DGM-ÖYM-TMM… Eski Tas Eski Hamam

Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) gündemimize ilk olarak 1970’li yıllarda girmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin “en demokratik” anayasası sayılan 1961 anayasasını “bu anayasa bize çok geniş” diyerek özgürlükler ve işçi hakları açısından daraltan 12 Mart Muhtıracıları, 1961 Anayasası'nın 136. maddesine 1699 sayılı Kanunla DGM'lerin kurulacağı yönünde hükümler eklemişlerdi. Anayasal olarak bu kılıf hazırlandıktan sonra da 11.07.1973 tarihinde yürürlüğe giren 1773 Sayılı Kanun’la da DGM'ler kuruldu. 
Kuruluşu ve görevleri açısından “özel” statüde olan DGM’ler; çok alışık olduğumuz biçimde “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve hür demokratik düzene karşı işlenen suçlarla, nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara” bakmakla görevlendirildi. Ancak bu ilk DGM yasası dönemin Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 06.05.1975 tarihinde vermiş olduğu 35/126 sayılı kararı ile usule ilişkin sebeplerle iptal edildi. Bu iptal üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Milliyetçi Selamet Partisi tarafından kurulan Milliyetçi Cephe (MC) Hükümeti tarafından hazırlanan yeni kanun teklifi özellikle toplumsal muhalefeti ve yükselen işçi hareketini hedef alıyordu.
DİSK’in karşı çıkışı
Kemal Türkler başkanlığındaki dönemin DİSK yönetimi TBMM’de MC Hükümeti tarafından çıkartılmaya çalışılan yasa teklifini “sıkıyönetimsiz sıkıyönetim” olarak adlandırarak, DGM’lere karşı tüm demokratik yöntemleri kullanılarak mücadele edilmesi gerektiğini vurgulayıp eylem kararı aldı. 
Genel Başkan Türkler 9 Temmuz 1976 günü toplanan DİSK Genel Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmada, “DGM Yasa Tasarısının amacının DİSK’i tasfiye etmek ve işçi sınıfının başını çektiği demokrasi mücadelesini yargılama yoluyla ezmek” olduğunun altını çizdi. “Faşizme karşı tüm ilerici ve demokratik güçlerin güç ve eylem birliğinin hayata geçirilmesinin, toplumsal direnişin boyutlarının genişletilmesinin zorunlu olduğu” belirtildi. 
DİSK 16 Eylül'de DGM’lere karşı bir günlük "Genel Yas" eylemi yaptı ve yüz binlerce işçi iş bıraktı. DİSK bu eylemde yeni bir yöntem uygulayarak, yüzlerce araçlık bir konvoyla İstanbul caddelerinde trafiği felç etti. Yapılan bu eylemlere katılan işçiler patronların hedefi haline geldiler ve işten çıkartmalar yaşandı. Profilo Fabrikası'nda Genel Yas Eylemine katıldıkları gerekçesiyle işten çıkarılan arkadaşlarına sahip çıkarak direnişe geçen işçilere polis saldırdı. Bu saldırı sonucunda işçi Yakup Keser öldü, çok sayıda işçi yaralandı. DİSK, Genel Yas Eylemi nedeniyle işten çıkarılan üyelerine sahip çıktı ve sendika bünyesinde DİSK Dayanışma Fonu ve İşsizlik Fonu kuruldu. 
DGM direnişi, DİSK’in 30 Mayıs 1977 yılında başlattığı ve 3 Şubat 1978’e kadar süren Büyük Grev öncesinde işçi sınıfının moralini yükseltecekti. “DGM’yi ezdik sıra MESS’te!” sloganıyla başlatılan ve yürütülen Büyük Grev’in sonuçlarından biri de, DGM direnişine katıldıkları için MESS talimatıyla işlerinden atılan temsilci ve işçilerin işlerine iadesinin sağlanması olacaktı.
DGM direnişi, dönemin Türkiye Maden-İş Sendikası XXII. Dönem Çalışma Raporu’nda “İşçi sınıfımızın öncülüğünde sürdürülen 16 Eylül savaşımı parlamento içi ve parlamento dışı mücadeleleri birleştirerek DGM’lerin çıkışını engelledi. İşçi sınıfımız siyasal içerikli bu savaşımda demokrasi mücadelesindeki kararlılığını ve bilinçliliğini ve gelecekte her tür mücadeleye hazırlıklı olduğunu kanıtladı.” cümleleri ile yer aldı.
12 Eylül ve DGM’lerin tekrar kuruluşu
Sonuç olarak DGM’ler Anayasa Mahkemesi’nin, kanunu şekil yönünden iptal etmesi üzerine TBMM’de yeni bir kanun çıkartılamadan 11 Ekim 1976’da kaldırıldı. Toplumsal muhalefetin tamamen yok edildiği 12 Eylül Askeri Darbesinden sonra 1982 Anayasası’nda yeniden düzenlenen bu mahkemeler, 16 Haziran 1983 tarih ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş ve yargılama usulleri hakkındaki kanun ile yeniden kuruldu ve çalışmalarına 1 Nisan 1984’te resmen başladı.
Ankara, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Malatya il merkezlerinde kurulan DGM’ler, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve hür demokratik düzene karşı işlenen suçlarla, nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren” suçlara ilişkin davalara bakmakla görevlendirildi. 
DGM’ler öyle yetkilerle kurgulanmıştı ki yargı çevresine giren bölgelerde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde, bu bölgelerle sınırlı olmak üzere kanunla belirlenen esaslara göre bölgeye bakan DGM Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine dönüştürülebiliyordu. 12 Eylül sürecinde tüm sol davalar “devlete karşı suç” kapsamında DGM’ lerde görüldü ve “suç işleyen kişilerin sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun” yargılama yetkisine sahip olan bu mahkemelerde hakim ve savcıların tamamen keyfi uygulamaları nedeniyle bu davalarda yargılanma ve tutukluluk süreleri on yıllarca sürdü. Bu dönem içerisinde “demokratikleşme” sloganlarıyla iktidara gelen tüm burjuva partileri bırakın DGM’lere dokunmayı, tam tersine onu amaçları için kullandı. 
Başta, neredeyse burjuvazinin ve onun devletinin tüm araçlarıyla ezilen “sol” tehlikenin ortadan kalkması ve DGM’lerin kuruluşundan gelen niteliğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) tarafından alınan kararlara sürekli iptal gerekçesi yapılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin mahkûmiyet ve tazminat kararları ve AB ile uyum süreci AKP hükümetini bu konuda adım atmaya zorladı. 
DGM’lerden ÖYM’lere
Ancak neredeyse Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu güne kadar her hükümetin yaptığı gibi (İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, DGM’ler) AKP hükümeti de elinin altında istendiğinde kullanılacak “özel” bir mahkeme bulunmasından vazgeçmedi. 30/6/2004 tarihli 25508 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan 5190 sayılı kanunla Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda değişiklik yapıldı, DGM'ler kaldırılarak yerine Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri (ÖYM) getirildi. Bazı “makyaj” sayılacak değişiklikler (örneğin mahkemelerin tamamen sivillerden oluşması) dışında DGM’lerin aynısı olarak işlerine devam eden ÖYM’ler özellikle AKP iktidarının ihtiyaçlarına göre açılan davalarla tartışma konusu olmaya devam etti. Ancak, özellikle özel yetkili savcılık ve mahkemelerde belirleyici konuma gelen “cemaat” gücünün MİT krizinde olduğu gibi zaman zaman AKP hükümeti politikalarıyla karşı karşıya gelmesi başbakanın “Alacaksanız beni alın” sözleri ile açığa çıkmıştı.
ÖYM’ler son dönemde: Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargah, 12 Eylül, Oda TV, Şike, Askeri casusluk, Zirve Yayınevi cinayeti, İzmir Büyükşehir Belediyesi yolsuzluk, faili meçhul davalarına bakıyorlardı. Özel yetkili savcılar ise 28 Şubat, KCK, 12 Eylül işkence, askeri casusluk ile Turgut?Özal, Muhsin Yazıcıoğlu, Orgeneral Eşref Bitlis, Albay?Rıdvan?Özden’in şüpheli ölümleri, çok sayıda, çete ve uyuşturucu soruşturmasını yürütüyordu.
Şimdi de “Terörle Mücadele Mahkemeleri” 
Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosunun rekor bir hızla MİT Müsteşarını ÖYM’lerin hışmından özel bir yasayla korumaya alması ve bunun ardından yaşanan tartışmalar sonucunda ÖYM’ler konusunda bir gelişme yaşanacağı bekleniyordu. Sonuçta 3. Yargı Paketi’ne yapılan bir ekleme ile ÖYM’ler “kapatıldı”. Beklenen değişikliğin yapılış biçimine bakıldığında AKP iktidarının bırakın kamuoyunu, son ana kadar kendi milletvekilleri ve hatta bakanlarından bile konuyu gizlediğini anlıyoruz. 
Çıkartılan yasanın içeriğine bakıldığında DGM, ÖYM ve şimdi kurulacak olan “Terörle Mücadele Mahkemeleri” (TMM) diye isimlendirilen yeni özel yetkili mahkemeler arasında sol görüşlü tutuklulara asla uygulanmayacağını bildiğimiz bazı “makyaj” düzenlemeler dışında sadece isim farkı bulunuyor. Ayrıca kabul edilen yasada “açılmış olan davalara, kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakmaya devam olunur. Bu davalarda, yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemez”  dendiğinden ÖYM’ler yürüttükleri davalar (temyiz de dahil) sonuçlanıncaya kadar zaten kapatılmıyor. OYM’leri var eden yasa maddeleri de Terörle Mücadele Kanunu’na aktarılmış bulunuyor. 
Devam eden yargılamalarda yaklaşık 20 bin kişinin yargılandığı düşünüldüğünde en az 10-15 yıl daha ÖYM’lerin politik gündemde yer alacağını söyleyebiliriz. Yani sonuç olarak AKP iktidarının elinde artık TMM ve ÖYM olarak iki adet “özel” mahkeme var demek yanlış olmaz.
ÖYM’lerin kaldırılma tartışmalarının sürdürüldüğü günlerde, Cumhuriyet gazetesinin 29 Haziran 2012 günlü sayısında, Utku Çakırözer’in köşesinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu Birinci Daire Başkanı İbrahim Okur’un açıklamaları bize yeni uygulama falan olmayacağını, durumun “eski tas eski hamam” diye özetlenebileceğini anlatıyor. İbrahim Okur şöyle diyor; “Onlara göre ‘ülke elden gidiyor’. ÖYM savcı ve hâkimlerinin ruh halini, basketbol ya da voleybol maçında başlamadan önce saha ortasında kafa kafaya vererek galibiyet kararlılığı sergileyen sporcuların ruh haline benzetiyorum ben. Bu psikolojinin de etkisiyle kendilerine eleştiri getiren herkesi, mesela beni, gerçekleri görmemekle suçluyorlar. ‘Biz böyle yapmasak ülke elden gidiyor. Biz bu direncimizle memleketi kurtarıyoruz. Siz bu dosyaları görseniz, içindekileri okusanız böyle düşünmezsiniz’ inancındalar. Algı problemi olduğunu da kabul etmiyorlar, ‘Yargı algılara göre hareket etmez’ diyorlar.”
HSYK Birinci Daire Başkanı Okur, konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Sorun mahkemelerde değil zihniyette: ÖYM’ler kalsın mı kalksın mı? Yasalarımızda, özellikle Terörle Mücadele Yasası’ndaki o geniş suç tanımları durdukça, Yargıtay kararlarında birey hak ve özgürlüklerine karşı devletçi refleks korunduğu ve öncelikli göründüğü müddetçe ÖYM’ler kalkmış ya da kalkmamış hiç fark etmez. Kaldırılabilir ama mentalite değişmeyince sonuç değişmez. Bugün 80 özel yetkili savcı varsa, yasalar ve Yargıtay içtihatları değişmedikçe yarın 4500 savcımızın her biri özel yetkili gibi çalışmayı sürdürecektir.”
Sonuç yerine
Burjuva hukuk sistemi içerisinde mahkemelerin temel görevi genel olarak “hukukun evrensel ilkelerine göre ve insan haklarına uygun olarak yargılama yapmak, yargılama konusu olayla ilgili maddi gerçeğe ulaşmak için çaba göstermek” olarak tanımlanmıştır. Burjuva yazarlar tarafından “devletin güvenlik ve terörle mücadele için mahkemeleri değil polisi, askeri vb kuruluşları vardır. Hukuk ve mahkemelerin amacı, devletin terörle mücadelesine katkı sunmak, yardımcı olmak değil adalete ulaşmaktır.” dense de biz Marksist devrimciler burjuva devlet aygıtının yeri geldiğinde yasama-yürütme-yargı birlikteliğiyle nasıl çalıştığını biliyoruz.
Bu nedenle yargılamanın nasıl yapıldığına ilişkin “şekil tartışmaları” bizim için çok da fazla anlam ifade etmemekte. 21 yy. başındaki Türkiye’de egemen burjuvazinin istekleri doğrultusunda “çevreci eylemler”, ya da spor karşılaşmalarında “şike” bile terör kapsamına sokularak DGM-ÖYM-TMM’de yargılanabilir hale gelmiştir. Siyasi konjonktüre bağlı olarak parasız eğitim için slogan atan öğrenciler mahkemelerde “süründürülebilir” ya da “işte demokrasi, işte fikir özgürlüğü” denerek burjuva basında malzeme yapılabilir haldedir. 
Dünya ve Türkiye siyasi tarihi bu türden binlerce örnekle doludur. Bu durum, yargının burjuva egemenliğini sürdürmek ve toplumu baskı altında tutmak işlevini gördüğü unutulmadığında şaşırtıcı değildir. En demokratik denilen ülkelerde dahi söz konusu bir toplumsal muhalefet olduğunda egemenlerin nasıl saldırganlaştığı bilinen bir gerçektir. 
Sonuç olarak var olan kapitalist mülkiyet ilişkilerinin bir yansıması olan bu baskı koşullarını ortadan kaldırma mücadelesi bugünden başlamalı; işçi sınıfı bu mücadelede siyasi tutsakların serbest bırakılması ve TMK, ÖYM-TMM vb. tüm anti-demokratik düzenlemelerin kaldırılması için elinden geleni yapmalıdır.