IV. Enternasyonal İçinde Revizyonizm: Pabloculuk -3-

Stalinizmin ve Pabloculuğun krizi
Pablocu Uluslararası Sekreterlik (DEUS[1]), Temmuz 1954’te, DEUK’a üye olanların dışındaki IV. Enternasyonal şubelerinin katılımıyla IV. Dünya Kongresini topladı. Bu kongre, Uluslararası Sekreterliğin hazırladığı “Stalinizmin Yükselişi ve Çöküşü” başlıklı belgeyi kabul ederek, Stalinizme ve radikal küçük burjuva akımlara pervasızca yedeklenmenin önünü açan “Troçkistlerin kitle hareketlerine uyarlanması” ve “kitlesel devrimci Marksist partiler inşa etme” biçimindeki yönelimi onayladı. 
Bu kongrede, 1951’deki III. Kongre’nin revizyonist kararlarını iyice netleştiren Pablocular, Ekim 1957’de toplanacak olan V. Kongre’ye kadar olan süreçte, bu yönelim doğrultusunda, bütün güçleriyle Kremlin’e ve onun diğer ülkelerdeki sözcüleri olan komünist partilere yedeklenmeye çalışacaklardı. Daha önce Stalinist aygıtların devasa gücüne dayandırılan yedeklenmenin şimdiki gerekçesi, “Stalinizmin krizinden yararlanma” idi. Komünist partilere yedeklenme ana yönelimine, Arjantin’deki Peron gibi burjuva önderliklere ya da sömürgecilik karşıtı ulusal kurtuluş hareketlerine yedeklenme eşlik etti. DEUS, Bulganin-Hruşçev ekibinin SSCB’de iktidarı almasını ve Hruşçev’in 1956’daki 20. Kongre’ye sunduğu “Stalin kültü” üzerine raporunu, kısmi kaygılarını ifade etmekle birlikte, Stalinist bürokrasinin “öz reform” sürecinde olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyordu. Oysa Macaristan işçi sınıfının aynı yıl içinde gerçekleştirdiği ayaklanmanın Hruşçev’in Sovyet tanklarını Budapeşte’ye göndermesiyle, kanlı biçimde bastırılması, Stalinizm’in karşı devrimci karakterini bir kez daha tümüyle açığa çıkarmıştı. 
Merkezci çabalar
1953’teki bölünme sonrasında, IV. Enternasyonal’i Pablocu tasfiyeye karşı korumak amacıyla kurulmuş olan DEUK’u DEUS ile yeniden birleştirme yönünde yoğun çabalar sergilendi. Marksizm ile ulusalcı revizyonist bir akım olarak Pabloculuğu birleştirme yönündeki çabaların başını, DEUS’un Sri Lanka şubesi olan Lanka Sama Samaja Partisi (LSSP) adına Leslie Goowardene çekiyordu. O, 1954 Temmuzundaki IV. Kongre’nin hemen ardından, DEUK’un Britanya’daki örgütünün önderi Heally ile bu yönde görüşmelere başlamış ve bu görüşmelerin ardından bir “Eşitlik Komisyonu” oluşturulmuştu. 
Heally’nin, Pablocularla birlikte davranan şubeleri DEUK’a kazanmanın bir aracı olarak gördüğü Eşitlik Komisyonu’na, DEUK’un Fransız kurucuları baştan beri karşı çıkıyor, ABD-SİP ise mesafeli yaklaşıyordu. DEUK içinde, bu komisyon dolayımıyla sürdürülecek tartışmanın yararına inananlar arasında, sürgündeki Çinli Troçkist Peng Shu-ze de vardı. DEUK, kendi içinde yaşadığı tartışmaların ardından, 7-8 Kasım 1955’te Paris’te yaptığı toplantıda, Eşitlik Komisyonu’ndan çekildiğini açıkladı. Bu karara Fransızlar, Britanyalılar, İsviçreliler, Almanlar ve Hollandalılar olumlu oy verirken, Peng Shu-ze karşı çıkmıştı.
DEUK’un Eşitlik Komisyonu’ndan çekilmeye ilişkin kararında, LSSP’nin Pablocu “Stalinizmin Yükselişi ve Çöküşü” adlı dökümana yönelik eleştirilerini yayınlaması (Nisan 1954) ve İzlanda (Kanada) şubesinin DEUS’den kopmasıyla birlikte Pabloculuğa karşı mücadelede önemli bir aşamaya varıldığı belirtiliyor; IV. Kongre’nin ardından, ortodoks Troçkizmin pozisyonlarının doğruluğunun kanıtlandığı vurgulanıyordu. DEUK’a göre, “Pablocular ile oluşturulacak bir eşitlik komitesinin onlarla tartışma örgütleyebileceği ve Pablocu saflardaki kimilerinin kafalarını toparlamasına yardımcı olacağı biçimindeki düşünce yanlıştı.” 
“Uluslararası Komite, şimdi, [bu gö-revin] Pabloculuğun siyasi teşhirini sürdürme yoluyla daha kolay başarılacağına inanmaktadır. Eşitlik Komitesi, bu mücadelede zihinlerin karışmasına ve sonuçta ortodoks Troçkizmin zayıflamasına hizmet etmiştir.”
“... Uluslararası Komite, dünya Troçkizminin IV. Kongresi’ne hazırlık çerçevesinde uluslararası bir tartışma başlatmaktadır. Bütün ortodoks Troçkistleri buna katılmaya davet ediyoruz. Gerçek birleşme önerileri, bu tartışma sürecinde ortaya çıkacak olan siyasi kriterlere göre değerlendirilebilir.“[2]
Ulusal kurtuluşçu hareketlere yedeklenme
Pablocu önderlik, DEUS’un Ekim 1957’de 25 ülkeden delegelerin katılımıyla toplanan V. Kongresi’ne, “Ekonomiye İlişkin Perspektifler ve Uluslararası Politikalar“, “II. Dünya Savaşı Sonrasındaki Sömürge Devrimleri” ve “Stalinizmin Yükselişi, Gerilemesi ve Çöküşü” başlıklı belgeleri sundu. Pablo’nun sunduğu birinci belgede, gelişmiş kapitalist ekonomilerin devlet müdahaleleri, krediler ve borçlanma yoluyla görülmedik bir gelişme sergilediği ama bunun, kaçınılmaz biçimde, giderek sıklaşan resesyonlara, işsizliğe ve paranın değer kaybına yol açacağı belirtiliyordu. “İşçi devletlerinin ekonomileri” ise olağanüstü bir gelişme içindeydi. Sömürgelerde de ekonomik bir gelişmenin yaşandığına değinen belge, bunun diğer ülkelerle kıyaslandığında gerçekte bir gerilemeyi ifade ettiğini ve giderek artan yoksulluğun sömürge devrimlerini körüklediğini belirtiyordu. Belgede, ayrıca, ekonomik konjonktürün kapitalist ülkelerde yakın gelecekte devrimci mücadelelere uygun olmadığını; kimi ülkelerde, ekonomik çevrime bağlı olarak sendikal mücadelelerin yükselebileceğini vurgulandı.
Sömürge devrimleri üzerine belgeyi ise Pierre Frank sundu. Bu belgeye göre, “işçi hareketinin başlangıcından beri, hatta Ekim devriminden sonra bile, bütün perspektifler devrimin zaferinin önce Batı’da gerçekleşeceği üzerine“ kuruluydu. Frank, sömürge devrimlerinin “yalnızca sürekli devrim biçiminde gelişmesi durumunda başarıya ulaşabileceğini“ belirtmekle birlikte, onlara, Marksist hareket içinde daha önce rastlanılmamış, özel bir önem atfediyordu. Ona göre, sömürge ülkelerdeki gerilla savaşı “yalnızca askeri alanda değil, kitlelerin örgütlenmesinde ve siyasi eğitiminde de bir etmen” idi ve Troçkist hareketin -özellikle emperyalist ülkelerdeki şubelerin- faaliyetlerinin büyük bölümünü sömürge devrimlerine adaması gerekiyordu. Bu, Pablo’nun sunduğu belgede yer alan “ekonomik konjonktürün kapitalist ülkelerde yakın gelecekte devrimci mücadelelere uygun olmadığı” tespiti ile birlikte ele alındığında, IV. Enternasyonal’in sömürge devrimlerinin işçi sınıfı açısından kalıcı kazanımlar elde edebilmesini ileri kapitalist ülkelerdeki devrimlere bağlayan geleneksel pozisyonundan açıkça uzaklaşma anlamına geliyordu.
Mandel tarafından sunulan “Stalinizmin yükselişi, gerilemesi ve çöküşü” başlıklı belge ise, önceki kongrede kabul edilmiş olan “Stalinizmin Yükselişi ve Çöküşü“nün genişletilmiş haliydi. Stalinizme ilişkin Pablocu tezlerin temellerini sağlamlaştıran bu belge, Sovyet bürokrasisinin Stalin sonrası uygulamalarını (“destalinizasyon“) kitlelerin talepleri karşısında kimi ödünleri içeren bir “öz savunma“ olarak tespit ediyor ve komünist partilerin yaşadığı krize vurgu yapıyordu.
Özellikle Stalinizm ve sömürge devrimleri konularında tartışmaların yaşandığı ama Pablocu önderliğe karşı herhangi bir eğilimin çıkmadığı V. Kongre, DEUS’un önderliği içinde, Pablo’nun Mandel-Maitan-Frank üçlüsü tarafından tasfiyesiyle sonuçlanacak çatlamanın işaretlerini de vermişti.
Pablo’nun tasfiyesi
V. Kongre sonrasında, DEUS’un özellikle Avrupalı şubelerinde ciddi sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Komünist partilere yedeklenmiş biçimde çalışan ve enerjisinin büyük bölümünü Pablocu önderliğin yeni yönelimine uygun olarak Cezayir’deki ulusal kurtuluş mücadelesiyle dayanışma kampanyasına harcayan Avrupalı şubelerde, ulusal düzeydeki sınıf mücadelelerine ilişkin siyasi bir duyarsızlık gelişmişti. DEUS’un Avrupalı şubeleri, sömürge devrimlerine destek sunarken kendi ülkelerinde bir devrim olabileceğini -deyim yerindeyse- unutmuşlardı. Pablocu enternasyonalin Asya’daki ve Latin Amerika’daki şubeleri ise, bütünüyle, ya kent merkezli “geleneksel” Stalinist partilere ya da burjuva ve küçük burjuva ulusalcı hareketlere yedeklenmişti. 
Fransız Komünist Partisi’nin 1958 seçimlerinde uğradığı ağır yenilginin ve Charles de Gaulle’ün iktidara gelmesinin ardından, DEUS’un Avrupalı şubeleri içinde, yıllardır uygulanmakta olan komünist partilere “derin giriş”e karşı muhalif sesler yükselmeye başladı. Bu muhalefet, kaçınılmaz biçimde DEUS önderliğine de yansıyacak ve komünist partilere “derin giriş”te ısrar eden Pablo ve Posadas ile ulusal kurtuluş hareketleri içinde çalışmaya vurgu yapan Mandel-Maitan-Frank ekibini karşı kutuplara yerleştirecekti. 
DEUS’un VI. Kongresi, 1961 yılı başında, yüz dolayında delegenin katılımıyla toplandığında, Pablo, Cezayir’deki direnişçilerle olan ilişkisinden dolayı Amsterdam’da tutuklanmıştı. Posadas’ın onun tezlerini savunduğu bu kongre, Pablo için yolun sonunu ifade ediyordu. Zira bu kongre, Stalinist partilere “derin giriş”i resmen mahkûm etmemekle birlikte, Mandel-Maitan-Frank üçlüsünün “devrimci kitle hareketleri” olarak tanımladığı ulusalcı küçük burjuva radikalizmine ve gerillacılığa yedeklenme anlamına gelen bütün karar önerilerini kabul etmişti. Özetle, Pabloculuğun yaşaması için Pablo’nun kurban edilmesi gerekiyordu.
ABD-SİP’in Pabloculuğa yönelmesi 
1950’lerin sonlarına doğru, DEUK içinde, özellikle ABD-SİP ile Gerry Heally önderliğindeki Britanyalı Troçkistler arasındaki fikir ayrılıkları giderek netleşti. Britanyalılar, Troçki’nin Stalinizm’e karşı mücadelesinin altında yatan başlıca siyasi konuları netleştirmenin öneminde ısrar edip Pabloculuğa karşı mücadelenin teorik düzeyde derinleştirilmesi gerektiğini savunurken, geleneksel proleter yönelimini terk ederek orta sınıf radikalizmine uyarlanmaya başlayan ABD-SİP önderliği, Pabloculuk karşısında 1953-54’te sergilediği uzlaşmaz tavrından giderek uzaklaşıyordu. Cannon, 1957’den itibaren, DEUK ile Pablocu Sekreterlik arasındaki ayrımların azaldığını ve yeniden birleşme olasılığının güçlendiğini ifade etmeye başlamıştı. 
Küba’da, Ocak 1959’da, Kastro önderliğindeki küçük burjuva 26 Temmuz Hareketi’nin burjuva ulusalcı bir programla iktidara gelmesi, ABD-SİP’in de orta sınıf radikalizmine yedeklenme eğilimini iyice hızlandırdı. 
Kastro rejimini başlangıçta -doğru biçimde- burjuva ulusalcı olarak tanımlamış olan ABD-SİP, Joseph Hansen’in önderliğinde, bu pozisyonunu değiştirdi ve Aralık 1960’ta, Küba’nın bir işçi devleti olduğunu ilan etti. Bu tutum değişikliğinin altında iki önemli etmen yatıyordu: 1) ABD-SİP’in ülke içinde giderek güçlenen küçük burjuva radikalizminin basıncına direnememesi; 2) 1953’te Pablocu revizyonizme karşı çıkarken, onun revizyonist tezleriyle gerçek bir hesaplaşma içine girmemiş olması.
Marksizmin, emperyalizm çağında geri kalmış ülkelerdeki demokratik görevlerin yalnızca işçi sınıfı önderliğinde gerçekleşebilecek sosyalist devrimler dolayımıyla başarıya ulaşabileceği biçimindeki temel önermesini reddeden bu eklektik yaklaşımın kaçınılmaz mantıksal sonucu, Küba’da, aynı Doğu Avrupa ve Çin’de olduğu gibi, “deforme” de olsa, bir işçi devletinin varlığını kabullenmek oldu. ABD-SİP, Küba’da, işçi sınıfının aktif katılımının yokluğunda, “bilinçsiz Marksistler” [Kastro önderliği] eliyle bir “sosyalist devrim”in gerçekleştirildiğini savunuyordu. Bu, Pablocular tarafından, işçi sınıfının öznesi olmadığı bir sosyalist devrim ve işçi devleti anlayışının kabullenilmesiydi.
ABD-SİP’in Küba’ya ilişkin tespitleri, DEUK içinde sürmekte olan siyasi çatışmayı iyice yoğunlaştırdı. DEUK’un Britanya şubesi Sosyalist İşçiler Birliği (SİB), ABD-SİP önderliğine yazdığı 2 Ocak 1961 tarihli mektubunda, “Troçkizm’in önünde açılan fırsatların büyüklüğünden ve buna bağlı olarak siyasi ve kuramsal netliğe olan gereksinimden dolayı, acilen, revizyonizmin bütün biçimlerine karşı bir hat oluşturmaya ihtiyacımız var. Pablocu revizyonizmin Troçkizm içi bir akım olarak değerlendirildiği döneme bir son vermenin zamanıdır. Bu yapılmadıkça, şimdiden başlamış olan devrimci mücadelelere hazırlanmamız mümkün değil” diyordu.[3]
SİB, Mayıs 1961’de, ABD-SİP’in Troçkizm’den uzaklaşmasına ve sömürgecilik karşıtı hareketlere egemen olan burjuva ve küçük burjuva ulusalcı eğilime her zamankinden daha fazla uyarlanmasına yönelik kapsamlı bir eleştiri geliştirdi. SİB, eleştirisinde, şu noktalara vurgu yapıyordu:
“Devrimci Marksizm’e göre, çağımızın başlıca özelliği, az gelişmiş ülkelerdeki ulusal burjuvazinin emperyalizmi yenilgiye uğratma ve bağımsız bir ulus devlet kurma yeteneğine sahip olmamasıdır. Bu sınıf emperyalizmle bağlara sahiptir; kapitalist dünya pazarının bir parçası olduğu ve ileri ülkelerin ürünleriyle rekabet edemediği için, bağımsız bir kapitalist gelişme becerisine sahip değildir…
“Bu tür ulusalcı önderlerin rolünü abartmak Troçkistlerin işi değildir. Ulusalcı önderler, yalnızca Sosyal Demokrasi’nin ve özellikle Stalinizm’in ihanetinden dolayı kitlelerin desteğini elde edebilirler ve bu yolla, emperyalizm ile işçi ve köylü hareketi arasındaki tamponlar haline gelirler. Sovyetler Birliği’nden ekonomik yardım alma olasılığı, sıkça, onların emperyalistlerle daha sıkı bir pazarlık yapmasına; hatta burjuva ve küçük burjuva önderler arasındaki daha radikal unsurların emperyalistlerin varlıklarına saldırmasına ve kitlelerden daha fazla destek almasına olanak sağlamaktadır. Ama bize göre, her bir durumda, en önemli sorun, bu ülkelerin herbirinde işçi sınıfının Marksist bir parti dolayımıyla siyasi bağımsızlığını kazanması, yoksul köylülüğü Sovyet’lerin inşasına yönlendirmesi ve uluslararası sosyalist devrimle zorunlu bağlantıları kavramasıdır. Bize göre, Troçkistler, bunun yerine, hiçbir şekilde, ulusalcı önderliklerin sosyalistler haline geleceği umudunu geçirmemeli. İşçi sınıfının kurtuluşu, bizzat işçilerin görevidir.
“Küba üzerine var olan tartışmaların çoğu, görüldüğü kadarıyla şöyle sürüyor: ‘Kübalı kitleler Kastro’yu destekliyorlar; Kastro işe bir küçük burjuva olarak başlamış ama bir sosyalist haline gelmiştir; emperyalist saldırının ve kitlesel mücadelenin açık basıncı onu bir Marksist haline getirebilir; kaldı ki, devrimin kazanımlarını savunmada karşı karşıya olduğu görevler, onu, ‘doğal bir biçimde’, şimdiden, Troçkizm’den ayırt edilemeyen pozisyonlara getirmiş bulunuyor.’ Bu yaklaşımda, Marksizm’in temelleri ayaklar altına alınmaktadır… Bizler, siyasi eğilimleri sınıf temelinde; sınıfların uzun vadeli hareketleriyle ilişkili olarak, mücadele içinde nasıl geliştiklerine bakarak değerlendirmek zorundayız. Proleter devrim bir yana, bir proleter parti, herhangi bir geri kalmış ülkede, ‘doğal bir biçimde’ ve ‘kazara’ işçi sınıfı ile köylülüğün önemi konusunda dili sürçmüş küçük burjuva ulusalcıların dönüştürülmesiyle doğmayacaktır.”[4]
Healy önderliğindeki Britanya şubesi, DEUK içinde ABD-SİP’in küçük burjuva radikalizmine teslimiyetine ve Pabloculuğa yönelmesine karşı mücadelesini sürdürürken, aynı zamanda DEUS içinde de tartışmaları körüklemek amacıyla, Şubat 1962’de, DEUS’den ve DEUK’tan üçer temsilcinin katılımıyla ortak bir alt komite oluşturma önerisinde bulundu. Bu komitenin amacı, “uluslararası sorunlara ilişkin iç tartışma belgelerinin her iki örgütün bütün şubeleri arasında değiş tokuşunu düzenlemek” olacaktı. 
Bu teklif, ABD-SİP’in yeni yöneliminden cesaret alan DEUS önderliği tarafından oybirliğiyle kabul edildi. Pablocular, bu süreçte DEUK’un varlığına son verebileceklerini hesaplıyorlardı. Eşitlik Komitesi’nin ilk toplantısı 2 Eylül 1962’de yapıldı. Komite, ayrıca, DEUS’un önerisi doğrultusunda, “1964 yazında toplanacak bir uluslararası ön kongre” düzenleme konusunda anlaştı. Bu kongrenin amacı, farklı eğilimler arasında siyasi ilişkiler kurmak olacaktı. DEUS’un, birkaç gün sonra toplanan 23. Plenumunda, “başarılı bir yeniden birleşmenin siyasi ve örgütsel koşullarının olduğuna ilişkin güçlü inancını” ifade ederek, bu kararı onaylaması, onun içindeki çelişkileri de arttırdı. Ortaya üç eğilim çıktı. Bunlardan biri, dünya Troçkist hareketinin -elbette DEUS’un Pablocu çizgisinde- olabildiğince hızlı biçimde yeniden birleşmesi gerektiğini ilan eden Mandel-Maitan-Frank önderliğindeki çoğunluk eğilimi; ikincisi, yeniden birleşmeye karşı çıkan Posadas yanlısı eğilimi; üçüncüsü ise birlik sürecine cepheden karşı çıkmamakla birlikte, çekincelerini ifade etmiş olan Pablo’nun eğilimiydi. 
Pablocu “yeniden birleşme”
ABD-SİP ile DEUS arasındaki birleşme, Haziran 1963’te düzenlenen bir kongrede gerçekleşti. Eşitlik Komitesi’nin kuruluşunda önemli rol oynamış olan Heally önderliğindeki Britanyalı Troçkistler ile Lambert’in PCI’si ise, 1953 bölünmesine yol açan temel konuların hiçbir şekilde gündeme getirilmediği bu ilkesiz birleşme kongresine katılmayı reddettiler. 
“Yeniden birleşme kongresi”, tam bir oportünist yüzsüzlükle, “bütün farklılıkların geçmişte kaldığını ve yeni dünya gerçekliğiyle bağdaşmadığını” ilan etti. Pablo, kendi enternasyonali içinde azınlığa düşmüş ama Pablocu revizyonizm, ABD-SİP’in de katılımıyla, Mandel-Maitan-Frank üçlüsünün elinde, IV. Enternasyonal’in Birleşik Sekreterliği (BirSek) adı altında güçlenmişi. ABD-SİP’in Pablocu enternasyonale dönmesinin ardından, DEUK’un Avusturya, Kanada ve Yeni Zelanda şubeleri ile Hansen’in Latin Amerika’daki sadık izleyicisi Moreno BirSek’e katıldı.
Kongre, siyasi varlığını artık BirSek adı altında sürdürecek olan Pablocu enternasyonalin temel yönelimini ifade eden “Günümüzde Dünya Devriminin Dinamikleri“ başlıklı belgeyi onayladı. Bu belge, “Rusya’da başlayan dünya devriminin önceden öngörüldüğünden farklı olarak, gelişmiş kapitalist ülkelere değil; sömürgelere doğru yayıldığını” tespit etti. Bu belgeye göre, “kapitalist merkeze ulaşmadan önce çevrede gerçekleşecek olan dünya devrimi, her biri özgün özelliklere sahip üç cephede farklı biçimlerde ilerliyordu: gelişmiş kapitalist ülkelerde proleter ya da klasik devrim; azgelişmiş ülkelerde sürekli devrime dönüşme eğiliminde olan sömürge devrimi; son olarak da “işçi devletleri”ndeki anti bürokratik devrim.” 
Bu revizyonist kavrayışa göre, sürekli devrim, emperyalizm karşıtı ve de-mokratik mücadelelerin kendiliğinden sosyalist devrime dönüşeceği otomatik bir süreç haline gelmişti. Bu durumda, Stalinist diktatörlük altındaki bir ülkede bulunan BirSek şubesi demokratik-reformcu olacak; Batı Avrupa’daki şubeler sosyal demokrat ve Stalinist “merkezciliğe” uyarlanacak; sömürgelerdeki şubeler ise küçük burjuva halkçı bir programı benimseyecekti. 
Bu temel belge, proletaryanın devrimci rolünü köylülüğe ve diğer küçük burjuva toplum kesimlerine devrediyor; Bolşevik devrim stratejisinin yerine de gerilla savaşını geçiriyordu. Bir başka deyişle, Birleşme Kongresi’yle birlikte, “reformist” Stalinizme uyarlanma stratejisi büyük ölçüde terk ediliyor; onun yerini sömürge ve yarı sömürgelerdeki küçük burjuva milliyetçiliğine ve her türden “devrimci” Stalinist örgüte eklemlenme alıyordu.
Yine bu kongrede kabul edilen Stalinizm üzerine belge, Stalinizmin ulusal bileşenleri arasındaki çelişkilerden yola çıkarak, onun parçalanmakta olduğunu savunuyor; Kastro önderliğinin genel olarak ilerici pozisyonlarına vurgu yapıyor ve diğer “işçi devletlerinden daha doğru pozisyonlara sahip olan” Yugoslavya’ya özel bir yer vermeyi sürdürüyordu.
Sri Lanka’daki ihanet
Bütünüyle Pablocu tezler üzerinde gerçekleşen bu oportünist birleşmenin ne anlama geldiği, çok değil, bir yıl içinde gözler önüne serildi. Haziran 1964’te, BirSek’in en önemli şubelerinden biri olan LSSP, Sri Lanka Başbakanı Sirimavo Bandaranaike’nin burjuva koalisyon hükümetine katılma davetini kabul etti. Troçkizm tarihinde ilk kez bir parti Marksist ilkelere bu denli kaba biçimde ihanet ediyordu. Bizzat BirSek’in de mahkum ettiği bu ihanet, gerçekte, hem LSSP’nin hem de IV. Enternasyonal’in Pablocu önderlik altında yıllardır yaşadığı ulusalcı yozlaşmanın kaçınılmaz sonucuydu. Bu ihanet, Sri Lanka’yı harabeye çevirecek ve ezici çoğunluğu Tamilli on binlerce insanın yaşamına mal olacak olan iç savaşın patlamasına katkıda bulunacaktı. 
BirSek’in en kitlesel partilerinden biri olan LSSP’nin Birleşme Kongresi öncesinde yaşadıkları, Pablocu revizyonizmin yıkıcılığının çarpıcı örneklerinden biriydi. Hem örgütsel yapısı hem de kadrolarının bilinç düzeyi bakımından Leninizm ile hiçbir ilişkisi olmayan LSSP, gerçekte, sosyal demokrat bir partiydi. İşin ilginç yanı, bu durum uzunca süredir kimse için sır değildi ama DEUS bu duruma hiçbir ciddi müdahalede bulunmamıştı.
LSSP, Sri Lanka’da 1960 yılında yapılan seçimlerde yeniden iktidara gelen Bandaranaike’ye “eleştirel destek” verdiğini açıklayarak, onun kurduğu burjuva hükümetin bütçesini onaylamıştı (LSSP’nin parlamentoda 10 sandalyesi vardı). DEUS, LSSP’nin 1960 yılında SLFP hükümetinin bütçesine kabul oyu vermesini sert biçimde kınamış ve ondan politikasını köklü biçimde değiştirmesini istemişti. Ama bundan bir yıl sonra toplanan dünya kongresinde! Öte yandan DEUS önderliği, LSSP’ye pratik müdahalede bulunmak bir yana, onun içindeki sol kanadı desteklemeyi de düşünmemişti (çünkü Pabloculara göre, LSSP içindeki sol kanat “sekter” idi). 
LSSP, 1963 yılında Stalinistlerin ve küçük burjuva bir partinin katıldığı reformist bir halk cephesi oluşturdu. Bu, tam da DEUS önderliğinin bütün şubelerden talep ettiği şeydi. Nitekim, DEUS önderliği, 1964 yılı Nisanı’nda LSSP’ye yazdığı övgü dolu mektupta, Sri Lanka’nın yeni bir Küba ya da Cezayir olabileceğini; bunun, dünyanın dört bir yanındaki devrimci işçilere daha fazla motivasyon kazandıracağını söylüyordu. LSSP ise o sırada, halk cephesini SLFP hükümetine dahil etme ile onu hükümete karşı kullanma arasında kesin tercihini yapma aşamasına gelmişti. Örgütlenmesinde LSSP’nin sol kanadının da aktif biçimde yer aldığı kitlesel grevlerin burjuva SLFP hükümetini sarstığı 1964 ilkbaharında, LSSP’nin önderi Perera, başbakan Bandaranaike ile görüşmelere başladı. Perera, LSSP’nin o sırada toplanan kongresinden de aldığı onayla, tercihini halk cephesini burjuva hükümete katmaktan yana kullandı. BirSek’in Sri Lanka şubesinin önderi Perera, burjuva SLFP hükümetinde Maliye Bakanı olmuştu.
Bu ihanet, 1963’teki “yeniden birleşme kongresinin”, Sri Lanka şubesinin 1960 yılında burjuva SLFP hükümetini destekleme “yanlış yöneliminden dönmüş” olduğunu ve “kitleler eyleme geçtiğinde, önceki seçim müttefiklerine karşı onların başına geçmekte tereddüt etmediğini” belirten kararından topu topu bir yıl sonra gerçekleşti.
DEUK, Pabloculuğun Sri Lanka’daki felakette oynadığı rolü şu ifadelerle mahkum etti: “LSSP üyelerinin Bandaranaike’nin koalisyon hükümetine katılması, Dördüncü Enternasyonal’in evriminde bir dönemin sonuna işaret etmektedir. Onun işçi sınıfını yenilgiye uğratma hazırlığı içindeki emperyalizme doğrudan hizmeti, dünya Troçkist hareketinin gözden geçirilip yeniden düzenlenmesinde ifadesini bulmaktadır.”[5]
DEUK’un yeniden toparlanması
DEUK, ABD-SİP’in ve izleyicilerinin Pabloculuğa dönmesinin ardından, neredeyse yalnızca Britanyalı SİB ile Fransız PCI’den ve onlarla birlikte davranan birkaç küçük gruptan ibaret kalmıştı. Ama Pabloculuğa yöneliş, bizzat ABD-SİP içinde tepkiye yol açmış ve 1960’ların başında, partinin oportünist yönelimine karşı çıkan iki azınlık eğilimi ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri, Britanyalı SİB ile yakın ilişki içinde olan Tim Wohlforth önderliğindeki grup, diğeri ise James Robertson’ın Spartakist grubuydu. 
Wohlforth önderliğindeki azınlık, 1964’e kadar ABD-SİP içinde faaliyet gösterdikten sonra, Sri Lanka’daki gelişmelerin ardından bu parti içinde mücadeleye devam edemeyeceği kararına vardı. Bu azınlık, Haziran 1964’te, ABD-SİP’in üyelerine hitaben yayınladığı bir mektupla, partinin LSSP’nin ihanetinin temelleri üzerine bir tartışmaya izin vermesini talep etti. Azınlık, yayınladığı açıklamada şunları belirtiyordu:
“Biz, Uluslararası Komite ile dayanışma içinde olduğumuzu ve Dördüncü Enternasyonal’in tam bir siyasi tartışma olmaksızın yeniden birleşmesinin yalnızca felakete ve hem uluslararası hareketin hem de buradaki partinin daha fazla ayrışmasına yol açacağını, yaşanan yeniden birleşmeden önce, 1961’den 1963’e kadar olan bütün dönem boyunca defalarca vurguladık. Bu pozisyonumuzun doğruluğu tümüyle kanıtlanmıştır…
“Partimizi ve onun halen siyasi dayanışma içinde olduğu uluslararası oluşumu parçalayan siyasi, kuramsal ve yöntemsel krizi daha fazla görmezden gelmek mümkün değil. Partinin varlığını sürdürebilmesi için, bu sorunlar üzerine, bütün birimlerde derhal eksiksiz bir tartışma örgütlenmelidir.”[6]
ABD-SİP önderliğinin bu mektuba tepkisi, onu imzalayan Troçkistlerin parti üyeliğini geçici olarak askıya almak oldu. Bunun üzerine, azınlık, Dördüncü Enternasyonal İçin Amerikan Komitesi’ni (DEAK) oluşturdu ve onun siyasi olarak Uluslararası Komite’ye bağlı bir Troçkist partiye dönüşmesi için faaliyet sürdürmeye başladı. 
DEUK, Nisan 1966’da III. Dünya Kongresini topladığında son derece mütevaqzi bir örgütlenmeydi. DEUK bu kongresinde, emperyalizminin iç çelişkilerine ve savaş sonrası büyümede gözlenen gerileme belirtilerine dikkat çekti ve Pablocu revizyonizmin rolüne vurgu yaptı: 
“Emperyalizm, derinleşen bir kriz içinde. Üretici güçlerin II. Dünya Savaşı sürecindeki ve sonrasındaki gelişmesi; özellikle de nükleer silahların üretimi ve otomasyonun devreye girmesi, üretici güçler ile kapitalist mülkiyet ilişkileri arasındaki çatışmayı kırılma noktasına getirmektedir. Bu çelişkinin ürünü olan mücadeleler, işçi sınıfı gençliğini radikalleştirmektedir. Dördüncü Enternasyonal’in partileri bu mücadeleler içinde inşa edilecektir.
“... Devrimi, ileri ülkelerdeki devrim, ‘sömürge devrimi’ ve işçi devletlerinde siyasi devrim gibi birbirinden bağımsız bölümlere ayıran revizyonizm, işçi hareketinin kapitalist egemenliğe tabi kılınmasının ve devrimci partilerin inşasının önlenmesinin başlıca kılıfıdır. Bu revizyonizm, özellikle, teorik ve siyasi sorunlar üzerine herhangi bir tartışma olmaksızın kurulan, kendinden menkul Dördüncü Enternasyonal’in Birleşik Sekreterliği’nin teorisinde ve pratiğinde ifade edilmektedir. Dördüncü Enternasyonal’in inşasındaki bir sonraki aşamaya, bunun tersine, hareketin geçmişteki ve bugünkü politikalarının ve teorisinin bütün dallarında son derece ciddi bir teorik tartışma eşlik etmek zorundadır.”[7]
“Yeni Sol” ve gerillacılık 
1960’ların sonuna gelindiğinde, ABD’de ve Avrupa’da Vietnam Savaşı karşıtı hareket yükseliyor, Pablocu örgütler de kendilerini hem Stalinistlere hem de radikal küçük burjuva     “yeni sol” eğilimlere uyarlıyorlardı. Fransa’daki Pablocular, Stalinizm karşısındaki uzlaşmacı tavırlarıyla, Komünist Parti’nin, Fransız işçilerinin 1968 Mayıs-Haziran aylarındaki devrimci seferberliğine ihanetini kolaylaştırdılar. 
Onlar, 1970’lerin başında, İngiltere, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde güçlü işçi hareketleriyle karşılaştıklarında, “yeni genç öncü” kuramında küçük bir revizyon yaparak, “kitlesel karaktere sahip yeni öncü” kavramını kullanmaya başladılar. Bununla birlikte, BirSek, 1969’daki IX. Kongresinde benimsemiş olduğu gerillacı çizgiyi Latin Amerika’da yaşama geçirmeye devam etti. 
BirSek’in gerillacı ihanet çizgisinin en yıkıcı sonuçları Bolivya’da ve Arjantin’de yaşandı. Pablocu enternasyonalin Bolivya şubesi Devrimci İşçi Partisi (DİP-Gonzales),[8] 1970 yılı başında, Che Guevara döneminden beri varlığını sürdüren ve foko stratejisini savunan Ulusal Kurtuluş Ordusu (UKO) adlı bir gerilla grubuyla bağlantı kurduktan sonra askeri hazırlıklara başlamıştı. Partinin gerillacılığa bulduğu mazeret, ülkedeki askeri diktatörlüğün herhangi bir yasal ya da yarı yasal örgütlenmeye olanak tanımamasıydı. Oysa aynı dönemde, General Barrientos’un 1970 yılında ölmesinin ardından büyük bir sendikal mücadele dalgası yükselmiş ve Bolivya Sendikalar Konfederasyonu’nun (COB) sağcı generallerin darbe girişimi karşısında genel grev ilan edip kitleleri sokağa dökmesi askeri rejim içinde bölünmeye yol açmıştı. Bu kitlesel seferberliğin ürünü, COB ile çeşitli sol örgütler tarafından desteklenen General Torres’in “solcu” askeri yönetimi oldu. 
DİP (Gonzales) bu kitle hareketlerinde yer almak ve onları “solcu” askerlere yedeklenmekten kurtarmaya çalışmak yerine, UKO ile birlikte ülkenin Teoponte bölgesinde gerilla savaşını başlatmaya soyundu. Aynı yılın yazında başlatılan ilk gerilla savaşı, gerillaların büyük çoğunluğunun katledildiği tam bir felaketle sonuçlandı. DİP (Gonzales) sürmekte olan kitlesel işçi hareketine uzak durmayı ve gerillacılıkta ısrarı sürdürdü. 1971’de, COB ve siyasi partiler ile öğrenci ve köylü örgütleri tarafından oluşturulan Halk Meclisi kurulduğunda, BirSek’in Bolivya şubesinin yapabildiği tek şey, bir “halk ordusu” örgütlemek gerektiğinin propagandasıydı. BirSek’in IX. Kongre kararları, son derece yıkıcı sonuçlara yol açtığı Bolivya’da, iki yıl içinde tümüyle iflas edecekti.
Gerillacı çizginin Arjantin’deki macerası da daha az trajik değildi. Moreno’nun BirSek’e katıldığı 1964 yılında Kastrocu Amerika Yerli Halkının Devrimci Cephesi (FRIP) ile birleşerek kurduğu Devrimci İşçi Partisi (DİP), 1968 yılında, Moreno’nun DİP (Gerçek)’i ile Mario Roberto Santucho önderliğindeki gerillacı kanat DİP (Savaşçı) arasında bölünmüştü. BirSek’in Arjantin şubesi olarak kabul edilen DİP (Savaşçı) Roma üniversitesindeki sıcak bürosunda gerillacılığı savunan Maitan’ın teşvikiyle 1970 yılında Halkın Devrimci Partisi’ni (HDP) kurarak gerilla savaşını başlattı. Banka soygunlarıyla ve adam kaçırmalarla desteklenen şehir gerillası savaşı, 1972 Martı’nda Fiat’ın Genel Müdürü’nün kaçırılıp birkaç hafta sonra öldürülmesiyle devam etti. Ancak bu son olay ABD-SİP’in DİP (Savaşçı)’ya karşı açıktan tavır almasına yol açtı. ABD-SİP, kitle hareketinden yalıtılmış bu eylemlerin terörizm olduğunu ve “Marksist silahlı mücadele taktikleriyle ilişkisi olmadığını” açıkladı. 
BirSek önderliğinin ABD-SİP’e tepkisi, ona “kitle kuyrukçuluğu yapmak”, kitlelere gereğinde silahlı mücadelede önderlik etmekten kaçınmak, kendiliğindencilik vb. suçlamalar yöneltmek oldu. Bununla birlikte, BirSek önderliği, ABD-SİP’in ısrarı sonucunda, 1972 Ekimi’nde DİP (Savaşçı)’yı eleştirmek zorunda kaldı. DİP (Savaşçı) da, 1973 yazında, BirSek ile ilişkileri kesti. Dört yıl süren gerilla savaşı sonucunda, yüzlerce devrimci Arjantin ordusu tarafından öldürülmüş, parti de imha edilmişti. Latin Amerika’daki gerilla stratejisi, her durumda işçi sınıfını ulusalcı burjuva ve küçük burjuva önderliklere yedeklemiş, perspektifsiz bırakmış ve kanlı askeri diktatörlüklere giden yolun taşlarını döşemişti.
“Yeni kitle öncüsü”
Pablocuların sürekli olarak işçi sınıfını yedekleyecek yabancı bir güç arama çabası, BirSek’in Şubat 1974’te toplanan X. Kongresinde de sürdü. X. Kongre, IX. Kongre’nin 1968 gençlik hareketine atfen yaratmış olduğu “yeni genç öncü” kavramının yerine, onun genişletilmiş bir türü olarak “yeni kitle öncüsü” tanımını geçirdi.
Dahası, X. Kongre’nin bu yeni kitle öncüsünü devrime kazanmak için şubelerine önerdiği tek şey “eğitim”di. Ortada ne işçi sınıfının mücadelelerine müdahaleyi ve onu reformcu önderliklerin etkisinden kopartmayı hedefleyen bir perspektif ne de bir talepler dizgesi vardı. X. Kongre, ayrıca, Arjantin’deki duruma ilişkin kararında, DİP (Savaşçı)’nın ”Maoculuğa ilişkin yanlış kavrayışının”,   ”Kastroculuğa yedeklenmesinin”, “Enternasyonal’in inşasına ilişkin merkezci ve eklektik yaklaşımının” ve “yozlaşmış işçi devletlerinin bürokrasisine karşı mücadeleye ilişkin oportünist kavrayışının IV. Enternasyonal’in temel çözümlemeleriyle çelişki içinde olduğunu” tespit ediyordu. Ama bu doğru değildi. DİP’in (Savaşçı) izlediği politikalar BirSek’in gerillacı yönelimine uygun adımlardı ve bu yüzden Pablocu enternasyonalin şubesi olarak kabul edilmişti. 
Pablocuların DİP’e (Savaşçı) yönelik bu eleştirisinin ikiyüzlülüğü, aynı kararın, bu örgütün “IV. Enternasyonal’in şubesi olarak kabul edilmesinin doğru olduğunu” ifade eden bölümünde, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyordu. Moreno’nun DİP (Gerçek)’inin resmi şube olma talebini bir kez daha reddeden X. Kongre, “Latin Amerika’daki Silahlı Mücadele” üzerine kararında, gerilla savaşını “hareketin kazanımlarından biri” olarak tanımladı.
Bu kongrede, dünya durumu, Bolivya, Arjantin, Latin Amerika’daki silahlı mücadele, Avrupa’da devrimci partilerin inşası gibi bütün başlıca dökümanlar çoğunluğun oylarıyla kabul edildi. Ancak Çoğunluk Eğilimi’nin karşısında yüzde 45’e ulaşmış bir muhalefet ortaya çıkmıştı ki bu, Pablocu saflarda bir ayrışma yaşandığının ifadesiydi. 
Pablocuların bölünmesi
X. Kongre’nin ardından, BirSek’teki çoğunluk eğilimi içinde de ayrışmalar yaşanacak, bu durum, bir yanında ABD-SİP ile Morenocuların öte yanda ise Mandel-Maitan-Frank önderliğinin yer aldığı iki kanat arasındaki dengeleri değiştirecekti. Moreno ile ABD-SİP, kongrenin hemen ardından, Leninist-Troçkist Eğilim’i (LTE) kurdu ve onu, aynı yılın Ağustos ayında, Leninist-Troçkist Hizip’e (LTH) dönüştürdüler. 
Bu arada, ABD-SİP içinde gizli olarak örgütlenmiş Mandelci bir eğilim açığa çıkmıştı. Kendi konferansını düzenlemiş ve bültenini yayımlamış olan bu eğilimin 150 dolayındaki üyesinden, aralarında önderi Barzman’ın da bulunduğu 17’si 1974 yılı Temmuzunda toplanan parti konferansında partiden ihraç edildi (Barzman, ileride yeniden SİP’e alınacaktı). Eğilimin, varlığını bağımsız bir örgüt olarak sürdürmeye çalışan diğer üyeleri ise Mandel önderliğindeki BirSek çoğunluğundan hiçbir destek görmediler. Buna rağmen, ABD-SİP, anılan “bölünme”yi BirSek’teki Çoğunluk Eğilimi’nin örgütlediğini iddia etti ve özel bir dünya kongresinin toplanması için çağrı yaptı. Mandel-Maitan-Frank üçlüsünün Çoğunluk Eğilimi, ABD-SİP’in iddialarını “temelsiz bir iftira” olarak değerlendirdi ve reddetti. BirSek içindeki hizip çatışmaları, yalnızca Çoğunluk Eğilimi ile LTH arasında yaşanmıyordu. Buna, bizzat Çoğunluk Eğilimi içinde, taktikler konusunda Mandel ile Maitan arasında yaşanan bir ayrışma eşlik etti. 
Aynı dönemde patlayan Portekiz devrimi, Pablocular arasındaki hizip çatışmasını iyice körükledi. BirSek’in ”yeni kitle öncüsü“ kuramı, 1974-75’teki Portekiz devrimi sürecinde tam bir fiyaskoya uğramıştı. BirSek çoğunluğunun bu ülkedeki şubesi, genç subaylardan, işçilerden ve öğrencilerden oluşan ”yeni kitle öncüsü“ne yedekleniyor ve “Silahlı Kuvvetler Hareketi” hakkında devrimci hayaller yayıyordu. 
“Silahlı Kuvvetler Hareketi“nin önderi Carvalho ile Portekiz Komünist Partisi tarafından iktidardan dışlanan Portekiz Sosyalist Partisi, 1975 yazında hükümete saldırmaya başladığında, BirSek’in şubesi, Geçici Hükümet’i destekleyen birleşik cepheye katıldı. Bu oportünist politika, hükümetin bir kaç ay sonra devrilmesiyle iflas etti ve BirSek’in Portekiz şubesi “ayaklanma“cı bir çizgi benimsedi. Aynı dönemde, BirSek’in ABD-SİP yanlısı diğer şubesi ise “demokrasinin savunusu“ adına baştan beri Sosyalist Parti’yi destekliyordu. ABD-SİP’in Portekiz’deki bu tavrı, Moreno’nun LTH’ten kopmasına ve 1976 yılında Bolşevik Eğilim’i (1978’de, Fraksiyon oldu) kurmasına yol açacaktı.
“Pablocu merkezcilerin oportünizminin Stalinizme, sosyal demokrasiye ve burjuva ulusalcılığına sunduğu yardım, dünya düzeninin ekonomik alt-üst oluşla ve işçi sınıfı ile geri kalmış ülkelerdeki ezilen kitlelerin uluslararası kabarışıyla sarsıldığı 1968-1975 arası kritik yıllarda emperyalizmin yaşamını sürdürmesinde son derece önemli bir rol oynadı. Bu, Troçki’nin, merkezciliğe ilişkin emperyalizmin ikincil bir aracı biçimindeki değerlendirmesini doğruladı. Burjuvazi için yeni perspektifler keşfederken, proletaryanın kaderine terk edilmiş özelliği üzerine ahkâm kesen bozguncu küçük burjuvalar, kapitalizmin 1980’lere nasıl bir ayağı çukurda girdiğinin somut bir çözümlemesini yapma zahmetine hiç girmediler. Pablocular, kendi politikalarının sonuçlarını değerlendirmeyle hiç ilgilenmemektedirler. Merkezcilerin, radikallerin ve sınıf dışı aydınların küçük-burjuva kardeşliği, işçi sınıfının devrimci becerilerini en baştan yok saydığı ve onun yenilgisini kaçınılmaz olarak kabul ettiği için, onlar [Pablocular], doğru bir Marksist politikanın 1964’te Sri Lanka’da, 1968’de Fransa’da, 1973’te Şili’de ve 1974’te Yunanistan ile Portekiz’de ne tür sonuçlar doğurabileceğini hiçbir zaman düşünmediler.”[9]
IV. Enternasyonal ve güvenlik
Pablocu ihanet, aynı zamanda, Kremlin bürokrasisinin GPU-KGB ajanlarının IV. Enternasyonal’in önderlerini hedefleyen cinayetlerinin üzerinin uzun süre örtülmesine de yol açtı. Pablocular Stalinist bürokrasisinin, aralarında Troçki’nin ve oğlu Lev Sedov’un da olduğu IV. Enternasyonal’in önde gelen üyelerine suikastler düzenlemiş olan ajanlarının faaliyetlerinin soruşturulmasına, 1950’lerden itibaren karşı çıktılar. KGB’nin IV. Enternasyonal’in Paris’teki Merkezi’nde son derece önemli bir konum edinmiş olan ajanı Mark Zborowski 1955 yılında ABD’de açığa çıkartıldığında, Ernest Mandel ve diğer Pablocular, onun önceki faaliyetlerinin araştırılması için IV. Enternasyonal tarafından bir soruşturma açılması yönündeki öneriye doğrudan karşı çıkmıştı. Zborowski, Sedov’un, IV. Enternasyonal’in sekreteri Rudolf Klement’in ve GPU’dan ayrılarak IV. Enternasyonal saflarına geçen Ignace Reiss’ın öldürülmesinde son derece önemli bir rol oynamıştı. 
DEUK’un Britanya şubesinin önderi Heally, 1961 yılında, ABD-SİP’in önderi Joseph Hansen’e yazdığı bir mektupta Zborowski’nin faaliyetlerinin araştırılmasını istemiş ama bu öneri de reddedilmişti. Yine, Pablocuların Nisan 1964’teki kongresinde, Georges Vereeken IV. Enternasyonal içindeki GPU ajanlarının ve Zborowski’nin faaliyetleri ile ilgili ayrıntılı bir açıklama yapmış, Mandel, üç kez onun konuşmasını engellemeye kalkışmıştı.[10]
DEUK, 1975 yılında, Lev Troçki’nin öldürülmesine ilişkin olarak Güvenlik ve Dördüncü Enternasyonal adı altında bir araştırma başlattı. Bu soruşturmada, ABD’nin arşivlerinde olan ve çoğu Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası’yla kamuoyuna açılan yüzlerce resmi dökümandan yararlanıldı. Pablocular, DEUK’un bu araştırmasına en baştan karşı çıktılar. Bunda da haklı bir gerekçeleri vardı. Zira Kremlin bürokrasisinin Troçkist harekete yönelik faaliyetlerinin açığa çıkartılması, onların Stalinist partilerle daha açık işbirliğine girmesini engelleyecekti. 
DEUK’un soruşturması ABD-SİP’in bir dönem Coyoacan’da Troçki’ye sekreterlik yapmış olan önderi Joseph Hansen’in 1940’taki suikast öncesinde GPU ile gizlice buluşmuş olduğunu; ardından da ABD yönetiminden “cezadan muaf biçimde bilgi verilebileceği“ bir ilişki talep ettiğini içeren belgeleri açığa çıkarttı. Bu, Pablocuların muhalefetini iyice sertleştirdi.
DEUK, Pabloculara, Güvenlik ve Dördüncü Enternasyonal’de toplanmış olan kanıtların incelenmesi ve bir karara varılması için bir araştırma komisyonu kurulması yönünde çağrılar yaptı. Bu çağrıları sürekli olarak reddeden Pablocular, sözkonusu soruşturmayı “utanmazca bir tezgâh“ olarak suçlayan uluslararası bir kampanya düzenlediler. 
Onların bu “tezgâhın” masum kurbanı olarak savundukları kişiler arasında, Hansen’in yanı sıra, 1930’lu ve 40’lı yıllarda Cannon’ın özel sek-reterliğini yapmış ve 1947’de Stalinist bir ajan olduğu açığa çıkartılmış olan Sylvia Franklin de yer alıyordu. Hansen ve ABD-SİP, Franklin’i “örnek alınacak” bir yoldaş olarak savunmaya devam etti. 
Eski bir ABD-SİP üyesi olan Alan Gelfand, 1983 yılında, ABD hükümeti ile onun parti önderliği içindeki ajanlarına karşı açmış olduğu davayı kazanınca, Franklin’in 1954 ve 1958 yıllarında büyük jüri önünde verdiği ve o zamana kadar gizli tutulmuş olan ifadesi açıklandı. Tutanaklar, Franklin’in, ABD-SİP içinde Stalinist bir ajan olduğunu itiraf ettiğini gösteriyordu. Pablocular, DEUK’un ithamlarının inkâr edilemez biçimde doğrulanmasına rağmen, Franklin’i ve Hansen’i savunmaya devam ettiler. 
Gerillacılıktan Avrupa komünizmine
BirSek önderliği, 1970’lerin sonunda, gerillacı yönelişten vazgeçip, yeniden işçi sınıfının geleneksel (reformist) bürokratik önderliklerine uyarlanmaya hazırlanıyordu. “Sol“ sosyal demokrasiye, Avrupa komünizmine / Stalinizmine ve küçük burjuva milliyetçiliğine (Nikaragua’daki Sandinist hareket) dönüş, BirSek’in 1979’daki XI. kongresinde resmen benimsendi. Artık bütünüyle Mandel’in egemen olduğu BirSek, bu kongrede, bütün önceki dönem boyunca izlediği gerillacı çizginin yanlış olduğunu itiraf edecekti.
BirSek’in “Avrupa komünizmi“ne uyarlanmasının kuramsal ve politik zeminini Mandel’in “Sosyalist Demokrasi Üzerine Tezler“i oluşturuyordu. Mandel “işçi devletleri”ndeki sınıf mücadelesi yerine gelişkin bir burjuva demokrasisinin uygulanmasıyla ilgilendiği bu belgede, sovyetleri iktidar mücadelesinin aracı ve proletarya diktatörlüğünün temel biçimi olmaktan çıkartıyor; “işçi devletinin anayasasına ve kolektif mülkiyete saygılı olduğunu pratikte sergileyen“ burjuva partilerinin de içinde özgürce faaliyet sürdürecekleri “özyönetim” organları haline getiriyordu.
BirSek’in 1979’da Somoza diktatörlüğünü deviren Sandinist hareketin yönetimindeki Nikaragua’da ilgilendiği şey de aynı “gelişkin burjuva demokrasisi“ oldu. Daha önce Latin Amerika’daki bütün anti – emperyalist önderliklere “Küba’nın yolunu” izlemelerini öneren BirSek, bu kongrede, “FSLN önderliğinin geçmişinden ve karakterinden dolayı, onun belirli kesimlerinin önüne, sürekli devrim sürecinin öngördüğü biçimde ulaşamayacağı herhangi bir hedef koymanın yanlış olacağı“nı ilan etti. BirSek, FSLN’nin burjuva bakanlarla birlikte kurmuş olduğu; kapitalizmin ve burjuva düzenin yeniden inşasını ve Somoza karşıtı ayaklanma sırasında kurulmuş silahlı milislerin tasfiyesini amaçlayan hükümete koşulsuz destek verdi.
BirSek önderliği, bu ülkede bir şube kurmayı reddetmekle kalmamış, Moreno’nun Bolşevik Fraksiyonunun bu yöndeki çabalarını da Sandinist hükümetle elele boşa çıkarmaya kalkışmıştı. BirSek önderliğinin, Moreno’ nun Nikaragua devrimine katkıda bulunmak için bu ülkeye gönderdiği “Simon Bolivar Birliği“ üyelerinin tutuklanıp Panama polisine teslim edilmesi karşısındaki “üç maymun“ tavrı, Bolşevik Fraksiyon’un, 1979 kongresinden hemen önce BirSek’ten ayrılmasına neden oldu. Bu bölünmenin ardından, Morenocular kendi “enternasyonallerini” ilan ettiler.
Yolun sonu
Pablocular, yıllardır, politikalarının sürekli devrim teorisini savunduklarını öne sürüyorlardı. Ama bu dönem, ABD-SİP’in, Pabloculuğun değişmez mantığını takip ederek, 1982’de Troçki’yi açıkça “mahkûm” etmesiyle tamamlandı. Ona göre, sürekli devrim kuramı, yeni “Kitle Enternasyonali”nin gelişmesinin önünde bir engeldi; dolayısıyla, onun terk edilmesi gerekiyordu. ABD’li Pablocular, sürekli devrim kuramının yerine, 1920’lerde, Komintang ile işbirliğini haklı çıkarmak için Stalin tarafından canlandırılmış olan “proletarya ile köylülüğün demokratik diktatörlüğü”nü geçirdiler.
BirSek, 1980’li yıllar boyunca FSLN’nin kuyruğunda yürüdü ve Nikaragua devrimini bütün dünyaya örnek gösterdi. BirSek’in FSLN yönetiminin emekçi düşmanı karakterini görmesi için yıllar geçmesi gerekecekti. BirSek, yıllar boyunca göklere çıkardığı FSLN önderi Daniel Ortega’yı ilk kez 1990’daki başkanlık seçimleri kampanyası sırasında eleştirdi; bu eleştiri, 1991 yılındaki XIII. Dünya Kongresi’nde, “işçi konseyleri ve milisleri talebinin yükseltilmesinin daha doğru olabileceği“ yollu -fazlasıyla gecikmiş ve hala ikircikli- sızlanmalarla tamamlanıyordu.
Pablocuların, II. Dünya Savaşı sonrasında “alt edilemez” görünen Kremlin bürokrasisine uyarlanmayla başlayan macerası, Yugoslavya, Küba, Çin, Vietnam vb. ülkelerdeki ulusalcı Stalinist aygıtlarda “devrimci” özellikler bulma ve onlara yedeklenme biçiminde sürmüştü. Stalinist bürokrasiye uyarlanmasını, onun Gorbaçev önderliğindeki “demokratik” restorasyoncu kanadını destekleyerek sürdüren Pabloculuğun siyasi evrimi, bürokratik diktatörlüklerin çökmesiyle ve Stalinist önderlerin birer burjuva haline gelmesiyle birlikte, nihayet mantıksal sonucuna ulaştı. Pablocu tasfiyecilik, en uç ifadesini, “Stalinizm çöktüğüne göre, IV. Enternasyonal’in varlığına da gerek kalmadı” söyleminde bulurken, BirSek’in resmi çizgisi bu kadar açık sözlü değildi. Pablocular, önceki on yıllar boyunca ideolojik ve siyasi olarak tasfiyeye soyundukları IV. Enternasyonal’i (onlara göre BirSek) örgütsel olarak ortadan kaldırmanın “yumuşak” bir yolunu bulmakta gecikmediler.
Stalinist bürokrasinin artık “demokratik” burjuvalar haline geldiği ülkelerde onlarla ve “küreselleşme karşıtı” ya da çevreci küçük burjuva akımlarla işbirliğini 2000’li yıllar boyunca derinleştiren BirSek, bütün şubelerini, kapitalizme soldan destek sunan “yeni sol” partilerin içinde eritti. Bu, Pablocu tasfiyecilerin varabileceği son noktaydı. Pabloculuğun, BirSek’in dışında kalmış olan daha küçük bileşenleri ise aynı yolu farklı biçimde tutmuş durumda. Onlar, siyasi maceralarını, sendika bürokrasilerine, ulusalcı burjuva ve küçük burjuva hareketlere ya da radikal küçük burjuva akımlara “sol” koltuk değneği olarak sürdürüyorlar. Aslında onların yaptıkları, BirSek’teki manevi önderlerinin 1950’lerden 1980’lere kadar izlemiş olduğu eski çizgide ısrardan; dolayısıyla tarihsel “gecikmişlikten” başka bir şey değildir.

Dipnotlar

[1]1953’teki bölünmeden, ABD-SİP’in 1963’te US ile birleşmesine kadar olan dönemde, IV. Enternasyonal’in Pablocu revizyonistlerin elinde kalan kesimini, DEUK’tan ayırt etmek için, “DEUS” olarak adlandıracağız.
[2] Uluslararası Komite’nin 7-8 Kasım 1955 Paris toplantısında kabul edilen kararlar, The Struggle to Reunify the Fourth International (1954-1963), Volume I: The First Parity Commission and Peng Shu-ste’s “Pabloism Reviewed” page 15-16. May 1977
[3] SİB’nin Ulusal Komitesi’nin SİP’in Ulusal Komitesine yazdığı 2 Ocak 1961 tarihli mektup, Trotskyism Versus Revisionism Volume Three (London: New Park, 1974) syf. 48-49, akt. David North, The Heritage We Defend, syf. 377-9
[4] Age.
[5] David North, The Heritage We Defend, syf. 402
[6] David North, The Heritage We Defend, age, syf. 403
[7] "Üçüncü Dünya Konferansı Kararı, 8 Nisan 1966, Trotskyism Versus Revisionism, Cilt 5, London: New Park Publications, 1975, syf. 25-27
[8] Partinin adındaki (Gonzales) eki, onun önderi Hugo Gonzales Moscoso’nun adından geliyor ve onu diğer DİP’den ayırt etmek amacıyla kullanılıyordu.
[9] Dünya Kapitalist Krizi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri, Fourth International, Temmuz-Aralık 1988, cilt 15, sayı 3-4, syf. 8-9.
[10] Georges Vereeken, The GPU in the Trotskyist Movement, New Park Publications, syf. 351