizminin başlıca müttefiki olan Barzani'ye hiçbir şekilde destek sunmamakla birlikte Irak Kürdistan'ına yönelik bir saldırıya (özellikle de Türkiye'nin saldırısına) karşı çıkmak işçi sınıfı devrimcilerinin başlıca göreviydiyse, bugün de Suriye'ye (ve Kürtlere) yönelik bir saldırıya Kürt örgütlerine yedeklenmeden karşı çıkmak gerekmektedir. 
Bizler, Irak Kürdistanı'nda gelişen çözümün, baştan sona bir burjuva çözüm olduğunu ve gerçekte daha büyük çatışma tohumlarını yeşerttiğini biliyoruz. Bugün Irak'ta, Barzani önderliğinin ABD işgali sırasında izlediği politika nedeniyle Arap ve Kürt halkları arasında ciddi bir düşmanlık geliştirilmiş bulunuyor. Bu, kuzeydeki Kürt burjuvazisinin küresel sermayeyle birlikte “özerlik” elde etmesi pahasına geliştirilmiştir. Aynı şekilde, KBY yönetimi, merkezi iktidardan hiç de geri kalmayacak şekilde baskı koşulları yaratmış, bölgeyi serbest bir pazar haline getirerek işçi sınıfının dizginsiz sömürüsünün önünü açmıştır (herhangi bir muhalefet acımasızca ezilmektedir).
Tüm bunlar, ulusal sorunda kalıcı çözümün emekçi kitleleri bölen fiziki ve zihinsel sınırları yıkmaktan geçtiğini savunan marksist perspektifi doğrulamaktadır. Özel mülkiyet üzerine kurulu kapitalizm ve burjuva devletler varlıklarını sürdürdükçe halkların gerçek kardeşleşmesi engellenecektir. Örneğin Baas rejiminin devrilerek yeni bir rejimin kurulduğu bir Suriye, Irak, İran ve Türkiye var oldukça ezme-ezilme ilişkileri her alanda kendisini yeniden üretecek, kapitalizm savaş, işgal ve katliamlarla en üst düzeye ulaşan akıl dışılığını emekçi halkların yıkımı pahasına sürdürecektir.
İşçi sınıfının herhangi bir askeri müdahaleye en önde karşı çıkması perspektifi, yalnızca, bölgedeki tüm halk hapishanelerinin yıkılıp Ortadoğu Sosyalist Federasyonu'nun kurulması hedefiyle bütünlük kazanacaktır. İşçi sınıfı devrimcileri, Kürt halkının ve diğer ezilen halkların yaşadıkları topraklarda tüm meşru demokratik haklarının tanınması mücadelesiyle, emekçi halklara yeni yıkımlar getirecek burjuva gerici programlar arasında keskin bir ayrım yapmalıdırlar.