Kürtaj Hakkına Saldırı ve Mücadele

Türkiye’de kadın örgütleri ve sosyalist yapılar yıllardır “ücretsiz kürtaj, ücretsiz doğum kontrolü”  mücadelesini verirken,  AKP hükümeti bu mücadeleye gözlerini yummuş durumda. Bugün iktidar, işçi sınıfının kazanılmış haklarına nasıl saldırıyorsa, kürtaj hakkımızın üzerine de benzer bir şekilde yürümekte. 
Hatırlatmak gerekirse kürtaj hakkının tartışılması, Başbakan’ın 25 Mayıs tarihli konuşmasında  “Uludere cinayetse, her kürtaj bir Uludere’dir” benzetmesiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Erdoğan,  kürtajı, “bu milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan" olarak ifade etmişti. Sonrasında da konuya dair gerek yine Başbakan gerekse hükümet çevresinden ve değişik ağızlardan konu ile ilgili pervasız açıklamalara tanıklık ettik.
“En az 3 çocuk” açıklamalarını bu konudaki tartışmaların başlangıcı olarak aldığımızda, AKP hükümetinin doğrudan değinmediği kürtaj meselesinin bugün bu kadar açık şeklide kamuoyunda tartışılması \ tartıştırılması ve hükümetin doğrudan bu konuda yasal düzenlemeler yapma gücünü kendinde bulması, konu kürtaj ve sezaryen olduğunda, kadının sağlığının ve kararlarının göz ardı edildiğini ortaya koyuyor.
İktidarın kadın bedenini işgücünü ortaya çıkaracak bir makine olarak gördüğü aşikâr. Bu şekilde ifade edildiğinde kitleler nezdinde kabul edilmesi pek kolay olmayan politikasını “kürtaj günah” olarak dillendirmesi, yıllardır besledikleri muhafazakârlığın geldiği son noktayı da bize gösteriyor. Yani “yaratıcı katında günaha girmektense kadının varlığını yok saymak” yeğleniyor. Özellikle dini söylemlerle hayata geçirilmeye çalışılan iktidarın bu politikası, toplumda değişmez doğrularmış gibi gösteriliyor; “günahsa yasaktır- yasaklanmalıdır” deniyor. Dünya kadınlarının kürtaj hakkı mücadelesindeki iniş-çıkışları takip edersek, iktidarın “kürtaj günah” kalkanını yerle bir edebiliriz. Şöyle ki,  tüm dünyada, potansiyel işgücü nüfusu fazla ise doğum kontrol yöntemleri bizzat iktidar tarafından gündeme getirilmekte; işgücü yani genç nüfusa ihtiyaç duyulduğunda aynı iktidarlar tarafından kürtaj büyük günah olarak gösterilmekte. Formül basit!
Kürtaj meselesini, gündemi geçiştirmek için açılmış bir konu olarak değerlendirmek mümkün değil. AKP hükümeti Avrupa'daki genç işgücü sorununu dikkate almış ve bunun için gerekli çalışmaları yapmışa benziyor.  Nitekim sezaryen yasasının geçmesi bu tartışmaların gündemden düşmeyeceğinin işareti. Ayrıca kürtaj düzenlemesi yapılmamış olsa da, doktorlara getirilen kürtaj yapmayı reddetme hakkı, kocanın onayını alma zorunluluğu, kürtaj olmadan önce kadınlara verilen düşünme süresi vs. kürtaj kararını verecek olan kadının hayatının nasıl zorlaştırıldığını gösteriyor.
Kürtaj karşıtı söylemlerin arka planı
Devletin kadının kendi vereceği karara müdahalesinin ardında, kadının sadece üremek için cinselliğini yaşaması gerektiği fikri de gizlenmiştir. Cinselliğin fiziksel, duygusal, entelektüel ve sosyal yönlerinin, kişiliği, iletişimi güçlendirmesi, kapitalist iktidarlar ve onların şekillendirdiği toplumsal yapıda mevzu bahis edilmez. Kadınların cinselliğini yok sayan bu anlayışın ataerkil sistemde kendini sürdüreceği sır değildir. Yaşanılan bu gelişmeler aslında ataerkil sistemin kendisini yeniden ve yeniden üretmesi. Ama nasıl üretmek! Kürtaj üzerinden başlatılan bu saldırıların okunması gerekli bir diğer yüzü de çalışan kadına eve geri dön ya da esnek çalış, evden çalış, anne ol “kutsal görevini” yerine getir ki sana saygı duyalım demek oluyor bir taraftan.  
Yeniden sürece dönecek olursak, kürtaj karşıtı söylemin tecavüz sonucu olan gebeliğin dahi sürdürülmesi ısrarını devletin tecavüzü sübvanse etmesi olarak okunabilir. Tecavüzcülerin ve kadın katillerinin mevcut hukuk yasaları tarafından korunduğunu, geleneksel yasalar tarafından ise baş tacı edildiğinin bilinceyiz. Ancak ilk defa tecavüz devlet bakanları tarafından bu kadar net olarak korunuyor.
Bir başka önemli can alıcı konu ise kürtaj meselesi ile birlikte ele alınan sezaryen tartışmaları oldu. Sezaryeni kürtaj yasasının önüne alan hükümet arka planda kürtaj üzerine çalışmaya devam etmekte. Bu yasanın karşılık geldiği noktalara değinmeden önce, bir ilk adım olarak, mevcut muhalefetin hükümeti endişelendirmediğini, istedikleri takdirde kürtaj düzenlemesini de yapabileceklerini göstermiş olduklarını ifade edelim. Sezaryen yasağının da bir çırpıda yasalaşması bunun en önemli göstergesidir. 
Gelelim sezaryen yasağının sonuçlarına. Sezaryen tıbbi bir müdahaledir ve bu müdahale diğer tüm tıbbi operasyonlarda olduğu gibi doktorun vereceği kararın, müdahalenin yapılacağı kişi olan kadının kabulü üzerine inşa olmalıdır. Ancak yeni düzenlemeyle bu yalnızca tıbbi zorunluluk halinde gerçekleştirilecek bir yöntem haline geliyor. Burada kadının yaşayabileceği doğum korkusu yok sayılıyor; üstelik onun hasta haklarına da aykırı davranılıyor. Çünkü kadının istediği doğum yöntemini seçmesi kısıtlanıyor ve normal doğuma zorlanıyor.
Sezaryenin düzenlenmesi devlet hastanelerinde yapılan sezaryenin devlete maliyeti yükselttiği ve sezaryen yapan kadının en fazla 2 çocuk doğurabileceği gibi nedenler öne sürülerek yapıldı. Öyle ki muhalif çevrelerden “Kürtaj neyse de sezaryen düzenlemesi iyi oldu, özel hastaneler sadece daha fazla ödenek alabilmek için kadınlara sezaryeni dayatıyorlardı” sözleri işitildi.  Atlanan bir şey var. Sezaryen oranlarının yükselmesinde sağlığın özelleştirilmesi önemli bir rol oynuyor. Devlet hastanelerinin itibarsızlaştırılması kadınların da doğum için özel hastanelere gitmesini dayattı. Özellikle özel hastanelerde doktorun adeta yaptığı iş başına para aldığı, sistem içerisinde normal doğum için 12 saat harcamak yerine,  sezaryen ile yarım saatini harcayıp daha fazla para alması da kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu tespiti yapmak, daha fazla kâr uğruna özel sağlık hizmetinin niteliğini de ortaya koyar. Ama iktidar bugün, sebebi olduğu bu süreci bahane ederek kadınların en önemli haklarından birisini ortadan kaldırdı. Daha önce belirttiğimiz gibi bu adım, hükümeti, kürtaj konusunda da adım atması konusunda cesaretlendiriyor ve bu sürecin hızlanmasına hizmet ediyor.
Kürtaj yasağı kimin yaşam hakkını korur?
Kürtajın yasal olarak kısıtlanması ya da tamamen yasaklanmasının, kadınların istenmeyen gebelikten kurtulmalarının önüne geçmeyeceği tarih boyunca tecrübe ile sabitlendi. Araştırmalara göre, dünyada her yıl kürtaj olan 44 milyon kadının yarısı yasaklar nedeniyle yasadışı yöntemlere başvurmak zorunda kalıyor. Kısacası yasaklar, sağlıksız koşullarda kürtajın yaygınlaşmasına sebep oluyor. Bu sebeple kürtaj karşıtı söylemler iddia edildiği gibi yaşama hakkını korumuyor aksine kadınların yaşam hakkına doğrudan bir saldırı işlevini üstleniyor. Yasaklandığında sağlıksız koşullarda gerçekleştirilen kürtaj sonucu her yıl 80 bin kadın hayatını kaybediyor. Kürtajın yasaklanmasını savunanların yalnızca Uludere katliamının değil, her yıl 80 bin kadının bu gerici uygulama nedeniyle ölmesinin de faili olduğu açık.
Kürtajın yasaklanması, asıl olarak işçi sınıfından kadınlar için bir anlam taşımaktadır. Öyle ki, kürtajın yasaklandığı ülkelerde küçük bir azınlığı ifade eden burjuva sınıfından kadınlar için yurtdışında veya yüksek bir ücret karşılığı sağlıklı koşullarda kürtaj yaptırmak mümkünken, bu imkâna sahip olmayan emekçi kadınlar için doğurmak ya da ölüm tehlikesini göze alarak sağlıksız koşullarda “yasadışı” kürtaj yaptırmaya çalışmaktan başka seçenek bulunmuyor.
Hükümeti kürtaj konusunda yumuşamış gibi göstermek adına konuşan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, "hem vicdanları hem kadınların seçim hakkını hem de anne rahmindeki bebeğin yaşam hakkını koruyacak bir orta yol" bulmayı hedefledikleri söyledi. Bu veriler eşliğinde Akdağ’a soruyoruz: Bu bahsettiğiniz orta yol, neyin, kimin yolu?  
Hükümetin giderek daha otoriter, milliyetçi, cinsiyetçi, gerici bir siyaset geliştirdiği ve kadınları -dolaylı olarak erkekleri de- kendi nüfus politikalarının basit araçları haline getirdiği bu zamanda özgürlüklerden söz etmek mümkün olmayacaktır.
Kürtaj karşıtlığının küresel paydası
Kürtaj hakkımız bugün dünyanın neredeyse her yerinde tartışılıyor. Kürtaj birçok ülkede halen yasak ya da çeşitli sınırlamalara bağlı olarak uygulanabiliyor. Kürtaj yasaklansın söylemi bugün sadece Türkiye'de değil Avrupa ülkelerinde de benzer şekilde dile getirilmektedir.  Amerika Birleşik Devletleri’nde de “yaşama hakkı” adıyla propagandası yapılan kürtaj karşıtı söylemlerin geldiği tehditkâr süreç ortada. Sıklıkla verilen bir diğer örnek olarak Çin’de kürtaj karşıtı söylemin aksi sürmekte ve birçok kadının üreme hakkı elinden alınmaktadır. Kısacası dünya kadınlarını kıskaç altına alan süreç sadece AKP’nin gerici muhafazakâr yönetimiyle sınırlı değildir. Kadınların karşısında küresel bir biçimde örgütlenmiş, cinsiyetçi bir dil, saldırgan bir politika, yani erkek egemen kapitalizm ve burjuvazi mevcuttur. Buna karşı sınıf temelinde küresel bir mücadele örmenin gerekliliği ortadadır. Unutmayalım ki, iddia edilenin aksine bugün var olan kürtaj özgürlüğümüz 1980 sonrası verilmiş bir hak değil, dünya kadınlarının kararlı mücadelesinin de katkısının bulunduğu bir sürecin sonucudur.
Peki ya verilen mücadele?
Kürtaj açıklamalarının hemen ardından, kadın örgütleri ve sosyalistler alanlara çıktılar. İller bazında örgütlenen iki mitingin de bırakın az evvel vurgusunu yaptığımız enternasyonal bir mücadele çağrısı yapmasını, biyolojik kadın olmayanları dahi dışlayan, birbirinden kopuk ve iyi örgütlenmemiş çalışmalar olduğunu belirtelim. Mitingler, Kürtaj Hakkı Platformu adı altında toplanan birçok kadın, sosyalist ve feminist örgüt tarafından hazırlandı. Sosyalist yapıların bildirilerinde kürtaj hakkı gaspına yönelik sınıfsal vurguya rağmen, cinsiyetçi bir mücadelede karar kıldıklarını görmek büyük bir ders! Sadece biyolojik kadınların kürtaj hakkı eylemlerine kabul edilmesi, “erkekler sussun, kadınlar konuşsun” sloganı altında desteklendi. Küçük bir anımsatma, “en az üç çocuk” politikası, sezaryen ve kürtaj sınırlamalarında, partisi gibi düşünen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı da bir kadın. Kürtaj hakkını savunmak için alana gelen kadın olmayanların ataerkilliğe karşı konuşmasını ve mücadele etmesini anlamsız olarak gören bu yapıların ataerkinin bir ürünü olan cinsiyet algısını kendi elleriyle yeniden ürettiklerini ve buna kazanılmış bir hak gözüyle bakmaları ise gerçek anlamda bir trajedidir.
Bu eylemler doğal olarak kendi içinde sıkışmış küçük bir entelektüel çevreyle sınırlı kaldı. Sormak gerekir, önümüzdeki dönemde çıkarılması muhtemel kürtajın sınırlandırılması yasasına, bu dar bir çevreye sıkıştırılmış eylemlilik tek başına engel olabilecek mi? Ve yine cevabını bildiğimiz sorular…
Verilen mücadeleyi küçük düşürme çabası olarak değil sadece mücadelenin amacını ve çapını iyi tespit etmek zorundalığına ilişkin bu notun ardından, geçirilen sezaryen yasasına ilişkin hiçbir tepkinin verilmemiş olması, konunun gündemden düşmesiyle alandaki muhalif grupların (Kürtaj Hakkı Platformu’nun) evlerine geri dönmeleri bir tesadüf olarak ele alınmamalı. İçe kapalı bu çalışmanın bir başka mottosu olan “Benim bedenim, benim kararım” fiilen doğru olmaklar beraber ne yazık ki liberal bir söylemden öteye gitmemektedir.
Kürtajın yasaklanması söylemi yalnızca kadınlara yönelik ciddi bir saldırı amacıyla sınırlı kalmadı. Aynı süreçte birçok işçi sınıfına saldırı niteliği taşıyan yasa da meclisten geçirildi. Parçalanmış ve cinsiyet temelli bir mücadeleden yana olanlar, nesnel olarak, burjuvazinin diğer ülkelerde de uyguladığı bu parçalı muhalefet yaratma taktiğini onaylamış oldular. Gerçekte tüm saldırıya uğrayan toplumsal kesimleri birleştirebilecek olan sınıf perspektifinden yoksun olmanın kaçınılmaz sonucu, egemen sınıfa karşı sağlam bir direniş ve karşı saldırı hattının örgütlenememesidir.
Yaşananlar şunu göstermekte; kürtaj hakkımıza müdahale, bir takım erkeklerin kadınlara olan düşmanlığı gerekçesiyle ya da iktidarın dikte ettiği gibi dini/vicdani gerekçeler nedeniyle yapılmıyor. Kürtaj hakkımıza saldırılmasının ardında kapitalizmin ekonomi politiği ve onun cinsiyetçi egemenliği yatmaktadır. Üstelik bu saldırı günümüz dünyasında küresel bir halde ve tüm dünya kadınlarını tehdit ediyor. Dolayısıyla kürtaj karşıtı söylemcilere verilmesi gereken cevap, salt kadınların örgütlenmesiyle ya da sadece Türkiyeli kadınların mücadelesiyle verilemez. Kapitalizme karşı verilmesi gereken işçi sınıfı temelindeki enternasyonal mücadeleden farklı olmaksızın, onun içinde, onunla birlikte cinsiyetçi saldırılara karşı bir adım atabiliriz. Aksi takdirde üzerimize yürüyen gerici, cinsiyetçi, ırkçı adımlar karşısında geriye döneceğiz!