Kıdem Tazminatının Gaspı ve Hükümetin Tasarruf Önlemleri

Küresel ekonomik krizin gölgesinde patronların ve bugüne kadar hemen hemen bütün hükümetlerin kurtulmak istediği kıdem tazminatına ilişkin kanun taslağı basına yansıdı. Detayları önümüzdeki günlerde yayınlanacak olan bu düzenleme eliyle kıdem tazminatı hakkının nasıl gasp edilmeye çalışıldığını ve tazminatın yerine kurulacak fonun devleti ve patronları nasıl finanse edeceğini ifade etmeye çalışacağız. 
Bilindiği üzere en az bir yılını bir işyerinde doldurmuş olan bir işçi, patron işine son verdiğinde, kıdem tazminatını bugünkü haliyle hak ediyor.  Buna ek olarak erkek işçiler askere gitmek için; kadın işçiler ise evlilik nedeniyle işten ayrıldığında kıdem tazminatını patrondan isteyebiliyor. Bu şartlar sağlandığında işçi, çalıştığı yıl sayısı kadar brüt maaşı alarak işyerinden ayrılabiliyor. Yalnız çok iyi biliyoruz ki iş kanunda ifade edilen bu süreç çoğu zaman bu şekilde uygulanmıyor. 
Türkiye’de işyerlerinin önemli bir bölümünde işçilere, her yılsonunda bir yıllık çalışma süresi dolmadan çıkış-giriş yaptırılarak kıdem tazminatı hakkının kullanılması patronlar tarafından engellenir. Bu durumu, vergi müfettişinden SGK müfettişine kadar herkes bilir. Ama patron lehine olan bu uygulama yasalara uygundur.  Yine başta tekstil sektörü olmak üzere birçok sektörde şirket ortaklarının birden fazla şirketi arasında işçilere geçişler yaptırılarak kıdem tazminatı almalarının engellendiği bilinen bir gerçek. Dolayısıyla kıdem alamayan işçi yıllarca çalıştığı işyerinden tazminatsız işten çıkartılabiliyor.
Bu duruma ek olarak kıdem tazminatı gaspında çok sık rastlanan bir başka yöntem firmanın iflas etmiş gösterilerek işçilerin kıdem tazminatının ödenmemesi. Fabrikalar, patron tarafından bir gecede boşaltılırken işçiler böyle bir durumda kıdem tazminatını talep edemez duruma getirilir. Kıdem tazminatının gaspı konusunda kullanılan yöntemlerden en sonuncusu ise son dönemde basında da kendisine geniş yer bulan mobing (yıldırma) yöntemi. İşçiler her türden baskıyla istifaya zorlanır dolayısıyla kendi arzusuyla işten ayrıldığı için kıdem tazminatını alamamış olur.
Fiili olarak patronlar eliyle gasp edilmiş bu hakkın, bugün bu kanun taslağı ile bütünüyle işçilerin elinden alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Hükümet, bugün birazdan detaylarına değineceğim düzenlemeyi gerekçelendirirken işçilerin çoğunun bu haktan yararlanamadığını teslim eder. Bu tespit yukarıda ifade ettiğim üzere doğrudur. Hatta bunu oran olarak ifade edersek, hükümet, Türkiye’de her 100 kişiden sadece 8’inin kıdem tazminatından yararlanabildiğini utanmadan ifade eder. Sanki geri kalan 92 kişinin kıdem tazminatı, patronlar eliyle gasp edilmiyormuş gibi ve bu gaspı engelleyecek düzenleme yapmak yerine hükümet, fiili olarak yasak olan kıdem tazminatını yasal olarak da ortadan kaldırmanın hazırlığı içinde. Hükümet, kriz ve yaygın işten çıkarmalar öncesinde patronlara derin bir nefes aldırma niyetini bizlerden saklayamıyor. 
İşsizlik sigortasının yağmalanması
Bugün AKP hükümetinin gündeme getirdiği düzenlemede; patronlar, çalıştırdıkları her işçi için, işçinin aldığı brüt aylık maaşın yüzde dördünü işçi adına açılmış fon hesabına yatıracak. Yani bir örnek üzerinden gidersek; brüt 1000-TL maaş alan bir işçinin hesabına patron, her ay 40 TL para yatıracak. Hesapta bir yılda toplamda 480 TL gibi bir rakam birikmiş oluyor. Yani rakamlardan da anlaşılacağa üzere bir yılın sonunda işten atılacak olan işçi, kıdem tazminatı olarak bugünkü haliyle 1000 TL alması gerekirken yeni sistemde 480 TL alacak. Kıdem tazminatının bir brüt maaştan yarım brüt maaşa düşürüldüğü bu örnekte olduğu gibi gözlerden kaçmıyor. Yalnız burada üzerinde durulması gereken bir başka önemli konu ise; 480 TL’nin tamamının patron tarafından ödenmemesi. Hükümet, bu kıdem tazminatı düzenlemesiyle birlikte işsizlik sigortası için, aylık brüt maaş üzerinden yüzde 2’lik oranında yaptığı katkıyı yüzde 0,5’e indiriyor. Devletin payı da aynı şekilde yüzde 1'den 0,5'e indiriliyor. Yani kabaca bu kıdem tazminatını 1000 TL üzerinden ifade etmeyi sürdürürsek işçinin alacağı 480 TL’nin 300 TL'sini patron öderken geri kalan 180 TL’lik tutar işsizlik sigortasından karşılanmış oluyor. Patronun işsizlik sigortasına yatıracağı tutar kıdem tazminatı fonuna kaydırılmış oluyor. Dahası işten atmanın patrona olan maliyeti azaltılırken bugüne kadar teşvik adı altında patronlar tarafından gasp edilen issizlik sigortası bir kez daha patronlar için kullanıma açılıyor.
Yine 1000 TL üzerinden devam edersek; bir yılın sonunda işten atılan işçi, hesabında biriken 480 TL’yi çekemeyecek.  Mevcut durumda işten atılan işçi brüt maaşını muhasebeden alır işten öyle ayrılırdı. Yeni düzenlemeyle işçi eğer ölmezse ancak 5 yıl işsiz kalması durumunda bu 480 TL’yi alabilecek. Onu da ancak vergiler ve Bireysel Emeklilik Sistemi'nin (BES) kesintileri düşüldükten sonra çekebilecek. Eğer işçi, işsiz kalmaz ve farklı işlerde çalışmaya devam ederse ve 15 yılın sonunda 3.600 iş günü prim ödediyse biriken paranın yarısını hesabından çekebiliyor. Yani herhangi bir işyerinden 4, 7, 9, 12, 13,14 yıl çalıştıktan sonra ayrılmak ve işten atılmak bu parayı çekmek için yetmiyor. Ancak ve ancak işçi bir konut satın alırsa hesabında biriken paranın yarısını 15 yıl beklemeden çekebilecek, tabii yine vergi ve kesintiler düşüldükten sonra. Yani işçinin hesabında biriken paranın yarısını alması için konut satın alması gerekecek.   
Kıdem tazminatı ve BES
Kıdem tazminatının bir fon biçimde Emeklilik Gözetim Merkezi (EGM) eliyle kontrol edilmesi planlanıyor. Patronlar, işçilerin hesabında biriken fonları yönetmesi için bugün mevcut olan ya da yarın bu düzenlemenin hemen ardından açılması planlanan emeklilik şirketlerinden birini tercih edecek. Birer portföye dönüştürülen bu fonların hangi fonlarda değerlendirileceği işçilere bırakılırken bu fonları yönetecek şirketin seçimi, işçisi adına para yatıran patrona bırakılmakta.
Yani daha anlaşılır olacak şekilde ifade etmek gerekirse işçi, kendisi adına hesabında biriken 480 TL’yi piyasadaki kamu ve hisse senedi gibi fonlardan birini tercih ederek değerlendirmeye zorlanacak. “Nasıl olsa bu parayı yıllarca çekemeyeceğiz en azından biraz olsun değer kazansın” diyecek olan işçi, bahsi geçen fonlardan birini seçecek. İşveren de bu fonların hangi BES şirketi tarafından yönetilmesine karar verecek. BES şirketleri için bulunmaz fırsat olan bu durum, işçiler adına prim yatıran patronlara önemli ek kazançlar sağlayacak dinamiklere sahip (bankalarla yapılan maaş promosyonlarını düşünün). Yaklaşık 11 milyon resmi işçinin olduğu Türkiye’de tüm işçilere resmi olarak brüt asgari ücret (886,5 TL) ödendiğini kabul edersek, her ay BES şirketleri için asgari 390 milyon TL’lik bir pazar oluşacağını görürüz. 
Yani BES biçiminde değerlendirilmesi düşünülen bu fonlar, hem kamuya hem de piyasadaki şirketlere aktarılmış olacak. Patronun belirleyeceği BES şirketi “işçilerin talebiyle” onlar adına hesapta biriken parayı gerek kamu fonları (risk olmadığı için en çok tercih edilen), gerekse hisse senedi fonlarına yatırarak değerlendirecek. Bu da pek tabii hem kamuya hem de şirketlere işçiler tarafından uzun vadeli çok ucuza borç vermek anlamına gelecek.  
Hükümet bir yandan patronların işgücü maliyetini işçiler aleyhine düşürmeye çalışırken BES düzenlemesinde yapmak istediği gibi hem kendisini hem de şirketleri ucuza fonlamanın hesabını yapmakta. Böylece işten atılmalar kolaylaşırken, hükümet, krizin gölgesinde tasarrufu artırıcı önlemleri sürdürüyor. Dahası hükümet, bu fonlar aracılığı ile piyasadan çekilen milyarlarca lirayı enflasyona çözüm aracı olarak kabul ediyor. Tabii bu durumda cari açığın finanse edilmesi meselesini unutmayalım.   
Mücadele sendikalara bırakılamaz
Yıllardır hükümetin gündeminde olan ve değişik platformlarda gündeme getirilen bu uygulama konusunda sendikalar her defasında “genel grev sebebi” diyerek bu süreci geçiştirdiler. Genel grev kararını zikreden Türk-İş ve diğer tüm konfederasyonlar, bugüne kadar patronlar eliyle şu ya da bu yöntemle gasp edilen kıdem tazminatını savunmak için herhangi bir ciddi eylemin parçası olmamışlardır. Onların bu ikiyüzlülüğü, TEKEL direnişi gibi görece daha büyük eylemlerde olduğu gibi irili ufaklı tüm mücadelelerde kendini tekrarlamakta; kamu emekçileri ve işçi sendikaları bürokratları “mücadele edeceğiz, genel grev yapacağız” söylemleri altında özellikle bu eylemleri lokal alanda sınırlı tutmakta ve en sonunda “hukuki yollarla mücadelemize devam edeceğiz” söylemiyle de bu eylemleri sonlandırmakta. Bu teslimiyet solun önemli bir kesimi tarafından da sorgusuz sualsiz her defasında desteklenmektedir. 
AKP hükümeti işçi düşmanı yasaları birbiri ardına geçirmeye devam ediyor. En son sivil havacılık sektöründe grevi yasaklayan düzenlemeyi meclisten geçiren, kamu emekçilerinin grev hakkını vermeyen hükümet, bugün kıdem tazminatını kaldırırken işsizlik sigortasını patronlara peşkeş çekmeyi sürdürüyor. Bununla birlikte işçilerin biriken paralarıyla kriz öncesinde zor durumda olan şirketlere katkı yapmayı planlıyor. 
Bugün AKP’nin işçi düşmanı yasalarına karşı, sendikaların genel grev yalanlarına alet olmadan sözleşmeli- sözleşmesiz, sendikalı-sendikasız, 4C, 4B, 4A vb. ayrımı olmaksızın bütün işçilerin birlikte karşı çıkacağı bir örgütlenmenin aciliyeti önümüzde durmaya devam ediyor. Avrupa'da süren sermaye sınıfının saldırıları, işçi sınıfının haklarının gaspının uluslararası alanda sürdüğünü göstermektedir. Dolayısıyla, bu mücadele, sendikalardan bağımsız olarak işyerlerinden başlayacak ortak taban örgütlenmelerinin ulusal alanı da aşıp uluslararası bir örgütlenmeye dönüşmesini gerektirmektedir. Bu ise, işçi sınıfının enternasyonalist devrimci partilerinin inşasıyla birlikte örgütlenebilecek bir süreçtir. Aksi halde bu ve benzeri yasalar ile saldırılar artarak sürmeye devam edecek.