KESK’e Yönelik Operasyonlar

AKP iktidarı tarafından pervasızca yürütülen, kendisine yönelen muhalefetin birbiri ile ilişkili ya da tamamen bağımsız tüm unsurlarını sindirme, yok etme politikası farklı adlarla anılan operasyonlar ve davalarla devam ediyor. Geçtiğimiz 25 Haziran günü sabah saatlerinde, Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcı vekilliği tarafından sürdürülen soruşturmaya dayandırılan KCK operasyonları kapsamında KESK’e düzenlenen baskınlar işte bu politikanın bir sonucu. Başta Ankara olmak üzere birçok ilde, sendika genel merkezlerini, şubelerini, sendika üye ve yöneticilerinin evlerini hedef alan baskınlar neticesinde aralarında KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in de bulunduğu 58 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan KESK’lilerden 28’i özel yetkili mahkeme kararı ile tutuklandı. Asıl olarak Kürt siyasi hareketini felç etme niyetiyle sürdürülen KCK operasyonları kapsamında daha önce de onlarca KESK üyesi gözaltına alınmıştı. Son dalgayla birlikte KESK’li tutukluların sayısı 76’yı buldu. 
Gözaltına alınan KESK üyelerine, emniyet ve savcılık sorguları sırasında yöneltilen sorulara bakıldığında, egemenlerin “tehlikeli” gördüğü hareket ve söylemlerin kapsamını ne kadar genişlettiği ve yine onların hukukunun en doğal demokratik eylemleri-tepkileri dahi suç unsuru olarak kabul ettiği bir kez daha açığa çıktı. Roboski’de yaşanan katliamı protesto etme gerekçeleri, çeşitli sendikal ve demokratik taleplerle ilişkili eylemleri neden organize ettikleri, bunları KCK’nin talimatıyla yapıp yapmadıkları vb. sorulan Özgen, 29 Haziran’da mahkeme kararıyla serbest bırakılmasının ardından yaşadıklarını kamuoyu ile paylaşmış, hatta operasyonun garabetini “Bizim hepimize aynı suçlamaları yönelttiler. Biz niye serbest bırakıldık, tutuklananlar niye tutuklandı. Hiçbir şey anlamadım” sözleriyle özetlemişti. 
Siyasi iktidarın, muarızını doğrama tezgâhı gibi kullandığı hukukun standartları, tutuklamaların ardında da keyfi biçimde belirlendi. Özel yetkili mahkemeleri terörle mücadele mahkemelerine dönüştüren ve 5 Temmuz’da yürürlüğe giren “3.yargı paketi” eliyle gerçekleşen yargı reformu sayesinde faşist katiller serbest bırakılırken KESK’li tutukluların tahliye talepleri Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “İtiraza konu kararda usul ve yasaya aykırılık görülmediğinden şüpheli ve şüpheli vekillerinin itirazlarının reddine ve şüphelilerin tutukluluk hallerinin devamına karar verildi.” gibi bir açıklamayla, yani aslında gerekçesiz olarak reddedildi. Oysa yeni yasal düzenlemeyle birlikte tutukluluk halinin devamı kararının sağlam gerekçelere dayandırılması gerekiyordu.
Operasyonların hedefi ve sonuçları
Açıktır ki, KESK’e yönelik son saldırı açıktan Kürt hareketine ve sendikalar içinde faaliyet sürdüren Kürtlere karşı yapılmıştır. Gözaltına alınan kamu emekçilerinin ve sendika yöneticilerinin neredeyse tamamı Kürt’tür. Bununla birlikte, operasyonun, hükümetin kontrolünde olduğu herkes tarafından bilinen Memur-Sen’e, özellikle toplu sözleşme döneminde açıkça teslimiyetçi bir çizgi izlemesi sonrası kamu emekçileri arasında yükselen tepkinin ve yine, Kamu-Sen’in toplu sözleşme pazarlıkları öncesindeki “keskin” söylemine rağmen -doğal olarak- “masada” hiçbir direnç sergilememesi nedeniyle tabanda oluşan hoşnutsuzluğun KESK’i bir çekim merkezi haline getirme eğilimine engel olmak gibi bir işlevi olduğu da görülmelidir. KESK, elbette toplu sözleşme sürecinin aktif bir parçası  olarak toplu sözleşmeden çıkan hayal kırıklığının sorumlusudur fakat tabanın basıncı ve zevahiri kurtarma alışkanlığı onu bir noktada harekete geçmeye itmiştir. Dolayısıyla, yasak savma kabilinden 23 Mayıs’ta ilan ettiği iş bırakma eylemine kamu emekçilerinin gösterdiği kitlesel katılım, 4+4+4 olarak bilinen yasa tasarısının yasalaşması sürecinde özellikle Eğitim-Sen’in sergilediği muhalif tutum ve eylemler ertesinde, bir anlamda KESK’i hizaya getirme, onu kamu emekçilerinden izole etme, bağlı sendikaların meşruiyetini zedeleme gibi hedeflere de hizmet eder bir operasyondur karşı karşıya olunan.
KESK’in tutuklama dalgasına yanıtı
Pekiyi, böylesi bir saldırıyla karşı karşıya olan KESK ne yapmıştır, bu saldırılara nasıl karşılık vermiştir? Geçtiğimiz günler gösterdi ki KESK kendisine yönelen bu kapsamlı saldırı karşısında gerekli reaksiyonu göstermemiş, gösterememiştir. Normal şartlarda işyeri eylemleri, iş bırakma ve hatta grev gerekçesi sayılabilecek bir gelişmede, KESK yalıtılmış-dar eylemliliklerin ötesine geçmeyerek, aslında uzun süredir sergilediği pratiğe uygun davranmış oldu. Operasyonlar ve tutuklamalar sonrasında kamuoyunda oluşan tepkiyi örgütlemek şöyle dursun, kendi üyelerinin süreci anlaması ve burjuva medyasında çıkan haberler nedeniyle işyerlerinde estirilen milliyetçi-şoven havanın dağıtılması için acilen tavır alınarak, somut eylemlere dönüştürülmediği gibi, yine ilk elden, işyerlerinde yaygın olarak okunmak-dağıtılmak üzere süreci özetleyen bir metin kaleme alınması noktasında da geç kalındı.
Dikkate değer bir başka olgu ise başta DİSK olmak üzere diğer sendika ve meslek örgütlerinin, KESK’e yönelik operasyonlara lafta karşı çıkmak dışında fiili bir karşı duruş sergilememesidir. Sonuç olarak, siyasi iktidarın arzu ettiği gibi yaşanan baskıyla orantısız biçimde sessizlikle karşılanmış bir süreç yaşanmaktadır.
Bu apaçık tablo orta yerde dururken sendika bürokratlarının gerçeği gözlerden mümkün olduğunca uzak tutma gayretine tanık oluyoruz. KESK sınıf mücadelesinin militan bir unsuru olduğu ya da emekçilere güven veren, onları harekete geçiren bir araç olduğu için mi hükümetin hedefi oldu? Sendika bürokratlarının açıklamalarına bakarsak yaşanan süreci böyle okumak mümkün. Fakat bu açıklama kendi içinde izaha muhtaç. 
Eğer, KESK örgütlü olduğu alanlarda kamu emekçilerini sendikanın gerçek sahipleri haline getirmiş olsaydı, işyerlerinde etkin bir çalışma pratiği sergilenmiş olsaydı böylesi bir saldırı karşısında ortaya konacak reaksiyon çok daha farklı olurdu. Bunun da ötesinde, KESK’in sendikal mücadele çizgisinin özellikle son yıllarda fiili-meşru mücadele çizgisinin çok uzağında olduğunu, uluslararası sermayenin üzerinde yaşadığımız topraklarda yürüttüğü ve kazanılmış hakların tamamen törpülenmesine neden olan saldırılara karşı dinamik bir savunma örgütlemek yerine tabandan yükselen hoşnutsuzluğu dizginlemek için günü kurtarır nitelikte eylemlere başvurmakla yetindiğini ifade etmek gerekiyor.
Toparlarsak, genelde sendikalar, özelde ise KESK, uzunca bir dönemdir yaşadıkları çürüme sonucu emekçilerin asıl gündemleri karşısında dar-geçiştirmeci eylemler-talepler üretmek dışında bütünlüklü, planlı ve zamana yayılan bir program geliştiremiyor. Yaşanan her yeni olay bu durumun daha net görülmesini sağlıyor. Gerek 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası’nda değişiklik sürecinde gerekse toplu sözleşme dönemi boyunca sergilenen edilgenlik, sürekli bir geriye gidişin yansımasıdır. Emekçiler sendikaların öznesi değil nesnesi haline gelmiş durumda. İşyerlerinden kopuş, üyeler ve sendika yönetimleri arasındaki gevşek bağ, siyasetler ittifakı biçiminde oluşturulan bürokratik yönetimler nedeniyle emekçilerin günlük ekonomik talepleri için, sermayenin saldırılarına karşı ayağa kalkamayan, asli görevini yerine getiremeyen sendikaların, demokratik talepler için mücadeleye girişmesi de doğal olarak boşa düşmektedir. 
İşyerlerine dayanan, gücünü gerçekten emekçi kitlelerin mücadele dinamizminden alan bir KESK demokratik taleplerini, farklı toplumsal meselelere dair önerilerini ezber sloganlar eliyle değil, gerçekten toplumda karşılık bulabilecek güçle haykırabilir ve anlamlı olan da budur. Sendikalarda böylesi bir dönüşümün bürokratik yöntemlerle yaşanamayacağı açık, öyleyse önlerine dikilen bürokratik duvara rağmen sendika üyesi emekçilerin taban inisiyatifleri geliştirmesi, işyeri meclisleri oluşturması ve bu meclisler aracılığıyla sendikal sınırlılıkları aşmaları gerekir.